MÜRŞİTTE ARANAN TEMEL ÖZELLİKLER

Yazar: Tarih: 26.05.2016 00:00:00

A A A

Sûfiler, irşat görevini yürütecek kimsede bulunması gereken ahlâkî sıfat ve haller konusunda çok şey söylemişlerdir. Biz bunlardan en önem­li olanlarını kısaca arzedeceğiz. Bunlar şunlardır:

Müşahede ve Yakîn iman sahibidirler.

Tasavvuf yolunun büyükleri kâmil bir mürşidin, Allah’ın zikri ile kalbi uyanmış, şüphelerden arınmış, ihsan hâlini elde etmiş, müşahede sahibi, yakîn olarak Cenab-ı Hakk’a dostluk ve kulluk eden, devamlı İlâhi tecelli­lere mazhar bir zat olması gerektiğini belirtirler.

Allah dostlarında bulunması gereken bu hâli Rasulullah Efendimiz (s.a.v) genel bir ifadeyle “ihsan"olarak tanıtmış ve onu şöyle tarif etmiştir:

“İhsan, Allah’ı görüyormuş gibi ibadet etmendir. Her ne kadar sen O’nu göremezsen de, O seni görmektedir. ”

İmam Rabbânî (k.s) şöyle demiştir:

“Fenâ ve bekâ diye tabir edilen bütün mânevî makamların ve yüksek hallerin elde edilmesindeki asıl gaye, yakînin halinin meydana gelmesidir.

Seyyid Şerif Cürcani (rah):

“Yakîn eşyanın hakikatine ulaşmaktır” der.

Ebû Talib el-Mekkî (k.s) eşyanın hakikatine, yani yakine ulaşmak için onu yaratanı tanımayı şart görür ve şu bilgileri ekler:

 

“Yakîn hâli, Allah Teâlâ’nın kudretinin ve azametinin büyüklüğünün, kalbin açılması ile meydana gelen ilâhî bir ilimdir. Bu ilim yüce Allah’ın za­tını isbat eden en açık bir âyettir.

Aynı zamanda Allah Teâlâ’nın sevdiği kullarına bir hediyesidir. Al­lah’ın âyetleri ancak salih zatlara keşif olur, sadıklara açılır. Onlar, Allah’a giden yolda muhabbet ehlinin önünde önder ve delildirler.”

Cüneyd el-Bağdâdî (k.s) (297/909):

“Yakîn, kulun kendisiyle hakikata ulaştığı bir ilimdir. Bu öyle bir ilim­dir ki, ona ulaşan kimse baş gözüyle eşyayı gördüğü gibi, kalp gözüyle de gayb olan şeyleri müşahede eder, gayb âlemi hakkında kesin ilme sahip olur” diyor.

Sonra sadıkların hallerine sahip olmak, nefis ve şeytan ile mücahede edenlerin amellerine sarılmak gerekir. Kul, bu hallere devam ederek yakîn ilmine ulaşır. Bu ilim mücahede ehlinin ulaşacağı bir neticedir.Nitekim yüce Allah::“Bizim uğrumuzda mücahede edenleri, mutlaka (bize gelen) yolları­mıza ulaştırırız.’ buyurur.

Mücahede edenler, Allah yolunda nefis ve mallarıyla Allah için cihad ettiler ve düşmanları olan şeytanla savaştılar. Çünkü o düşman kendileri­ni, fakirlikle korkutup, fuhşiyatı emrediyordu.

Ama onlar, bütün bunlara sabredip şeytana üstün geldiler. Bu uğur­da canlarını ve mallarını feda ettiler. Ancak bu şekilde heva ve hevesin bağından kurtulmuş oldular.

işte bu kimseler hakkında Cenab-ı Hak az önceki âyette şöyle buyurdu:

“Onları bizim yollarımıza ulaştırırız.”

Bu âyet bize şunları düşündürüyor:

Uğrumuzda mücahede edenlere, manevî ilimlerin yolunu açarız. Kendilerini en derin anlayışları elde etmeye muvaffak kılarız. Bizim uğrumuzdaki ve yolumuzdaki güzel mücahadeleri sebebiyle onları, bize yaklaştıracak yollarımıza ulaştırırız.

    Bu gayretin ve samimiyetin sonucunda şu müjdeyi elde eederler:“Şüphesiz Allah ihsan makamındakilerle (muhsinler) beraberdir.”(Ankebut/69)

 Burada şunu hatırlamak gerek:,

Allah Teâlâ’nın onlarla beraberliği elbette çok özel bir beraberliktir. Bu birliktelik, İlâhî sıfatların tecellisini müşahede etme makamıdır. Allah Teâlâ, onlarla önce özel yardımı ile beraber olmuş; onlar da, Rabblerinden gelen destekle bu yolda sabredebilmişlerdir.

Böylece yüce Allah, işin sonunda da kendileriyle beraber olmuştur. Onlar bu beraberliğin bereketiyle yarın kıyamet günü yüzlerini ak edecek güzel ameller yapmış oldular.”

 

Kur’an ve Sünnet ilmini bilirler:

Allah yolunda cahile tâbi olunmaz. Çünkü cahil kimsenin yapacağı tek şey vardır, o da sapıtmak ve peşinden gidenleri hak yoldan saptırmak­tır. Rasulullah (s.a.v) bu tehlikeyi şöyle haber vermiştir:

“Şüphesiz Allah, ilmi kullarından çekip almaz. Fakat âlimlerin ruhunu kabzederek ilmi ortadan kaldırmış olur. Ortada gerçek bir âlim kalmayın­ca insanlar, başlarına bir takım cahil reisler getirirler, meselelerini onlara sorarlar, onlar da Himsiz fetva verirler. Böylece kendileri (haktan) sapmış, insanları da sapıtmış olurlar. ” Buhârî, İlim, 35; Müslim, ilim, 13

Mürşidler Hz. Peygamber’in (s.a.v) varisleridir. O’nun vârisi olan ise, ilim ve hikmeti bilmelidir. Bu yüzden kâmil bir mürşid, vârisi olduğu kimse­nin getirdiği ilme, davet ettiği hikmete, yaşadığı sünnete ve öğrettiği ede­be sahip olması gerekir. Hadis-i şerifte şöyle buyrulmuştur:

“Alimler peygamberlerin varisleridir. Şüphesiz peygamberler, altın ve gümüş (cinsi maddî şeylerden) mîras bırakmazlar. Onlar sadece ilim bı­raktılar. Kim o ilmi alırsa (dünya ve Ahirette) büyük bir nasip ve derece el­de etmiş olur.” Ebû Dâvûd, İlim, 1; Tirmîzî, ilim, 19;

Büyük hadis âlimi Allâme Aliyyü’l-Kârî (rah.) (1014/1605), “Mirkâtu’l- Mefâtîh” adlı şerh özelliği taşıyan eserinde, yukarıdaki hadis için şu açık­lamalarda bulunur:

“Vâris, hem âlim hem âbid olmalıdır. Birisi olmazsa nuru noksan, hâ­li zayıf olur. Hadiste, bütün peygamberleri içine alacak şekilde ‘veresetü’l- enbiyâ’ifâdesinin kullanılması, verâsetin, nebi-resül hepsine şâmil olması anlamına gelir. İbn Mâlik’in belirttiği gibi bazı âlimler, resullere varis olur, bâzısı da derecelerine göre nebilere vâris olur.

Mürşid olan kimsenin bir elinde, ‘Allah şöyle buyurdu’diyeceği Kur’an, diğer elinde ‘Hz. Rasulullah şöyle buyurdu’ diyeceği sünnet bulunması ge­rekir.

 

Cahil olan Allah’a ulaşamayacağı gibi, başkasını hiç ulaştıramaz. Al­lah Teâlâ cahili dost edinmez, dost edindiği kimseyi de cahil bırakmaz.

Kıyamete kadar gelecek bütün insanları sapıtmaktan koruyacak iki şey vardır:

  1. Allah’ın kitabı Kur’an-ı Kerim
  2. Peygamberinin sünneti hadislerdir.

Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurmuştur:

“Size iki şey bıraktım, onlara sıkı sarıldıkça asla hak yoldan sapıt­mazsınız. Onlar Allah’ın Kitâbı ve benim sünnetimdir. ”

Bunların dışında -bu ikisinin tasdik ve tavsiye ettiği işler hâriç- hiç bir şeyin emniyeti ve kıymeti yoktur. Bu şeyler, insanların nazarında hâriku- lâde vasfını taşısalar bile...

Nefsin hilesinden, şeytanın vesvesesinden ve şeytanlaşmış insanla­rın fitnesinden korunmanın tek yolu bu iki nur, Kur’an ve sünnet ile hare­ket etmektir.

Hak üzere terbiye veren meşreplerde, bir kimsenin irşat izni alabilme­si için âlim olması ve bir âlimden icazet alması şart koşulmuştur. Bu çok güzel bir durumdur.

Ancak bu icâzet yeterli değildir. Ayrıca kâmil mürşidin nezaretinde mânevî terbiye yani seyri sülük işinin başarı ile tamamlanmış olması ge­rekir.

Seyri sülükun tamamlanma zamanını kâmil mürşid bilir. Onlar, üm­metin önüne terbiyeci sıfatı ile çıkaracağı kimsenin bu emaneti taşıyacak kıvama gelmesi için çok titiz davranırlar.

Kâmil mürşid İlâhi emir ve mesajları devrinin insanlarına tebliğ eder­ken, zamanın şartlarına göre yeni içtihatlar yapıp farklı usuller belirleyebi­lir

lir. Müçtehitler fıkıh sahasında içtihat yetkisine sahip oldukları gibi, kâmil mürşidler de ahlak ve terbiye alanında içtihada söz sahibidirler.

Hiç şüphesiz Allah ve Rasûlünün emirlerini bilmenin önemi kadar, bu emirlerin tebliğ edileceği insanların fıtratını, onların tatbik edileceği zaman ve mekanın şartlarını bilmenin de gereği vardır. Elindeki tohumu nereye ne zaman ekeceğini bilmeyen bir çiftçi tohumu zayi eder.

Takva ve istikâmet ehlidirler:

Yüce Rabbimiz:

“Zalimlere benim ahdim (imâmet ve rahmetim) ulaşmazZ buyurur. Bakara 2/124

Ayette geçen Allah’ın ahdi, Allah’ın kullardan korunmasını istediği emanettir. Bu emanet yeryüzünde mânevî halifeliktir. Bu halifeliğin temel özelliği, Allah’ın ahlakı ile ahlaklanmak ve yeryüzüne o şerefli ahlakı yay­maktan ibarettir. İşte âyeti kerime, bu emanetin ve şerefin zalim olanlara verilmeyeceğini bildiriyor.

Zalim ise, inkara saplanan, günahlara dalan, haddi aşan, hakkı çiğ­neyen, Allah yoluna gideni engelleyen kimse demektir.

Böyle kimseler kulları Allah’a davet edemezler, Allah’a giden yolda örnek ve rehber olamazlar, kalpleri Rabbânî terbiye ile tedavi edemezler. Allah Teâlâ bizleri bu konuda şöyle uyarır:

“Sakın zalimlere yaklaşmayın; size de azap dokunur (cehennemde yanarsınız)” Bakara 2/124

Allah Teâlâ, İlâhi himâyesinde koruduğu Sevgili Peygamberimizin şahsında (s.a.v) ve onun arkasında yürüyen salihlere şu emri vermiştir:

“Habibiml Sen emrolunduğun 'gibi istikamet üzere ol! Seninle birlikte tövbe edenler de istikamet üzere hareket etsinler. Haddi aşmayın. Allah yaptıklarınızı görmektedir. ”365 Hûd 11/111.Hakk’a davet ve irşat makamının gerçek temsilcisi Hz. Peygamber (s.a.v) ’dir. Bu yolun hedefi olan takva ve marifetullâhı en üst seviyede el­de eden odur. Btı işte ona vâris olanların, derecelerine uygun seviyede bunları bulmaları ve korumaları şarttır. Yoksa bu makam temsil ve davet edilmiş olamaz.

Kur’an-ı Kerim velinin tarifini iki nokta üzerinde toplamıştır:

         1. Yakînî iman 2. Kâmil takva.

Bunları elde edene dünya ile Ahiretin bütün müjdeleri verilmiştir. Bu İlâhi müjde şudur:

“Haberiniz olsun ki, Allah’ın velileri (dostları) için hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olacak değillerdir. Onlar, iman edip (gerçek) takvaya ulaşmış kimselerdir.

'Ey iman edenler! Allah’tan hakkıyla korkun. (al-I İmran:102) âyetiyle istenen ve ‘in­sanın sırrını Cenabı Hakk’tan alıkoyan bütün şeylerden uzaklaşarak, bütü­nüyle O’na yönelmek’ şeklinde tarif edilen en üst mertebedeki takvadır.

imam Kuşeyrî (k.s), gerçek takvanın şu sıra ile elde edileceğini söyler

“İlkin, kalp şirkten temizlenir. Ardından günahlardan sakınma hâli ge­lir. Bu hâli şüpheli şeyleri terk etmek takip eder. Bu hâlin daha ileri seviye­si ise fuzülî şeylerden uzaklaşmaktır.”

Büyük veli Bayezidi Bistâmî (261/875), kâmil mürşid diye ziyaretine gittiği bir zatın, mescide giderken dikkat etmediği bir edep yüzünden, ya­nına bile uğramadan geri dönmüş ve etrafındakilere şunları söylemiştir:

“Bu adam, dinin bir edebini bile koruyamıyor! Nasıl olur da gizli İlâhi sırlar hakkında kendisine güvenilir?!..”

Bu söz, Allah yolunda insanlara örnek olacak kimselerin ne kadar in­ce ve hassas davranmaları gerektiğini ortaya koymaktadır. Bu hadise ko­nunun önemini yeterince göstermektedir.

imam Sühreverdî (k.s) Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v) davet ve irşat makamına vekalet eden kâmil mürşidlerin, ulaştıkları yüksek halleri şöyle özetlemiştir:

“irşat izni alan mürşidi kâmiller, bütün günah kirlerinden temizlenmiş­tir. Kalpleri İlâhi nurları yansıtan bir ayna durumuna gelmiş ve basiretleri açılmıştır.371

Onlar, gerçek hidayet ve kâmil takva üzerinde oldukları için takva sa­hiplerinin (muttakilerin) imamı yapılmışlardır.

Ayrıca Rasulullah (s.a.v) ile mânevî beraberlikleri sebebiyle, elde et­tikleri nurâni hâl ve Rabbânî ilimleri aynı usulle müridlerine intikal ettirmek­tedirler.373

Allah tarafından özel olarak seçilip sevilen ve irşada ehil gösterilen kâmiller veliler, seyri sülüklerinin son noktasında yakîn bir imana ulaşıp, zahiri ve batını, hissî ve hayâli kısaca bütün varlığı ile Allah’a teslim ol­muşlardır.374

Bu öyle bir aşk ve teslimiyettir ki, ona ulaşan kimsenin vücudundan bir tüy bile Allah’a kulluktan geri kalmaz, isyana bulaşmazO. Bu hâliyle on­ların ibadetleri meleklerin ibadetine benzer.”

Acaba bu seviyeye ulaşmak herkes için mümkün müdür? Bu yolda insanın engeli nedir?

Sorularına arifler şu cevabı vermişlerdir:

“Halkı Rasulullah’ın (s.a.v), sünnetlerini yaşamaktan alıkoyan, nefis­lerinin çirkin sıfatlarıdır. Nefsin kötü sıfatları değişince kalpten perde kal­kar, Efendimize uymak güzel olur.

Bu hale ulaşan kimse her hususta Rasulullah Efendimiz’e (s.a.v) ta­bi olur. O zaman Allah Teâlâ o kimseyi sever. Çünkü Allah Teâlâ, kulları­nı nasıl seveceğini şöyle belirtmiştir:

“Rasûlüm de ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin. ”

Demek ki, ben Allah’ı seviyorum demek yetmiyor, Bu sevginin isbatı gerekiyor. Bunun isbatı Allah’ın Sevgilisi Hz. Muhammed’e (s.a.v) içi ve dışıyla tâbi olmaktır. Ona en güzel uyan kimsenin, İlâhî muhabbetten na­sibi o oranda fazla olur.

Yüce Rabbimiz’in hepimizden istediği şudur:

“Rasûlüm size neyi verdi (ve emrettiyse) onu alıp yapın, neden neh- yetti ise ondan da sakının!'

Allah dostları farz, vacip ve nâfile ibadetlerde büyük bir ciddiyetle Ra­sulullah Efendimiz’e (s.a.v) tâbi otmuşlar, söz ve davranışlarında O’na uy­manın bereketiyle, ilim, hayâ, af, müsâhama, şefkat, merhamet, güzel ge­çim, nasihat, tevazu gibi Efendimiz’in yüksek ahlâklarıyla şereflenmişlerdir.

Ayrıca Efendimiz’in haşyet, sekînet, heybet, tazim, rıza, sabır, zühd, <ül gibi hallerinden de nasiplerini alıp Allah Rasûlüne (s.a.v) tam ma­la uyarak, sünnetini en güzel şekilde ihyâ etmişlerdir.

Velilerden Abdülvâhid b. Zeyd’e, “Size göre sûfî kimdir?” diye soruldu.

Hazret şu cevabı vermiştir:

“Akıllarıyla sünneti tam anlamaya gayret eden, kalpleriyle ona bağlalı ve nefislerinin şerrinden de devamlı Cenabı Hakk’a sığınan kimseler, îlk sufilerdir.”

 

İşte sufinin tam tarifi ve kâmil mürşidin gerçek hâli budur.

Onlar ne kadar güzel amel etseler, kendilerine güven gelmez. Çünkü /a yolunda acziyet esastır. Bu yolun imamı Hz. Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v) şu duası bu edebin esasıdır.

“Allah’ım! Beni, bir göz yumup açma zamanı kadar da olsa, nefsimin iline bırakma! Beni, küçük bir çocuğun anne-babası tarafından korundu- ’ gibi himayet et"

Sufilerin, Rasulullah’a (s.a.v) uymakla elde ettikleri en şerefli ahlak, işte bu tevazu ve hiçliktir. Bu ahlak devamlı Allah Teâlâ’ya muhtaç oldu- ; ğunu bilme hâlidir. Bu hâle ulaşmak için kalbin ilahi marifetle açılması ge­rekir. Ayrıca yakîn nûruyia kulun iç âlemi aydınlanmalı, kalbiyle ilahi huzu­ra ulaşmalı, Cenab-ı Hakk’la özel muhabbet ederek sırrı her şeyden uzak- laşmalıdır.

Bütün bunlardan sonra nefsi, emredilen her şeyi yapma durumuna gelebilir. Ama bütün bunlarla beraber bu kul, nefsini bütün kötülüklerin kaynağı görür. Nefsin bir ateş gibi olduğunu, onun bir kıvılcımıyla bütün âlemin yanabileceğini bilir. Ayrıca nefiste bir istikrar bulunmadığını, onun her an değişik bir hâl içine girdiğini farkeder ve uyanık durur.

Allah Teâlâ’nın lutfuyla nefsinin gizli sıfatlarını tanıyan kul, onun kö­tülüğünden devamlı Allah Teâlâ’ya sığınır, O’ndan yardım ister. Bu du­rumda nefis, kulu devamlı Rabbine sevkeden ve O’na sığınmaya zorlayan bir vesile olur.

Cenab-ı Hakk bu sadık kullarının rehberliğini tasdik ediyor ve kendisine gelmek isteyenlere:

“Bana yönelenlere tabi ol!” emrini veriyor. Lokman 31/15

Kısaca kendisine uyulacak kimse, içi ve dışıyla Allah’a yönelmiş, Al­lah’ın dostluğunu elde etmiş, dini bütün, ahlakı güzel, nur ve feyiz sahibi, edepli, iffetli, akıllı, ferasetli bir kimse olmalı. Ona uyan yüce Allah’a gitmeli.

İşte bütün ariflerin ortak görüşü şudur:

“Bir kimsenin havada uçtuğunu, suda yürüdüğünü, ateşi yuttuğunu görseniz bile ona aldanmayın.

O kimsenin dinin emir ve hükümlerine nasıl uyduğuna bakın. Eğer o, dinin farz kıldığı bir hükmü yerine getirmiyor, vaci­bi terk ediyor, sünneti hafife alıyor, edebi çiğniyorsa o kimseden uzaklaşın. ”

 

Sürekli zikir ve murâkabe hâlindedirler.

Cenab-ı Hakk, esasen müminleri, kalbi zikirden gafil ve edebi bozuk kimselerden olmaktan sakındırıyor ve şöyle emrediyor:

“Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız, hevasına uyan ve işi gücü haddi aşmak olan kimseye itaat etme!” Kehf 18/28

İşte Allah dostlarının en önemli özelliği Allah Teâlâ’nın zikrine çok düşkün olmalarıdır. Zikir onların kalpleri için hayat sebebidir; tıpkı suyun balık için hayat sebebi olduğu gibi...

Yüce Rabbimiz, Yüce Zatını müminlerin çokça zikretmesini emredi­yor. Her işin başında, içinde ve sonunda bir çeşit zikirle meşgul olmaları­nı istiyor. Çünkü Ktır’arı, kafirlerin zikre hiç yanaşmadığını, münafıkların çok az zikrettiğini, ayrıca ibadette gevşek davrandıklarını ve amelleriyle gösteriş yaptıklarını bildiriyor.

Bu tür davranışlar Allah dostlarında olmay-an hallerdir. Yüce Rabbi­miz,

kendisine aşık olan dostlarının temel özelliklerini şöyle tanıtmıştır:

“Onlar öyle erlerdir ki, herhangi bir ticaret ve alışveriş kendilerini Al­lah'ı zikretmekten, namazı kılmaktan ve zekatı vermekten alıkoyamaz. On­lar, yüreklerin ve gözlerin (dehşetten) ters döneceği günden korkarlar.”

Allah Teâlâ gerçek müminlerin, her hâlde nasıl İlâhi zikir ve fikir için­de olduklarını şu âyeti ile açıklıyor:

“O temiz akıl sahipleri, ayakta (yürürken) otururken ve yanları üzere yatarken (bütün hâl ve zamanlarında) Allah’ı zikreder, göklerin ve yerin yaratılışını tefekkür ederler. ”

İmam Fahruddin er Râzî de (rah) (606/1210) bu âyeti kerimenin tef­sirinde, kâmil kul olmayı kalbin Allah sevgisi ile dirilmesine bağlıyor ve şu­nu ekliyor: “Bir kul diliyle zikir, azâlarıyla şükür, kalbiyle fikir içinde kaybolup, bü­tün varlığı ile devamlı kulluk yaptığında ancak kâmil bir insan olur.”

Necmüddin Kübrâ (k.s) şöyle demiştir:

“Devamlı zikir; Allah’tan başka her şeyi unutarak, sadece O’nu zikret­mektir. ‘Unuttuğun zaman Rabbinizikret. âyeti, bunu ifade eder.

 

Kalbin devamlı zikir hâlinde olması demek, her an Cenab-ı Hak ile huzur bulması, halk ile beraberken O’ndan gâfil olmaması, bütün vücut la- tifelerinin kendilerine hâs zikirleriyle Allah Teâlâ’yı zikretmesi demektir.

İşte bu şekilde mutlak fenâ makamına ulaşan kula, Allah tarafından özel bir mânevî vücut ihsan edilir; yani vücudu öyle bir hal alır ki, bu sıfat­taki kul, Allah Teâlâ’nın ahlâkı ile ahlaklanmış olur.

Hadis-i kudsîde belirtildiği gibi, Allah Teâlâ artık onun gören gözü, işi­ten kulağı, tutan eli, konuşan dili, yürüyen ayağı olur. Bu kul, O’nun verdi­ği özel nur ile görür, işitir, konuşur, tutar ve yürür.

‘Bekâ-billah’ mertebesinde hakikate eren kul ise kullan Hakk’a dave­te ehil olur. Bu makarri, peygamberlerden sonra onların hâl ve siretlerinde bulunan seçkin evliyâya nasip olur. Onlar her işlerinde, tazarru’ ve istiğfar ile Hakk’a yönelirler.”

 “Rabb’lerinirı rızasını isteyerek, sabah akşam O’na yalvaranlarla be­raber olmaya candan sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek sakın on­lardan gözünü çevirme.”

        Basiret, Ferâset ve Siyâset ilmini bilirler:

Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v) vârisi olarak ümmetin irşatını üstlenen kişinin, davet ve terbiye işinde de O’nu izlemesi şarttır. Bu yüzden mürşi­di kâmil olan zatlar, karşısındaki insanların tabiatlarını, kabiyetlerini, güç­lü ve zayıf oldukları noktaları, yaratılışlarındaki farklılıkları, kendilerine ait gelir. Şu halde imanı en kuvvetli olan mümin, ferâseti en keskin olan kim­sedir.

Büyük arif Şah Şucâ el-Kirmânî (k.s) (270/883) şöyle diyor:

“Sağlam bir ferâset için gözü haramdan korumak, nefsin arzularına uymamak, murâkabeye devam ederek kalbini, sünnete uyarak dışını ma’mur hâle getirmek ve helal lokma yemek şarttır.

İmam Sühreverdî (k.s), kâmil mürşidlerin sahip olduğu basireti ve fe­raseti şöyle anlatır:

“Kâmil mürşidler derin ve keskin basîretleriyle müridlerin iç âlemini görür, mânevî hastalıklarını tesbit ederler. Onlar, kalp üzerinde manevî ta- sarrufat yetkisine sahiptirler. Müridin hâli hangi tedaviyi gerektiriyor ve hangi uygulama nefsin ıslâhına uygun geliyorsa ona göre hareket ederler.

İnsanların kabiliyetleri farklı olduğu için, onların Hak yoluna davetle­rinin de farklı derece ve şekillerde yapılması gerekir. Bütün bu usuller şu âyette özetlenmiştir:

“Rasûlüm! İnsanları Rabb’inin yoluna hikmet ve güzel öğütle davet et ve onlara karşı en güzel mücâdele şekliyle mücâdele yap.”( Nahl16/125)

İnsanların kimisi hikmetle, kimisi güzel öğütle, kimisi de uygun bir mücâdele ile hak yola çağrılır ve terbiye edilir.

Hikmetle davet, İlâhî davette bir rütbedir. Öğüt ve güzel mücadele de aynı şekilde özel bir usul ve davet şeklidir. Hikmetle Hak yoluna davet edi­lecek kimse, nasihatla çağrılmaz. Onun daveti, ancak hikmetle güzel ve faydalı olur.

Mürşidi kâmil, kimin nasıl irşat edileceğini, kimin hangi dilden anladı­ğını, kime neyin lazım olduğunu iyi bilir. Yine kimin zikre, kimin nâfile na­maza devam etmesi gerektiğini, kimin hangi tavır ve hareketiyle hevasına uyduğunu bilir ve müride en uygun olan haraket şeklini tercih ederek, onu içine düştüğü kötü âdetlerinden ve nefsin darlığından kurtarır, müridin he- va hastalığını tedavi eder. Böylece onu, Allah Teâlâ’nın rızasına hazırlar.

 

Bu durum ve niyette olan bir mürid, bir mürşidi kâmil ile karşılaştığı zaman mürşid, onun hâline vakıf olduğu için, kalbinden onun için Allah yo­lunda yardımcı olma duygusu harekete geçer.

Müridin kalbinden de o mürşide karşı bir yönelme olur. Aralarında Al­lah için, Allah yolunda ve Allah’ın lütfuyla oluşan ilahi bir sevgi meydana gelmiştir. Ayrıca ruhlar âleminde ruhların birbirleriyle tanışması ve kay­naşması sebebiyle de dünyada bu İlâhî sevgi ortaya çıkmış olur.

İşte bu gizli muhabbetin gereği mürşid, müridine yönelir, mürid de mürşidine bağlanmış olur.”

imam Sühreverdî (k.s), mürşidin temel yükümlülüklerini on maddede özetlemiştir:

  1. İrşat işine nefsi adına talip olmaz.
  2. Konuşmasını İlâhî irâdeye uygun ve insanların kabiyetine göre ya­par.
  3. Özel bir halvet ve zikir yeri edinir.
  4. Tevâzu’ sahibi olup, hürmet beklemez.
  5. Güler yüzlü ve yumuşaktır.
  6. Müridlerin hukukunu korur.
  7. Müridlerine güçleri kadar yük yükler.
  8. Müridlerinden şahsı adına mal talep etmez.
  9. Hoşa gitmeyen hâl ve hareketleri imâ ve işaretle de olsa düzeltir.

10. Müridin sırlarılarını saklar.

Herkesin mânevî terbiyedeki seyri ve varacağı sonuç aynı değildir. Hz. Peygamber (s.a.v), insanlara akılları ölçüsünde konuşurdu. Ashabına değişik durumlarına göre farklı hükümler uyguladığı olurdu.

Mürşidi kâmil de terbiyesine aldığı insanları iyi tanır.

Ayrıca mürşid, kalp çeşitleriyle bunların hastalıklarını yakinen bilme­si ve Allah’ın izniyle onları tedaviye güç yetirir hâlde olması gerekir.

Bir de bu hastalıkları tedavi edebilmesi için, hangi hastalığa hangi ila­cın gerektiğini bilmesi zaruridir.

        Mânevî silsile ve irşat icâzetine sahiptirler:

Tasavvufta sâlikin insanları irşat edebilmesi için, mânevî bir silsile ile Hz. Peygamber’e (s.a.v) bağlanan bir mürşidi kâmilden irşat icâzeti ve ter­biye yetkisi alması gereklidir.

Böylesi bir yetki belgesi (silsile), İslâm tasavvufunu batı mistisizmin­den ayıran en önemli özelliktir.

Şartlarına uygun hareket edildiği takdirde bunda büyük bir fayda ve emniyet olduğu şüphe götürmez bir gerçektir. Zira tasavvuf mânevî bir ilimdir. Nûrânî bir hâl ve yüksek bir ahlâktır. Bu yüzden, kimden alındığı­na dikkat edilmelidir.

İmam Şa’rânî (k.s), irşat diplomasını almaya ehil olan kimsede bula­cak en temel özellikleri şöyle sıralar:

“Nefsini görmemek, nefsânî şeylere meyletmemek, insanlara şefkat "stermek, herkese hayır nasihat etmek. Sahip olduğu bütün güzel hâlle­rle rağmen, büyük bir tevazua sahip olmak, kendini beğenmemek. Nime­te şükür, kusurlarına istiğfar ile meşgul olmak.”

İrşat için izin halktan değil, Cenab-ı Hak’tan alınır.

Çünkü bu işin müfettişi ve gizli-açık her şeyi bileni Allah Teâlâ’dır.

Zühd ve cömertlik ahlâkı ile süslenmişlerdir:

Kâmil mürşidlerde aranan bir özellik de zühd sahibi olmalarıdır. Ger­çek zühd, âlemlerin Rabbine itimad edip halkın elindeki şeylerden elini ve gönlünü çekmektir. Zühd gönlü eşyaya, değil, Yüce Mevla’ya bağlamak ve sadece O’na güvenmektir.

Mürşidler mert ve cömert insanlardır. Onlar Allah yolunda malını, ca­nını ve bütün zamanlarını verirler,

 fakat buna karşılık insanlardan hiçbir dünyevi menfaat beklemezler.

  “Fütüvvet (gerçek mertlik ve fazilet) şu âyette anlatılan hâldir:

"Onlar, başkalarına verdikleri şeylerden dolayı nefislerinde bir darlık duymazlar. Kendilerinin ihtiyacı olsa bile, başkalarını nefislerine tercih ederler.

Kim nefsinin cimriliğinden korunur ve kurtulursa işte onlar gerçek kur­tuluşa erenlerdir. “  (Haşr 59/9)

İmam Gazâlî (k.s) en büyük hastalık ve sıkıntının, dini alet ederek dünyalık toplamak, ümmetin sevgi ve yönelişini nefsin keyfine kullanmak olduğunu belirtmiştir. Bu hastalığa yakalanan ve ondan kurtulmadan ölen kimsenin âhiretteki hâlini ise Hz. Peygamber (s.a.v) şöyle haber vermiştir:

“Kendisiyle Allah Teâlâ’nın rızası aranacak bir ilmi, herhangi bir dün­ya malı ve menfaati ele geçirmek için öğrenen kimse, kıyâmet günü Cen­netin kokusunu koklayamaz. "

 

Bir âlim için bu ne kötü bir sonuçtur. O halden yüce Allah’a sığınırız.

Rasulullah (s.a.v), diğer bir hadislerinde şöyle buyurmuştur:

“Bu ümmetin âlimleri iki sınıfttır.

Birisi: Allah ona ilim vermiştir. O, bu ilmi insanlara yayar; ona karşılık bir yiyecek (dünya metaı) almaz, onu az bir para karşılığında satmaz. Bu kimseye semadaki kuşlar, sudaki balıklar, yeryüzündeki hayvanlar salat (duâ) ederler.

Kiramen Kâtibin melekleri kıyamet günü o kimseyi Allah Teâlâ’nın huzûruna aziz ve şerefli bir kimse olarak getirirler. Sonunda Peygamber­lerin meclisine katılıp onlara arkadaş olur.

Diğeri ise: Allah Teala dünyada ona ilim vermiştir. O da bu ilimle Al­lah Teâlâ’nın kullarını sapıtır. İlmine karşılık dünya malı alır, onu az bir pa­ra karşılığında satar. Bu kimse kıyâmet gününde ağzına ateşten bir gem vurulmuş olarak getirilir.

Bir münâdi halkın önünde:

‘Bu falan oğlu filandır. Allah Teâlâ kendisine ilim vermiş, o da bu ilim­le Allah’ın kullarını hakktan saptırmış, ilmine karşılık yiyecek (dünya me­tal) almış ve onu az bir para karşılığına satmıştır’ diye seslenir.

Bu kimse insanların hesabı sona erene kadar azap görür, (sonra asıl cezâsını

çeker) ”

“Mısır şeyhlerinden biri, İstanbul’a kadar giderek (Kânûnî’nin sadra­zamlarından) Ayas Paşa (1482-1539) ile buluştu. Aralarında şu konuşma geçti:

Paşa sordu:

-San’atınız nedir? Şeyh:

-Tarikat ehli bir şeyhim. Paşa:

-Buraya geliş sebebiniz nedir? Şeyh:

-Beytü’l-malden bana maaş bağlamanız için geldim. Paşa:

-Mısır’da tarikat ehli şeyhlerden sizin ayarınızda başka şeyh var mı? şeyh:

-Yoktur, efendim!

Paşa:

-Yazıklar olsun size! Mısır’da tarikat makamında kendisinden üstün bir kimsenin olmadığını söyleyen sizin gibi bir şeyhin hâli bu olursa; acaba öbür şeyh geçinenler ne haldedir?

Bu hâlinizle siz, gerçek tarikat ehli olanları küçük düşürmüş ve onların yolunu kötülemiş oluyorsunuz. Bu yola giren müridlerden birisi dahi böyle bir şey yapmış olsa, gerçek müritlik ve tevekkül yolundan ayrılmış olur.

Sırf dünyalık elde etmek maksadıyla memleket memleket dolaşmak- siz, aslı sadâkat, tevekkül ve halktan gönlünü çekmek olan bu güzel yola aykırı davranmış oluyorsunuz.

Sen ki şeyh olduğunu iddia ediyorsun, böyle bir şeyi nasıl yapabiliyorsun?”

Nihayet sahte şeyh, geldiği yoldan memleketine geri gönderilir.

Kendisine yine aynı dert için gelen bir başka şeyhe, Paşa biraz yiyecek gönderir, hiç yanına bile varmaz, kendisine şu sözlerin ulaştırılmasını söyler:

“Yemekte onunla birlikte bulunmayışım, kendisine edep öğretmek içindir. Çünkü bizim gibi devlet adamları, ancak kendisine yapılan ihsanı elininin tersiyle geri çevirecek kadar dünyalığa minneti olmayan gerçek mürşidlerin ayağına gider.

Yoksa dünyalığa zebûn olmuş sahte şeyhlerin yanına gitmemiz bize layık değildir.”

    “Hadiste, bu sıfattaki kimselere yakın olmak ve onların yakınlığı ile Cenab-ı Mevlâ’ya yaklaşmak tavsiye edilmiştir. Kendisine hikmet verilen kimse:

‘Allah dilediğine hikmet verir. Kime hikmet verilmişse ona, pek çok hayır verilmiştir. Ancak gerçek akıl sahipleri düşünüp ibret alırlar.(Bakara:269)

Ayetinde de belirtildiği gibi, hikmete ulaşıp hak ve hakikat üzere amel eden birisidir. Bu kimse:

‘Kim kırk gün, Allah için ihlâsla amel ederse, kalbinden diline doğru hikmet pınarları fışkırır.’ hadisinin belirttiği hâle sahip olur.

İşte bu kişi, âlim, âmil, muhlis ve kâmil bir kimse olup kâmil bir mürşiddir. Herkesin, onun meclisine girmesi ve sohbetine katılması gerekir.

 Çünkü Allah Teâlâ:

‘Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun!'(Tevbe:119) buyurur.

Sadıklarla beraber olmak sözde ve hâlde olur. Ariflerden birisi şöy­le diyor:

“Allah’la sohbet ediniz. Eğer buna güç yetiremezseniz, Allah’la soh­bet eden ariflerle beraber bulununuz ki, onların bereketi sizi Allah’la bera­ber olmaya ulaştırsın.”

Hadiste anlatılan kimsenin kalbi bütünüyle Allah’a yöneldiği ve dün­yadan yüz çevirdiği için, onun sohbeti ve beraberliği her şeye tercih edilir.

O kendisine tâbi olanları, dünyanın fâni zevk ve değerlerinden uzak­laştırır. Bâki olan Ahirete yöneltir.

İşte bu sıfattaki bir arif, Peygamberlerin halifesi, evliya ve seçilmiş kulların temsilcisidir.

Allah bize, böyle bir kimseyi görmek, hizmet ve sohbetiyle şereflen­mek nasip eylesin.”

Âmîn...

İlâhi câzibe, mânevî nazar ve heybet sahibidirler:

irşada ehil kılınan kâmil mürşidlerin bir diğer özelliği ise, kendilerinin İlâhi câzibe, mânevî nazar ve heybet sahibi olmalarıdır.

Çünkü Hz. Peygamberin (s.a.v) en önde gelen vasıflarından birisi, İlâhi heybet ve mânevî cazibe sahibi olmasıydı.481 O’nun bu hâlini zahiren de olsa fark eden bazı müşrikler, Mekke’ye yeni gelen kimseleri, sözünün ve hâlinin câzibesine kapılıyorlar diye kendisiyle görüştürmemek için özel çaba harcıyorlardı.

Sufiler bu hâlin derecelerine göre, kâmil vârislerde de bulunacağını belirtmişlerdir.

Velilerden Ebû Amr b. Nüceyd (k.s) (336/976), demiştir ki “Kendisini görmüş olman seni terbiye etmiyor, hâli de seni edebe sevk etmiyorsa bil ki, o kişinin kendisi henüz terbiye olmamıştır.”

İmam Şa’rânî (k.s) bazı müridlerin, mürşidlerinin heybetinden doya doya yüzüne bakamadıklarını nakleder." el Envar 2/92)

Aynı hâl Ashab-ı Kiram’da fazlasıyla mevcuttu. Onlar Allah Rasû- lü’nün (s.a.v) yüzüne devamlı bakamazlardı. Heybetinden gözlerini çeker.

 

Rasulullah (s.a.v), velilerin en belirgin özelliklerini şöyle belirtmiştir: “Veliler zikrullahın anahtarıdır. Görüldüklerinde Allah’ı hatırlatırlar.’'189 Rasulullah’a (s.a.v), “Yâ Rasûlellah! Allah’ın velileri kimlerdir?” diye sorulduğunda, şöyle buyurdu:

“Görüldüklerinde Allah’ı hatırlatan kimselerdir.”  Bir insana bakınca yüce Allah nasıl aklımıza gelir? Buna sebep olan nedir? Bu sorunun cevabını büyük veli Hakim et-Tirmizî’den (k.s) (285/898) alalım:

“Kendilerine bakıldığında sana Allah’ı hatırlatan kimseler öyle kâmil­ler zatlardır ki, onların üzerinde Allah tarafından verilmiş nurani bir görün­tü vardır.

Allah’ın celal nûru, kibriyâ heybeti, vakar ünsiyeti onları kaplamıştır. Bu durumda onlara bakan kimse Allah’ı hatırlar. Çünkü onun üzerinde melekût âleminin eser ve nurları vardır. Bunlar, velilerin sıfatıdır.

İnsandaki kalp, bu mânevî hallerin madeni ve yerleştiği yerdir. Yüz, kalpte olanı dışa yansıtır. Kalpte Allah'ın marifet nuru ve İlâhi emirlere ita­at parlaklığı hâkim olunca bu nûr, yüze etki eder ve dışa yansır. Sen böy­le bir yüze bakınca, sana hayır ve takvayı hatırlatır.

Bu da sende iyi hâllere ve ilme yönelişi artırır. Bunlar ise seni hakka sevkeder. Böylece sende istikamet oluşur. Kâmil insanın yüzünde parla­yan Allah’ın nûru Hak yolcusuna Allah'ın celal ve cemâlinin azametini ha­tırlatır. Böyle bir nûru görmek insanı düşük ve rezil işlerden alıkor.”

Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v), kendisiyle şeref bulacağımız en hayırlı kimseleri şöyle tarif buyurmuştur:

“Meclisinde bulunacağınız kimselerin en hayırlısı; görülmesi size Allah’ı hatırlatan, konuşması ilminize bereket katan ve ameli Ahirete rağbetinizi artıran kimselerdir.

Allah Teâlâ evliyâsını kendi boyası ile boyamıştır. Kendilerini gören kimse onların Hak adamı olduğunu kolayca fark eder.

Allah dostları, talebelerini nazar ve tasarruf ile terbiye ederler. İmam Sühreverdi (k.s), bu terbiyenin nasıl olduğunu şöyle anlatır:

“Kâmil mürşidlerin üzerinde bulunan vakar ve heybet, kendilerine na­zar eden müridlerini terbiye eder, onları, zâhiren ve bâtınen edep sahibi yapar.

İlimde yüksek pâyeye ulaşmış kemalat sahibi Hak dostlarının nazar­ları, kalp hastalıkları için en faydalı bir ilaçtır. Onlardan birisi, sadık bir ta­lebesine nazar ettiğinde müridin kalbi açılıp Allah Teâlâ'nın özel ihsanla­rını almaya kabiliyet ve ehliyet kazanır.

Mürşidler Allah Teâlâ’nın askerleridir. Onların nazarıyla nice yüksek hallere ve güzel nimetlere kavuşulur.”

Allah dostlarının naza­rı İlâhi bir nurdur. Bu nur kalbin ilacı olur. Allah Teâlâ kudsî bir hadiste dostlarına verdiği bu nur hakkında şöyle buyurmuştur:

“Ben kulumu sevdim mi onun işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yü­rüyen ayağı olurum. O benimle görür, benimle işitir, benimle tutar, benim­le yürür.

Benden herhangi bir şey isterse onu verir, bana sığınırsa muhakkak onu himâye ederim. Buhârî, Rikak, 38; İbn Mâce, Fiten,

 

İşte Sâdât-ı Kiram bu yüce devlete ermiştir. Allah Teâlâ onlara bu yetkiyi vermiştir.”

Allah dostlarının câzibesi ve heybeti, zâhirî süs ve debdebeye değil, iç âlemlerini dolduran İlâhi marifet, huşû, takva ve İlâhî aşktan kaynaklanır.

Ayrıca onların kalbinden dışına yansıyan edep, hayâ, af, müsâmaha, cömertlik, merhamet, sevgi ve şefkat gibi yüksek ahlaklar, onlara bakan kimsenin gönlünü çeker ve peşine düşürür.

Kalplere hükmetme ve gönlü cezbetme veliliğin bir özelliğidir. Allah Teâlâ, iman edip salih amel işleyen kullarına bu hâli ikram eder. Onlar ko­layca kalplere girer ve sevilirler. Onları kullarına sevdiren bizat Allah Teâlâ’dır. Ayet-i kerimede şöyle geçer:

“İmarı edip salih amel işleyenlere gelince, Rahman olan Allah onlar için gönüllerde bir sevgi yaratacaktır. ’ Meryem 9/96

Allah Teâlâ’nın sevdiği bir kulunu, yerdeki ve gökteki varlıklara sev­direceğini de şu hadis-i şerif çok güzel ifade etmektedir:

“Allah Teâlâ bir kulu sevdiği zaman Cibril’i çağırır ve: ‘Ben falanca kulumu seviyorum, onu sen de sev!’ buyurur. Cibrîl de o kulu sever. Son­ra gök ehline seslenerek:

‘Haberiniz olsun, Allah falanca kulu seviyor, onu siz de sevin. ’ der.

Onu gök ehli de sever. Sonra o kul için yeryüzünde kabûl ve kullar arasında ona karşı sevgi konur.

Allah Teâlâ bir kula da buğzetti mi, Cibrîl’i çağırır ve: ‘Ben falana buğ- zediyorum, ona sen de buğzetl’ der. Cibrîl de ona buğzeder. Sonra gök ehline seslenerek:

‘Allah falana buğzediyor, siz de buğzedin!’ der. Onlar da kendisine buğzeder. Sonra o kul için yeryüzüne buğz konur. Varlıklar onu sevmez­ler,” (Buhârî, Edeb, 41; Müslim, Birr, 48)

 

Yine Efendimiz’in beyanına göre, ‘Kâmil müminler Allah Teâlâ’nın yeryüzünde şahitleridir.’(Buhârî, Cenâiz, 85)

Onlar dilleriyle devamlı hakkı anlatır, Hak yolunda şahitlik yaparlar.

Ve... Onlar Kur’an ve sünnetle öğretilen İlâhi ahlakı yaşayarak, halle­riyle Allah’ın dostluğunu isbat ederler.

Hiç şüphesiz Allah’ın Habîbi Hz. Muhammed (s.a.v) insanlığa lazım olan ilacını getirmiştir. Bu ilaç, İlâhi rahmettir, Allah sevgisidir, feyizdir, nur­dur, edeptir. Kısaca Kur’an ahlakıdır, sünnet yoludur.

Kâmil velîler, Rabbanî âlimler bu nura, feyze, aşka ve ahlaka vâris ol­muşlardır. O, kıyamete kadar insanlığa sunulacak bir rahmettir. Bunun için ne yapılsa azdır. İlâhi aşkı ve edebi sadece kitaplarda de­ğil, onu taşıyan temiz kalplerde aramalı. Bunun için Allah aşkıyla boyan­mış, edeple süslenmiş ariflerin gönlüne, meclisine ve sevgisine yanaşmalı. Yukarıdaki bütün âyet ve hadisler işte bizden bunu istiyor.

Cenabı Hak, bütün kullarından halis iman, kâmil takva ve rızası yo­lunda cihad ister. Zahirî ve bâtınî düşmanlara karşı cihad farzdır. İman ve gayret olmadan cihad yapılamaz.

Tek başına bu farzı yerine getirmek oldukça zordur. Bu iş önemlidir ve ancak cemaatla yerine getirilebilir. İmam olmadan cemaat kurulamaz. Takva yolunda birlik ve cemaat olmadan, nefsi terbiye etmek, şeytanı yen­mek ve diğer düşmanları defetmek mümkün değildir. Delilsiz yol alına­maz. Allah yolunda en güzel delil, O’nun yolunu bilen ariflerdir.

Arifler takva yolunda en emin, en tecrübeli rehberlerdir. Onlar nefis ve şeytan düşmanına karşı arkasına sığınılacak en güzel bir kalkandır. Al­lah Rasulü (s.a.v) onları böyle tanıtmıştır.

Onlarla olmak, kendilerini örnek almak ve böylece gerçek takvaya ulaşıp Allah rızasını kazanmak en büyük saadettir. Allah Teâlâ’nın kulun­dan razı olmasından daha büyük, daha şerefli, daha kazançlı ne vardır?

Fatih Sultan Mehmed Hani (rah.) İstanbul’u fethettiği gün, büyük bir sevinç içinde şehre giriyordu. İnsanlar onun sevincini bu büyük fethe bağ­lıyor ve kendisini övüp duruyorlardı. Ama büyük sultan onları şöyle uyardı:

“Bende gördüğünüz bu sevinç, şu kalenin fethinden değildir. Ben Ak- şemseddin gibi bir velinin benim zamanımda yaşadığına sevinirim.”518

Büyük sultanın bu sözü ondaki ilim ve irfan anlayışını gösteriyordu. Hz. Fatih gerçek fethin kalplerde olacağını söylüyordu.

Gerçek fatih olarak kalplere hükmeden ve onları sevgi ile fetheden Allah dostlarını görüyordu. Kalbin kalelerden çok zor fethedildiğini biliyor­du. Yüce Rabbini tanımayan ve nurla aydınlamayan kalbin nefsin esiri, şeytanın karargah yeri olduğunu öğrenmişti.

Kâmil İnsan, bütün varlı­ğı ile bu emanetleri taşıyan insandır. O dili, hâli ve bütün hayatı ile Allah’ın şahididir; Onu tanıtır, O’na davet eder, O’nu sevdirir. Allah Teâlâ bunları insana emanet etmiştir.

Allah’ın halifesi olmak, yeryüzünde O’nun emir, hüküm ve ahlakını temsil etmek demektir. Dünyada bundan daha ağır bir vazife yoktur. Bu, bütün ilim ve fenlerin en şereflisidir. Ona sahip olanlar da dünyanın en şe­refli insanlarıdır.

Hiç şüphesiz asıl şeref ebedî sevgiliye gönül verenlerindir. Gerçek saadet Allah dostlarınındır. Çünkü, onların kalbindeki ilahi aşk ölümle son bulmaz. Elde ettikleri marifet hâzineleri âhiret pazarında değerini yitirmez.

Onlar gerçek hürriyete ulaşmışlardır. Gönülleri ilahi sevgi ile ummanlar gibi genişlemiştir. Orada her aşığa yer vardır. Kimseyi hor görmezler, Allah için her mümini severler.