TARİKATIN KAYNAĞI?

Yazar: Tarih: 27.05.2015 00:00:00

A A A

             Tasavvuf, diğer İslâmi ilimler gibi Peygamber Efendimiz (s.a.v.)’in Peygamberlik devrinde başlar. Allah ve Resûl’ünü tasdik keyfiyeti, “Biatü’r-Rıdvan” da yapılan samimi mukavelenin kaynağını teşkil eder.

 

            Tarîkatın bütün esasları, Resulullah’ın tatbikatına dayanmaktadır. Yani, Asr-ı Saadette uygulama vardı, fakat adı tarikat değildi. Tarikatın belli bir sistem içinde ortaya çıkması, hicri 3. asra dayanır. Cüneyd-i Bağdadî, Bayezid-i Bistami gibi zatlar, tarîkatın ilk önderlerindendir. Daha sonraki dönemlerde gelen Abdülkadir-i Geylanî, Ahmed-er Rufai, Şah-ı Nakşibend, Mevlâna Celaleddin-i Rûmi, İmam-ı Rabbani gibi zatlar ise, tarîkatların en meşhurlarındandır.

            TARİKATIN KAYNAĞI

İlk Sofî Hz. Adem (a.s)olduğu söylenmiştir. Zira O cennetten dünyaya yalnız ve çıplak olarak indirilmiştir. Uzun müddet çile çekmiş ve sonunda bundan kurtulmuştur.

            İnsanlığın arz üzerindeki başlangıcını temsil eden Hz.Adem (a.s)  yaratılmış, nefsine uyduğu için Cennetten çıkarılmış, tekrar tevbe ile Rabbine yönelmiş ve duası kabul edilerek Peygamber olmuştur. Ondan sonra gelen bütün Peygamberler aynı yoldan yetişerek Allah tarafından  velayet sırına mahzar  olmuşlardır. Kalplerine verilen vahiyle  kamâl seviyesine yükseltilmiş ve bu suretle Allah’tan aldıkları haberleri nübüvvet makamından insanlara tebliğ ederek Allah indindeki tek ve ezelî  ve ebedî dini,  insanlar arasında yaymaya çalışmışlardır.

İşte bütün sahabe ve selef bu yolda idiler. Ve âlemlerin efendisi Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizin hükmü ve tasarrufu altında  bulunan tasavvufi tasfiye yoluyla, gönülden gönüle giden yolların en emniyetlisi, en düzgünü ve en doğrusu olarak kâmil insanlar yetiştirmeye devam edilmiştir.

Böylece Allah (c.c) katında yegane  din olan İslâm dini ve onun özü olan Kâmil insan yetiştirme yolu Hz.Adem’den günümüze kadar kesintisiz olarak devam etmiştir.

 

“Cenâb-ı Hakk benim göğsüme ne döktüyse, ben de onu olduğu gibi Ebu Bekir’in göğsüne boşalttım.” (Risâle-i Es’adiyye. 6. Fasıl)

 

Hadis-i şerif’inin ifade ettiği mânâ gereğince, Hazret-i Ebu Bekir Sıdık (r.a) Efendimizi çağırıp “Kalbî” zikri telkin ederek ona öğretmiş ve Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtına tâlim etmesini kendisine emir buyurmuştur.

Aynı şekilde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimize de “Cehrî” zikri talim edip, diğer Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtına telkin etmesini emretmiştir. Yani “Hafî” ve “Cehrî” zikirler bu noktada ayrılıyor.

Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı da öğrendikleri usûl üzere kalbî ve cehrî zikirleri icra etmişlerdir.

Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtını vasfederken:

“Onlar Allah-u Teâlâ’yı zikrederken, rüzgarlı bir günde sallanan ağaç gibi sallanırlardı. Gözleri yaşarırdı, gözyaşları elbiseleri üzerine sel gibi akardı.” buyuruyor. (Ebu Nuaym. Hilye)

Bu itibarla zikir ikiye ayrılmış, birincisine “Sıddıkiye”, ikincisine “Aleviye” adı verilmiştir.

 Sonuç olarak;

Tarikatların Kaynağı, yani Bu nurun, bu ilâhî feyzin kaynağı Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimizdir. (ALLAH(c.c.) Şefattından mahrum eylemesin)

            Tarikatlar insanlardaki meşreb farklılığından kaynaklanır. Tasavvufta tarikat kavramının kullanılması Hicrî III. ve IV. Asırlarda başlar. Ancak bugünkü anlamıyla bir şeyhin etrafında toplanan müridanın tekke ortamında muhtelif usullerle eğitilmesi anlamına tarikat, Abdülkadir Geylanî ve Ahmed Rifaî'nin yaşadığı Hicri. VI. m. XII. Asırlarda ortaya çıkmıştır.

Tarikat, hakîkate giden bir yol olmakla beraber, tek yol değildir. Bütün hak tarikatlar, esaslarını Kur’ân’dan almışlardır.

 

İslam tasavvufunda bir terim olarak Tarikat; Allah’a süluk edenlere mahsus tavır ve tarz anlamında kullanılmaktadır. Tarikat kelimesinin “bir yola girmek”, “ Allah’a yaklaşmayı seçmek” manaları da çok yaygındır.

 

Tarîkatlar, şeriatın birer delili, ab-ı hayat dağıtan bir kevser kaynağıdırlar. Asırlardır nice ehl-i iman, bu menba’dan içmiş, bu muazzam hazineden istifade etmiştir.

İnsanlığın arz üzerindeki başlangıcını temsil eden Hz.Adem (a.s), nefsine uyduğu için Cennetten çıkarılmış, tekrar tevbe ile Rabbine yönelmiş ve duası kabul edilerek Peygamber olmuştur. Ondan sonra gelen bütün Peygamberler aynı yoldan yetişerek Allah tarafından velayet sırrına mahzar olmuşlardır. Kalplerine verilen vahiyle kamâl seviyesine yükseltilmiş ve bu suretle Allah’tan aldıkları haberleri nübüvvet makamından insanlara tebliğ ederek Allah indindeki tek ve ezelî ve ebedî dini,  insanlar arasında yaymaya çalışmışlardır.

Böylece Allah (c.c) katında yegâne din olan İslâm dini ve onun özü olan Kâmil insan yetiştirme yolu Hz.Adem’den günümüze kadar kesintisiz olarak devam etmiştir. Ve âlemlerin efendisi Muhammed Mustafa (s.a.v.) Efendimizin hükmü ve tasarrufu altında bulunan tasavvufi tasfiye yoluyla, gönülden gönüle giden yolların en emniyetlisi, en düzgünü ve en doğrusu olarak kâmil insanlar yetiştirmeye devam edilmiştir.

Allah dostları bu yolla yetişmişler, bu yolu, vuslat yolu olarak göstermişler ve gene bu yol vasıtasıyla gönüllerde taht kurmuşlardır..

Tarîkatlann mezkûr isimlerle adlandırılıp şöhret bulması mecâzîdir.

 

Bu tarîkatların kurucusu ve pîrinin ismine nisbetle anılması, bu zatların adı geçen tarîkatların ıslâhı, zaman ve zemînin ihtiyaçlarına göre irşâd anlayışlarının değiştirilmesi gibi konularda cehd ve gayretlerinin çokluğundandır.

 

Bu zâtlardan hiç birisi kendiliklerinden şahsi bir hüküm ortaya koymamışlardır.

Cüneyd-i Bağdâdî kaddesallahü sirrahu bu husûsu şöyle açıklıyor:

«Rasûlüllah'’ın sünnet-i seniyyesi ve güzel ahlâkından kaynaklanmayan ve O'na uymayan bütün tarikatlar çıkmaz sokaktır. Onlarla hiçbir yere varılmaz.»

 

Tarîkatların başlangıcı, şer'-i şerîfin esaslarına sımsıkı sarıldıktan sonra mümkün olduğu kadar zikir ve O'nun insanlara lütfettiği nimetler ile yüce kudreti  üzerinde derin tefekkür,

 ortası;  insanlarla, ya da cezbedici diğer dünyevî şeylerle değil yalnız Allah'la meşgûl olmak ve yalnız O'na yakın ve O'nunla ünsiyyet etmektir. Netîcesi ise; her zaman Hakk'ın huzûrunda bulunduğu inancına sâhip olmaktır.

 

Hulâsa, her şeyde Hakk'ı görebilmek, bir an bile Allah şu'ûrundan uzak kalmamaktır. Daha doğru bir ifâde ile İslâm'ı «İhsân» derecesinde ve her an Cenâb-ı Hakk'ın murâkabe ve denetimi altında yaşadığına inanarak ibâdet etmek ve öylece yaşamaktır.