MÜRŞİD-İ KAMİL ve ÖZELLİKLERİ

Yazar: Tarih: 26.05.2016 00:00:00

A A A

            Kur'an-ı Kerim'de irşâd; doğruluk, hayır, fayda ve akıllı manalarında kullanılmıştır. Mürşid de; kendisi doğru, akıllı ve hayırlı olup, insanları doğruya, hayra yönelten kimse olarak belirtilmiştir.

Hakikatta insan iki yolun salikinden biridir; birisi Allah-u Zülcelai'in nimetlendirdiklerinin yolu ; diğeri, gazaba uğrayıp, dalâlete düşenlerin yoludur. (Fatiha; 7)

İlk mürşid Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem ve Kur'an-ı Kerimdir. Hayrı ve şerri yaratan Allah-u Zülcelal, kulların hayırda olmalarına razı; şerde ve küfürde olmalarına razı değildir. (Zümer; 7)

 

Şer kuvvetler olan nefis, şeytan ve dünya vazifesini yaparken, bu tür düşmanlara karşı kullanacağımız silahları, strateji ve taktiği, ilâhî iradeye uzanan gönül erlerinden, yani gerçek Mürşid-i Kamillerden Öğrenmeliyiz.

 Mürşid: "İnsan-ı Kâmil" olan Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e vekalet etmektedir. Yaratılışındaki ferasetin ve sahip olduğu ilmin derecesine göre müridin kalbindeki ve mizacındaki sertliği, fesadı yavaş yavaş gidermeye çalışır.

Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

"Yarattığımız ümmetten öyle erler de vardır ki, onlar Hakk'a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler." (A'raf; 181)

Ayet-i kerimede işaret edilen erler; insanı irşad eden, doğru yolu gösteren, gafletten uyandıran ve insanı Allah-u Zülcelal'in emir ve nehiyleri doğrultusunda terbiye ederek Allah'a ve Resulüne götürecek olan mürşidlerdir.

Allah-u Zülcelal nasıl ki zahiri ilimlerin öğrenilmesi için yeryüzünden âlimleri eksik etmiyorsa, batini ilimlerin öğrenilmesi ve insanların manevi olarak kendilerini temizleyip doğru yola çevirecek olan, daima güzel ahlakla davranan, şefkat ve merhametle muamele eden mürşid-i kamilleri eksik etmemiştir.

Şimdi bazı kimseler: "Muhakkak bir mürşid bulmak şart mıdır? " diyebilirler.

İnsan, yüzlerce kitabı ezberlerse ve gece-gündüz ibadetle meşgul olsa bile bir mürşidin terbiyesine girmeden, üzerinde bulunan hasletlerden kurtulamaz.

Tedavi yolunu bilmeyen bir hasta, nasıl doktora gitmeye muhtaçsa, nefsine mağlup olan ve bir türlü doğru yolda yürüyemeyen her insanın kendine bir mürşid bulması lazımdır. Çünkü Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

"İşte onlar, Allah'ın hidayetine ulaştırdığı kimselerdir; öyleyse sen de onların yoluna uy." (Enam; 90)

Mürşid, gerçek manada Allah-u Zülcelal'i kullarına, kulları da Allah-u Zülcelal'e sevdirmektedir. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

"Muhammed'in nefsini elinde bulunduran Allah 'a yemin olsun ki, hiç şüphesiz, Allah-u Zülcelal'in en sevgili kulları; Allah 'ı kullarına, kulları da Allah 'a sevdiren, yeryüzünde hayır ve nasihat için dolaşanlardır." (Beyhaki)

Mürşid-i kamillerin insanları Allah-u Zülcelal'e sevdirmesi şöyle olmaktadır. Mürşid-i kamil, kişiyi Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in sünnetine uymaya sevkeder. Her kim Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e ve onun yoluna uymak için gayret sarfederse Allah-u Zülcelal onu sever.

 

Çünkü bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur:

"De ki; 'Eğer siz (gerçekten) Allah 'ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah da Sizi sevsin. " (Al-iİmran; 31)

 

Mürşid-i kamilin Allah-u Zülcelal'i kullarına sevdirmesi ise şöyle olur: Mürşid, kişiyi manevi kirlerden temizleme yoluna sevkeder. Nefis, çirkin sıfat ve huylardan temizlenince, kalp aynası parlar ve hakikati görür. Hakikati gördüğü zaman da Rabbini sever. İşte bu nefsi temizlemenin ve terbiye etmenin bir sonucudur. Nitekim Allah-u Zülcelal bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Şüphesiz nefsini temizleyen kurtulmuştur. "(Şems; 9)

 

 

 

            Nefsin kurtulması, Allah-u Zülcelal'i tanıması ve hakikati görmesiyledir. İnsanın kalp aynası parlayınca, dünyanın ne kadar çirkin ve boş olduğunu, ahiretin ise ne kadar güzel ve devamlı olduğunu görür. Bu durumda da baki olanı sever ve ona yönelir; boş ve geçici olandan yüz çevirir. Böylece mürşidin insana vermiş olduğu menfaatte ortaya çıkmış olur.

Mürşid-i kâmiller, dünyada Allah-u Zülcelal'in dininin tebliğ edicileri,               Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in varisleridirler. Nitekim              Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:   "Âlimler, peygamberlerin varisleridir." (Beyhaki)

Mademki peygamberlerin varisleridirler, öyle ise onlara uymak, onların gösterdiği yoldan gitmek, söyledikleri tavsiyeleri yerine getirmek lazımdır.

İnsan ne kadar çok ibadet ederse etsin, bir mürşid-i kamilin terbiyesine girerse, yapmış olduğu bu ibadetini az görür ve daha fazla ibadet etmeye gayret gösterir. Ama mürşidsiz olursa, nefis ve şeytan insanı çok kolay aldatır. Az olan ibadetini bile dağlar gibi gösterir.

Mürşid-i kamiller, Allah-u Zülcelal'in dosdoğru olan yolundan zerre kadar ayrılmamaya gayret gösterirler. Daima Allah-u Zülcelal'in razı olacağı işlerin üzerinde bulunurlar.

           

            Bir kişinin hem Allah-u Zülcelal'in rızasını aradığını iddia etmesi, hem de bu gibi zat­lardan kendisini uzak tutması çok yanlıştır. Oysa Allah-u Zülcelal bir ayeti kerimede şöyle buyurmuştur:

"Bana yüz tutanın yolunu tut." (Lokman; 15)

Bu ayet-i kerimeden de anlaşıldığı gibi, peygamberlerin varisleri olan mürşid-i kamillerin göstermiş olduğu yoldan ayrılmamak lazımdır. Çünkü ashab-ı kiramlar da Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e tabi olmuşlar, onun manevi terbiyesine girerek, göstermiş olduğu yoldan yürümüşlerdir. Günümüzde de onun varislerine uyan kimseler nefsin çirkin sıfatlarından kurtulup güzel sıfatların sahibi olurlar.

Netice olarak, mü'min olan kişi şuurlu bir şekilde düşündüğü zaman, Allah-u Zülcelal'in dostları ile beraber olmanın ve bir mürşid-i kamilin manevi terbiyesi altına girmenin bilhassa günümüzde şart olduğunu görecektir. Çünkü bugün günahlar bir deniz gibi olmuştur. İnsanın kendisini böyle bir ortamda muhafaza etmesi çok zordur. Kendisini muhafaza edebilmesinin çaresi mürşid-i kamilin terbiyesine girip, onun vermiş olduğu reçeteyi uygulamakla mümkündür. Çünkü Hz. Peygamber sallallahu aleyhi

ve sellem bir hadis-i şeriflerinde şöyle buyurmuştur:

"Kişi kendi arkadaşının dini üzerinedir. Öyle ise kişi kiminle arkadaşlık yaptığına baksın." (EbuDavud)

Onun için insan Allah-u Zülcelal'in yolunda sapmadan doğru bir şekilde yürüyebilmek için daima iyi kişilerle birlikte olmalıdır. Böyle kimselerle beraber olmak hem Allah-u Zülcelal'i, hem Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'i hem de Allah dostlarını razı eder.

Mürşid-i kamilin alametleri nelerdir?

İnsanları irşad eden mürşid-i kamillerin bir takım alametleri vardır. Bir mürşid-i kamilde bulunması gereken vasıflar şunlardır:

1-) Öncelikle ilmiyle amel eden âlim bir zat olmalıdır.

2-) Allah-u Zülcelal'in emir ve nehiylerinin, tasavvuf ve hakikat ilimlerinde derin bir bilgiye sahip olmalıdır.

3-) İnsandaki manevi hastalıkların nasıl meydana geldiğini ve bununla nasıl mücadele edileceğini bilmelidir.

4-) Dünyaya ve dünya malına rağbet etmeyen bir kimse olmalıdır.

5-) Silsile yönünden Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'e ulaşan kamil bir mürşidden izin alarak irşada başlamış olmalıdır.

6-) Bütün insanlara karşı son derece şefkatli ve merhametli olmalıdır.

7-) Çok güzel bir ahlaka sahip olmalıdır.

8-) Her türlü elem ve kederi sükunetle karşılamalıdır.

9-) Bütün işlerinde ölçülü davranır ve daima nasihatte bulunmalıdır.

10-) Asla boş işlerle vaktini geçirmez. Bütün vaktini ibadet ve taatle, Allah'ın zikri ile, hizmetle ve insanların güzel ahlak sahibi olmaları için uğraşmakla geçirmelidir.

11-) İnsanların ayıplarını yüzlerine vurmamalıdır.

12-) Mürşid-i kamillerin alametlerinin en önemlisi; her fiili, kavli ve amelleri Hz. Peygamber sallallahu aleyhi ve sellem'in siyreti gibi olup, buna asla aykırı bir harekette bulunmaz ve kabul dahi etmez.

İşte kısaca anlatmaya çalıştığımız bu vasıfları taşıyan kimseler gerçek manada kamil mürşidlerdir.

 

Hiç şüphesiz bedeni hastalıklarda ehli olmayana tedavi olmak, has­talığın artmasına ve tedavinin uzamasına sebep olur.

Kalbin manevî hastalıklarında da durum aynıdır. Atalarımız boşuna söylememiş:

“Yarım doktor insanı candan, yarım hoca dinden eder.”

Bir insanın sağlığı için tıp ne kadar gerekli ise dini konular da o ka­dar gereklidir. Bu iki meslek tam ehliyet ister. Çünkü birisi can diğeri iman­la ilgilidir.

 

Tasavvuf yolunun büyüklerinden İmam Rabbânî’nin (k.s) belirttiği gibi, ehliyetsiz doktor hem hastalığı azdırır hem de vücudun yeteneklerini yok eder. İnsanı irşat edecek âlim, mürşid için de aynı durum söz geçerlidir.

Bişr-i Hafî (k.s) (227/841) şöyle der:

“Allah Teâlâ Davud’a (A.S) şöyle vahyetti:

Ey Davud! Sakın aramıza, beni unutup dünya ile fitneye düşmüş bir âli­mi sokma. Yoksa o bu haliyle seni, benim muhabbetimden uzaklaştırır. Fitneye düşmüş âlimler bana gelmek isteyen kullarımın yolunu kesenlerdir.”

Tasavvuf yolu, kulu terbiye eden ve kalbi manevî kirlerinden arındı­ran bir yoldur. Bu arındırmanın Kur’an’daki adı tezkiyedir. İnsanları tezki­ye eden Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v), kalpleri inkar ve isyan kirlerin­den temizlemek, Allah ile huzura kavuşturmak için görevlendirilmiştir.

 

Peygamberimizden sonra gelen ümmetin de bu terbiyeye ihtiyacı vardır. Onu elde etmek farzdır. Gerçek peygamber vârisleri olan hakiki mürşidler insanları tezkiye etmek, terbiye edip arındırmakla görevlidirler.

Kâmil bir mürşidin mesleği manen hasta kalpleri, Rabbânî ilaçlarla tedavi etmek ve onu asıl tertemiz haline kavuşturmaktır.

 

Hz. Peygamber (s.a.v):

“Kim, ehli olmadığı halde kendisini doktor gösterir de yanlış tedavisi ile bir kimsenin ölümüne sebep olursa, o kimsenin diyetini öder’buyurur.

Bu hüküm zahirî hastalıkları tedavi ile uğraşanı ilgilendirdiği gibi, mânevî hastalıklar ile uğraşan kimseler için de geçerlidir. Bunun için arifler, mânevî terbiye ile ilgilenen kimsenin, bu iş için gerekli olan bütün ilim, ir­fan, terbiye, tecrübe ve ehliyeti elde etmesini gerekli görmüşlerdir.

 

İşte mürşidler din konularında ehil kişilerdir. Allah’ın izniyle insanları gafletten kurtarıp Allah yoluna sevkederler. Dikkat ederseniz, devrimizde vaaz ve nasihat dinleyip hidayete gelen çok az kişi bulunur.

            Ama mürşidi kâmiller pek çok kişinin hidayetine vesile olurlar. Zamanımızda gerçek sufiler az olduğu için, insanlar isyana daha fazla düşmek­tedir. Ne yazık ki irşat ehli zatlar devrimizde azdır.”

Biz bu çalışmamızda şu iki önemli meseleyi ortaya koymak istiyoruz:

                     Birincisi: Allah yolunda bir önder olarak seçilen kimsede bulunması gereken sıfatlar iyi bilinmeli. Kendisine gönül verilip elinden tutulan, birlik- Allah yoluna adım atılacak imam çok iyi seçilmelidir.

İkincisi Kâmil mürşidlerde bulunması gereken bu sıfatlar, esasen Allahu Teâlâ tarafından hepimizden istenen özelliklerdir. Bu yüzden işin ehlini bulduktan sonra, o kişiden bu güzellikleri tahsil etmenin yoluna gitmeli çünkü Kur’an ve sünnette istenen her şey ulaşılması mümkün olanlardır.

                        Allahu Teâlâ istikamet ehli gerçek kullarının bir çok vasfını saydıktan sonara onların devamlı şöyle dua ettiklerini haber veriyor.

“Ey Rabbimiz! Gözümüze aydınlık olacak evlatlar bize ihsan et ve bi­zi, muttakiter için imam yap. ” Furkârı 25/74

   Görülüyor ki asıl hedef takvadır. Bu takva yolunda diğer insanlara ör­nek insan olmak en önemli hedeftir.

 

 

İşte kâmil mürşidler, ilkin kendileri takvaya ulaşmış sonra bu yolda başkalarına rehberlik yapacak yetkiye sahip olmuşlardır. Elbette bu yetki­yi elde ederken, o makamın gerektirdiği bütün şartlara dikkat etmişler hat­ta bu uğurda canlarını vermişlerdir.

Bunu dünyalık bir meslek uğruna yapmamışlar, bilakis Allah sevgisi ile yapmışlardır. Kazandıkları sıfatlar onların bu sevgisini ortaya koymuştur.

Kâmil insanların bu makam ve yetkiye nasıl ulaştıklarını büyük arif Ebû Talib el-Mekkî (k.s) bakınız nasıl açıklıyor:

                “İrşatla görevli Rabbânî bir âlimde şu beş özelliğin bulunması gerekir: Haşyet, huşu, tevazu, güzel ahlak, zühd...

                        “Allah’tan kullan içinde ancak gerçek âlimler korkar. âyeti, âlimde bulunması istenen haşyeti gösterir. (Fatır 35/28)

Haşyet, ‘Sevgiliyi ya üzersem!..’korkusuyla hep onun isteklerini yeri­ne getirmektir. Allah’tan korkan O’na koşar. Yüce Allah’ı yakinen tanıma­yan ve sevgiyle emrine itaat etmeyen kimse âlim değildir.

“Onlar Allah için huşu sahibi olarak, O’nun âyetlerini az bir dünya me­ta ı karşılığında satmazlar” âyeti ise kâmil bir insanda bulunması gere­ken huşuu tanıtır. (Al-i İmran/199)

Huşu, kalbin Allah Teâlâ’nın azameti ile dolması ve huzur içinde verilen emirlerine teslim olmasıdır.

              “Müminlere tevazu (şefkat) kanadını indir. De ki: Şüphesiz ben apa­çık bir korkutucuyum” âyeti de kâmil insanın en önemli sıfatı olan teva­zuu ortaya koyuyor. (Hicr/88)

              Tevazu, herkese Allah Teâlâ’nın değer verdiği kadar değer vermek ve kendini İlâhi rahmete en muhtaç kişi olarak görmektir.

              “Sen, Allah’tan gelen bir rahmet (ve merhamet) sayesinde onlara yu­muşak davrandın. Eğer kaba, sert ve katı yürekli olsaydın, muhakkak on­lar senin etrafından dağılıp giderlerdi.

               Artık onları bağışla (kendilerine hoşgörü ile davran) ve onlara Allah’tan mağfiret dile. Dünya işlerinde onlarla istişâre et. âyeti, kâmil in­sandan beklenen güzel ahlâkı tarif etmektedir.(Al-i İmran/159)

 

              İnsanları Allah için candan sevmeyen kimseyi hiç kimse candan sevemez.  Kaba ve sert olanı, hiç kimse gönülden sevmez. Terbiye olmamış in­san, kimseye terbiye veremez. Hep 'Ben bilirim!..’diyen ve kimseye kıymet vermeyenler, Allah’ın desteğinden ve kalplerin sevgisinden mahrum olur.

             “Kendilerine (Ahiret hallerine ait) ilim verilenler (Karun’un zenginliğine imrenenlere): ‘Yazıklar olsun size! İman edip salih amel işleyenler için Al­lah’ın sevabı daha hayırlıdır. Ona da ancak (itaat ve taata) sabredenler ka­vuşur.’ dediler âyeti ise, kâmil insanın en şerefli ahlâkı olan zühd özelli­ğini açıklar. (Hicr 15/88)

Zühd, Alİ^h Teâlâ’dan başka hiçbir şeye kalbini bağlamamak, eldeki mala değil Yüce Mevla’ya güvenmektir.

 

İşte kimde bu saydığımız ahlâk ve sıfatlar bulunursa o insan, Aziz ve Çelil olan Allah’ı bilen marifet sahibi bir âlimdir. Bu sıfattaki bir âlime arif denir.

 

Bir mümin sadece zâhirî ilimlere sahip bir âlime, dinî meselelerde bir [sorunu çıktığında müracaat edebilir. Ama yukarıda özellikleri sayılan marifetullah sahibi Rabbânî âlimlere ise, kişi kalbi şüphe ve manevî hastalık­lar sardığında gitmelidir.”

 

Şu halde âlim ilacı tarif ediyor, arif ise hastalığı tedavi ediyor. Alim sadetleri öğretiyor, arif kendisine ibadet yapılan zatı sevdiriyor.

    Yine Ebû Talib el-Mekkî, marifet ilmine sahip Allah dostlarının, kalp hastalıklarının doktoru olduğunu belirtir ve bu işin ehli olmayanın, mânevî terbiye işine girmesinin büyük bir cinayet olduğunu söyleyerek mürşid arayanlara şunu tavsiye eder:

     Doktorunu iyi seç!”

    Ne var ki kalplerdeki mânevî hastalıkları tedavi etmek, öylesine güç, öylesine nazik bir iş ki, Sahabe-i Kiram’ın ileri gelenleri bile ondan kork­muşlar.

Selmân-ı Fârisî (r.a) bu konuda sahabe arkadaşı Ebu’d-Derdâ’yı (r.a) şöyle uyarır:

“Kardeşim! İşittiğime göre insanların önüne ‘tabibim’ diye çıkıp kalp hastalıkları tedavi yapıyormuşsun. Dikkat et!

Eğer gerçekten tabip isen konuş; sözün şifa olur. Eğer tabip değil­sen, Allah’tan kork! (Yanlış uygulama ve tavsiyelerinle) bir Müslümanı öl­dürme, yoksa Cehennemi boylarsın!"

 

Tasavvuf yolunun imamları, irşat için mânevî terbiye ve kalp temizli­ğinin başarıyla tamamlanmasını gerekli görürler. Bu terbiye sayesinde in­sanın kalbi dirilmiş, Allah ile huzur bulmuş, nefsini ıslah etmiş, İlâhi izin ve yetkiyle diğer insanları terbiye edecek seviyeye gelmiş olur. Artık bu kim­se gerçek peygamber varisi olup Allah yolunda emin bir rehberdir.

 

İmam Rabbânî (k.s), irşat postuna oturmak için tasavvufta seyri sü­lük denen mânevî terbiye ve cezbe işini tam manası ile tamamlamak ge­rektiğini, böyle olmayan noksan kimselerin kendilerine uyanların kabiliyet­lerini öldürüp, terbiye ve mânevî yükselme yolunu tıkayacağını söyler. imam Rabbânî, Mektûbât,

Ayrıca önemli bir esasa da şöyle işaret eder:

“Kulları Allah’a sevk makamı olan mânevî hilâfet, velâyet-i kübrâ sa­hibi ve kemâlatını tamamlamış Kutbü’l-İrşat (irşat kutbu) sıfatını kazanan zata verilir.”

Kutbü'l irşat, irşat işinde imam olan kâmil mürşidtir. İmamı Rabbani Hazretleri böylesi bir zat hakkında müminin şu noktaya dikkat etmesi ge­rektiğini söylüyor:

“Kendisi hasta olan kimse nasıl başkalarını tedavi edebilir? Bunun için kim ehli olmayan bir kimsenin eline düşmüş ise durumu anlar anlamaz hemen onu terk etmesi gerekir.”

İmam Rabbânî (k.s), insanları eğitmesi için icazet verdiği bir halifesi­ne, irşat makamının gerektirdiği bazı edepleri ise şöyle hatırlatır:

“Sana bir Hak talibi gelince, onu terbiyeye almak için hemen acele et­me. Önce bir istihâre yap, Allah’a yönel, O’na yalvar ve niyazda bulun.

Sana gelenler övünmeye değil, Allah’a sığınmaya sebep olsunlar. Bu iş Allah’ın izni ve yardımı olmadan yürümez. Şunu iyi bil; Cenab-ı Hakk’ın izni olmadan, kimsenin kullar üzerinde tasarruf yetkisi yoktur. Şu âyet bu­na işaret eder:

“Rabblerinin izni ile insanları zulmetten nura çıkarman için, bu kitabı sana indirdik"  (İbrâhîm 14/1)

Büyük arif İmam Sühreverdî (k.s), Avarifu’l-Mearif' isimli eserinde bir insanın nasıl mürşidlik rütbesine ulaşacağını özel bir bölüm­de incelemiştir. Hazret şöyle der:

“Allah dostları yanında rütbelerin en yükseği irşat makamıdır. Çünkü bu makama çıkan kimse, kulları Allah’a davette ve onları terbiye işinde Hz. Peygambere (s.a.v) vekillik yapmaktır.”

“Hak yoluna giren bir kimsenin insanları irşat edebilme ehliyeti, güzel bir terbiye ile nefsinin çirkin sıfatlarının temizlenmesine, kalbin Allah ile huzur bulmasına, nefsin azgınlığının gidip tamamen itaat ve ibadete yumuşamasına bağlıdır. Öyle ki bu hale ulaşan kimse:

“Sonra onların derileri ve kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar.’  Zümer 39/23

Ayetinde anlatılan kıvama gelir ve bundan sonra o kimseler:

“işte onlar, Allah’ın hidayetine ulaştırdığı kimselerdir; artık sen de on­ların yoluna uy!” (En’âm 6/90) Ayeti ile anlatılan, kendilerine tabi olunma hâline ve imamet makamı­na yükselmiş olur.’’

“Bu hale ulaşmak kendi başına olmaz. Bunun için çok özel bir terbi­yeden geçmek gerekir. Bu terbiye kâmil mürşidten alınır. Mürşid terbiyesi ile insanın mânevî doğumu ve gelişmesi gerçekleşir.

Bu şöyle olur:

Allah Teâlâ’nın mürşidle mürid arasında güzel bir kaynaşma meyda­na getirmesi sebebiyle mürid, mürşidinin bir parçası durumuna gelir.

Bildiğimiz tabiî doğumla çocuk babasının bir parçası olduğu gibi, mü­rid de mürşidinin bir parçası olur. İşte bu mânevî bir doğuştur. Nitekim Hz. İsâ (s.a.v) bu mânada şöyle demiştir:

 

İkinci doğumu (yani kalbin mânevî âleme gözünü açma işini) ger­çekleştirmeyen kimse, melekler âlemine yükselemez ”Kişinin birinci doğumu, onun mülk âlemi (dünya) ile irtibatını sağlar.

 

 İkinci doğumu mânevî doğum ise, melekût (melekler ve sır) âlemiyle olan irtibatını temin eder. Allah Teala bu gerçeği bize şöyle hatırlatır:

“Böylece biz, İbrâhim’e göklerin ve yerin melekûtunu (sır ve acaiplik- lerini) gösteriyoruz ki, (kudret ve azametimize) yakînen inananlardan ol­sun.’’ (En'âm 6/75)

İnsanın kâmil olabilmesi için gerekli olan yakinî iman hâli, mürşid terbiyesi ile meydana gelen ikinci doğumla gerçekleşir. Bu doğuşla insan, peygamberlerin mânevî mirâsı olan İlâhi marifet, muhabbet ve edebi elde etmeye hak kazanır.

Bu kimse Allah Teâlâ tarafından sevilen dostlardan olur. Doğrudan Hakk’a bağlanır, başkasından kesilir, mâsivâdan alınır ve İlâhi huzura ulaştırılır. İçindeki katılık gider, ruhun hararetiyle ısınır. Kalbinden nefsin damarları kesilip atılır. Cenab-ı Hakk, bu hâli şöyle zikreder:

“Öyle ki, Rabblerinden bütün benliğiyle korkanların derileri ondan ür­perir. Sonra derileri ve kalpleri de Allah'ın zikrine yumuşar.’’  (Zümer 39/23)

Görüldüğü gibi Allah Teâlâ âyetinde, kalplerin yumuşadığı gibi, deri­lerin de yumuşayacağını haber veriyor. Bu durum ancak, seçilmiş Allah dostlarının (murad) hâlidir.

İrşada ehil ve ehliyetli kılınmış sevgilinin kalbi kötülüklerden temizlen­miş, göğsü açılmış ve derisi yumuşamış, kalbi ruhu ile aynı tabiatta olmuş; nefis de isyan ederek devamlı kötülüğü emreder bir durumdayken, yumu­şayıp Hakk’a teslim olmuştur. Böylece nefsin yumuşamasıyla vücut da yu­muşamıştır.

Bu kimse mânevî hallerin elde edilmesinden sonra, tamamıyla artık amele döndürülür. Ruhu da devamlı İlâhi huzura doğru çekilir. Kalp ruhu, nefis kalbi, beden de nefsi takip eder.

 

Böylece bedenin amelleriyle kalbin amelleri içiçe olur. Zâhiri bâtına, bâtını da zâhire yol bulur. Kudret hikmete, hikmet de kudrete geçer. Dün­ya Ahirete, Ahiret de dünyaya açılır ve kendisine şöyle denmesi münasip olur.

 

“Eğer gözümden perde kaldırılacak olsa yakînim olduğundan daha fazla artacak değildir.”

Bu duruma ulaşınca, mânevî hâlin kendisine bağ olmasından kurtu­lur. Hâl ona değil, o hâle hâkim olur. Böylece her yönden hürriyete kavu­şur: Allah’a tertemiz bir tevhîd ile kulluk eder.

İşte, kim bu vasfettiğimiz makamı elde ederse o, gerçek bir arifi bil lâh, asıl hürriyetine kavuşmuş bir Allah dostu ve kâmil bir mürşiddir.

 

Onun nazarı deva, sözleri şifadır. O, Allah Teâlâ’nın muradına uygun olarak konuşursa O’ndan konuşur, sükût ederse, O’nun için sükût eder. Nitekim bir kudsî hadiste bu durum şöyle ifade edilmiştir:

            Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

            ”Her kim, benim velî kullarımdan bi­risine düşmanlık ederse, muhakkak ben ona harp açar, dostumun intika­mını alırım. Bir kulum, kendisine farz kıldığım şeylerden daha sevgili bir şeyle bana yaklaşmamıştır.

            Kulum bana nâfile ibadetleriyle de durmadan yaklaşır; nihayet onu severim. Bir kere de onu sevdim mi artık ben o kulumun (özel ihsan ede­ceğim nurum ile) işiten kulağı, gören gözü, tutan eli, yürüyen ayağı olu­rum. Benden herhangi birşey isterse onu verir, bana sığınırsa muhakkak onu himâye ederim.” (Buhari,Rikak/38)

Demek ki kâmil mürşid, Cenab-ı Hakk’ın muradına tabidir ve Hak Teâlâ ona kendi murâdını bildirmiştir. Artık, bütün eşyadaki tasarruflarında nefsinin isteği ile değil, Allah Teâlâ’nın muradına uygun hareket eder.

Allah Teâlâ, bir kulunu İlâhî yardımı ile desteklediği zaman o kul, hak ve hidayet üzere hareket eder. Yerlerin ve göklerin hüküm ve hükümran­lığı yüce Allah’a aittir. O’nun ordularını ancak kendisi bilir. Bir kulunu se­vince ve kullarının irşadı için aralarına gönderince, elbette ona bir yetki ve destek de verir.

Onu melekleri ve diğer mânevî orduları ile takviye eder. Kendisini nefsine esir, şeytana oyuncak ve dünyaya köle etmez. Onu makam ve şöhret derdine düşürmez. İlâhi yardım olmadan bu iş yürümez..