ZİKİR İLE NEFİS TERBİYESİ

Yazar: Tarih: 26.05.2016 00:00:00

A A A

Nefis terbiyesi; her müminin, ölene kadar yapacağı en mühim va­zifelerinden biridir. Bu da kulun gizli açık bütün haramları terk ederek takva dairesinde sürekli Allah’a itaat etmesidir. Bunun anlamı, insanın kâmil olmasıdır. Kâmil olmak ise ciddi bir manevî terbiyenin sonucu elde edilecek bir saadettir. Yüce Allah, her mümini bu saadete davet etmiştir.

Tasavvuf, manevî terbiye okuludur. Bu terbiye kâmil bir mürşidin nazarında ve nezaretinde gerçekleşir. Nefis terbiyesiyle kötü sıfatlar Rabbülâlemin’in istediği şekilde güzelleşir.

“ümmet” adıyla bu İlâhî lütfa mazhar etmişlerdir. Peygamberlerin vefat­larından sonra ise insanoğluna bu kemalat dersini, bu şerefli vazifeyi, kâmil zatlar “peygamber vârisi” olarak üstlenmişlerdir.

Yüce Allah, insanoğlunda nefsi yaratıp şekil verdikten ve onun özelliklerini Kur’ân-ı Kerîm’de beyan ettikten sonra kasemle ferman buyurmuştur:

“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygu­sunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir” (Şems 91/7-9).

Nefsini ıslah etmeyip, içindeki güzel insan özelliklerini kemal sevi­yesine çıkarmayan kimse için de Rabbimiz Teâlâ beyan buyurmuş:

“Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır” (Şems 91/10).

İşte Tasavvufta ve Nefis Terbiyesi insanın za­rara uğramadan nefsini ıslah etmesinin yolu, Kur’an, hadis-i şerifler ve Allah dostlarının hayatıyla ele alınıyor.

Yüce Allah, insanoğlunda nefsi yaratıp şekil verdikten ve onun özelliklerini Kur’ân-ı Kerîm’de beyan ettikten sonra kasemle ferman buyurmuştur:

“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygu­sunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir” (Şems 91/7-9).

Unutmamak gerekir ki, insanoğlu en şerefli varlıktır. Şerefi de nefsi­ni kemale erdirmesiyle değer bulmaktadır. Rabbimiz Teâlâ’nın kasemle beyan ettiği hükmü her zaman bâkidir:

“Biz, insanı en güzel şekilde yarattık” (Tîn 95/4).

Bu imtihan dünyasında, nefsiyle mücadele eden insan ne güzel in­sandır. Kazanılan her mücadele, yapılan her ibadet, vazgeçilen her kö­tülük, uzak durulan her haram nefis için manevi bir terakki basamağıdır. Günah kirlerinden temizlenme yoludur. Rabb’e yükselen rıza maka­mındaki nefistir. Bu makamda nefis, yüce Allah’ın takdir ettiği her şeye razı olmuş ve böylelikle Rabb’inin rızasını kazanmıştır. İşte bu nefse Rabbimiz Teâlâ meâlen şöyle hitap eder:

“Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen O’ndan hoşnut, O da senden razı olarak Rabb’ine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” (Fecr 89/27-30)

Allah Teâlâ murad-ı İlâhî üzere ruhlarımızı yaratırken, dünyaya ge­leceğimiz zamanı da tayin etmişti. Kimin, kimden ne suretle meydana geleceği belliydi. Bizim nasibimize bu asırda yaşamak düştü. Bu asrın çetin zulümleri karşısında dünyaya gelmiş bulunuyoruz.

Hepimiz yüce Allah’ın vahdâniyyetini (birliğini) tanıdık ve bildik hamd olsun... Rabbimizin,

 “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hi­tabına,  “Evet, şahit olduk (ki Rabbimiz’sin)” (A'râf: 7/12) dedik. Fakat bu verdiğimiz sözü, bu dünya âlemine gelince unutuver­dik. Bu unutkanlık bütün manevi hastalıklarımızın da sebebi oldu. İşi­miz noksan, amelimiz de nâkıs kaldı. Bizden daha kâmil zatları bulduk ama bu noksanlığımız yüzünden onlarla beraberliğimiz az oldu. Soh­betlerinde sabitkadem olamadık.

Evet, dünyaya geldikten sonra verdiğimiz sözü unuttuk. Allah Teâlâ, bize kitaplar ve peygamberler gönderdi ki bu vermiş olduğumuz sözü hatırlamamızı murad etti. Peygamberlerin hepsi de yüce Allah’ın emir ve yasaklarını kullarına hatırlattı, öğretti, anlattı ve yaşattı.

 

İşte bu murad-ı İlâhîye uygun olması için insanın manevi hastalık­lardan tedaviye, manevi olarak. İrşada ihtiyacı vardır. Burada manevi terbiyeden maksat bilgisizlikten, dünyanın kötülüklerinden, arkadaş­ların noksanlığından, nefsimizin çirkinliklerinden, içimizde dönüp dola­şan şeytandan, bilip bilemediğimiz her türlü düşmandan ve fena huy­lardan kurtulmaktır.

İnsanoğlu, bu dünya hayatında çok farklı haller içinde yaşar. Za­manla çeşitli görüş ve fikir değişiklikleri, şüphe ve tereddütleri, itirazları meydana gelir. İnsanın bu özellikleri Kur’ân-ı Kerîm’de açıklanmıştır :

And olsun ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülük­lere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems 91/1-10)

Şu vücut âleminde adına nefs-i emmâre denilen ve her zaman da kötülüğü emreden nefis, yüce Allah’ın emir ve yasaklarını hiç anlamaz. Çünkü onun anlama gibi bir kabiliyeti yoktur. O, bu haliyle de elbette yaratılmışların en cahili, bilgisizlerin en katısıdır. Nefis, sahibiyle kabir­de, sıratta, cehennemde beraber olacak ve İlâhî hükümlerin hesabına ortak edilecektir. Bu nasıl ortaklıktır ve nasıl dostluktur ki daima insanın kötülüğünü istiyor?

 

Bu yüzden kötülüğü her daim emreden bu nefis, isyandan itaate, dalâletten imana, hatadan tövbeye gelmedikçe bize zarar vermektedir. Onun terbiye edilmesi gerekir. Onun terbiyesi çok zordur. Herkes bunu yapamaz. Cahile laf anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zordur. Bu nefis cahildir dedik; ancak onun lisanından anlayan muhakkak vardır. İşte peygamberler, kullara bunu öğretirler. Yani imanı kemale eren mü­min, nefsini de ıslah etmiş olur. Demek ki nefsin dilinden anlamak iman eden bir kalple gerçekleşiyor. Şu halde insanoğlu ya iman eden bir kalbe sahip oluyor veya nefs-i emmâresine mağlup oluyor...

 

Nefis Belasından Kurtulmak

Rabbimiz Teâlâ beyan buyurmuş:

“İnsanlar tek bir ümmetti. Allah, müjdeciler ve uyancılar olarak pey­gamberler gönderdi ve beraberlerinde, insanların anlaşmazlığa düştükle­ri şeyler konusunda, aralarında hüküm vermek üzere kitapları hak olarak indirdi. Kendilerine apaçık âyetler geldikten sonra o konuda ancak, kitap verilenler, aralarındaki kıskançlık yüzünden anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine Allah iman edenleri, kendi izniyle, onların hakkında ayrılığa düş­tükleri gerçeğe iletti. Allah, dilediğini doğru yola iletir” (Bakara 2/213).

Şu halde iman etmiş olmak, Müslüman olmak, yüce Allah’ın bize bir lutfudur. Hamdolsun Allah’a ki, iman edenlerden olmuşuz. Yani bir manada seçilmişiz. Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de buyrulmuş:

“Andolsun, biz açıklayıcı âyetler indirdik. Allah, dilediği kimseyi doğru yola iletir” (Nûr 24/46).

İman eden kalp, nefs-i emmâreden kurtulmuş oluyor, ama bu kur­tulma ebedî olmuyor; yani insan nefis belasından kurtulmuş sayılmıyor. Nefis ıslah edilmiş olmuyor. Çünkü insanoğlu, yaşadığı müddetçe olay­lar içinde muhakkak bir değişim gösteriyor. Kalp âlemi nice farklılıklar yaşıyor. Zaman zaman işlediği günahlar ve yaptığı itaatsizlikler netice­sinde bu nefis azgınlaşabiliyor ve o zaman da hemen aslî hüviyetine dönüveriyor. İşte onun içindir ki Rabbimiz Teâlâ, biz müminlere Kur’ân-ı Kerîm’de hep hatırlatıyor:

“De ki:‘Allah’a koştuğunuz ortaklarınızdan hakka iletecek olan (hidayete sevkedecek olan) bir kimse var mı?’ De ki: ‘Hakka Allah sevke- der.’ Öyle ise, hakka ileten mi uyulmaya daha layıktır, yoksa iletilme­dikçe doğru yolu bulamayan kimse mi? Ne oluyor size? Nasıl hüküm veriyorsunuz?” (Yunus 10/35)

Hidayete ulaşmak ancak doğru hüküm vermekle olur. Onun için Rabbimiz Teâlâ peygamberler göndermiş ve onlara kitaplarla bu yolu öğretmiş. Bu sebeple insanoğlu, tek başına aklıyla her işe hüküm ver­memelidir. Verirse ne olur?

Nefs-i emmâresinin özelliğini tanıyamamış ise zarar görür. İnsan, nefsi ve onun özelliklerini tanımaz ise hayatı ka­rarır, ahireti de hüsran olur. Rabbimiz Teâlâ buyurmuş:

   ‘‘Allah, kâfirler topluluğunu hidayete erdirmez.” (Bakara 2/264)

 ‘‘Allah, zalim toplumu doğru yola iletmez.” (Âı-i imrân 3/86)

   “Allah fâsıklar güruhunu doğru yola çıkarmaz” (Münâfikûn 63/6)

 

Şu halde nefis, bu âyet-i kerimelerde beyan edildiği gibi, küfrün ne olduğunu, zulmün ne manaya geldiğini, fâsıklığın ne demek olduğunu idrak edecek seviyede olmalı ki, o nefsin sahibi de bela ve musibet­lerden kurtulabilsin. Onun için nefis belasından kurtulmak başlı başına bir meseledir. Bu da nefsi tezkiye etmekle, arındırmakla ve onu ıslah etmekle ilgili bir konudur. Bu ise tasavvufî terbiyeyi gerektirir.

Nefis Tezkiyesi Ne Demektir?

Tasavvuf ilmi, Kur’an ve Sünnet’e uygun olan bir ilimdir. Tasavvuf aslını, esasını Kur’an ve Sünnet’ten alır. Evliya zatlar, kâmil mürşid de­diğimiz nefsini kemale erdirmiş müminler, bu meseleyi tasavvufun esası olarak öğrenmişler ve insanlara da öğretmişlerdir. Onun için, tasavvuf ehli olan zatlar, kâmil mürşidler, nefsin hakkından gelebilen kâmil mü­minlerdir. Onların yapmış olduğu nefsi ıslah etme işine “nefis tezkiyesi” denir.

Tezkiye, “bir şeyin özelliklerini, yararlı ve faydalı hale çevirmek” de­mektir..

Nefsin tezkiyesi gerçekleşmedikçe ibadetler noksan kalır. Rabbi­miz Teâlâ buyurmuş:

“Nefsini (kötülüklerden) arındıran hakikaten kurtulmuştur” (A‘lâ 87/14).

“Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır’’ (Şems 91/10).

 “Kim arınırsa ancak kendisi için arınmış olur. Dönüş ancak Allah ’adır.” (Fâtır 35/18)

Şu halde bu âyet-i kerimeler gösteriyor ki nefis ıslah edilebilir. Nef­sin belasından arınmak ve onu terbiye etmek de her müminin aslî vazi­fesidir.

 

 

Bu sebeple insanoğlu, nefsini ıslah etmeden şu dünya âleminde yaşarken, hakiki kulluk vazifesini yerine getirmiş olamaz, yüce Allah’a itaatsizliğinin sebebini, “Ne yapayım, elimde değil, harama giriyorum, günaha dalıyorum, faiz yiyorum, şehvetimi engelleyemiyorum, kendi­me sahip olamıyorum.” diye izah edemez. Bunları söylemekle de Allah katında sorumluluktan kendini kurtaramaz.

Rabbimiz Teâlâ Yusuf peygamberin [aleyhisseiâm] lisanından kulları­na ferman buyurmuş:

“Ben nefsimi temize çıkarmam, çünkü Rabbim’in merhamet ettiği hariç, nefis aşırı derecede kötülüğü emreder. Şüphesiz Rabbim çok ba­ğışlayandır, çok merhamet edendir.” (Yusuf 12/53)

Demek ki nefsin hepsi kötülüğü emretmiyor. Nefis ıslah olduktan sonra yapacağı daha başka vazifeleri de var. Demek ^ctr^ef sin Allah Teâlâ’nın rahmetine ulaşmış hali de vardır. Demek ki nefsirr kemale er­mesi, birtakım manevi hastalıklardan emin olması ile yüce Allah’ın on­dan razı olacağı bir makama ulaşması da söz konusudur.

Nefsin Faydalı ve Zararlı Tarafları

Nefis kötülüğü emreden bir halde olduğu gibi, daima Rabbimiz’in rıza gösterdiği yüce bir hale de gelebiliyor, yüce Allah’ın katındaki yeri­ne göre her insanın nefsi farklı derecelerde bulunur. Nefsin yedi mer­halesi vardır. Bunlar sırasıyla şöyledir: Nefs-i emmâre, nefs-i levvâme, nefs-i mülhime, nefs-i mutmainne, nefs-i râzıye, nefs-i marziyye, nefs-i sâfiye...

İlmin, mertebe ve dereceleri nasıl değişirse, nefsin de emmâreden başlayıp sâfiyeye kadar olan makamları ve sıfatları da değişir.

Mese­la nefs-i emmâreyi Bizans İmparatoru Herakleios’a benzetirsek, ona bağlı olan ordusunda iman etmemiş 40.000 kişilik bir nefs-i emmâre sahibi var demektir. Bunlar şirk koşmakla, küfre rıza göstermekle ve büyük günah işlemek suretiyle farz olan İlâhî hükümleri terketmişlerdir. Kalpleri, nur-ı İlâhîden mahrum kalmıştır. Zulüm içindedir. Kalplerine Allah korkusu gelmez. Yaptıkları işler, her zaman gazap, kin, öfke ve zulmettir. Çünkü iman etmeyen kalp, pişmanlık duymaz.

Nefis “emmâre” denilen “her zaman kötüğülüğü emreden” yer­den çıkabilmesi için, evvela pişmanlık duymaya başlamalıdır. Nefs-i emmâre, iman etse bile tövbekâr hale devam etmelidir. Çünkü nefis her an kapıda bekleyen bir nöbetçi gibidir. Fırsatını bulduğu an, içeri dalar, insanı kötülüğe sevkedebilir. Zira kemale ermemiştir. Nice nefs-i emmârenin âkıbeti imansızlık olmuştur. Onun için tövbe halini daima korumak lazımdır. Nefsi, emmâre haline döndürmemek gerekir. Bu da tövbe ile olur. Mecazi olan imandan tahkiki olan imana bu sebeple geçmek gerekiyor. Tasavvuf yolunun büyükleri şöyle buyurmuş:

“Nefis, emmârelikten ancak mutmain olduktan sonra imanın ha­kikatine ulaşır. Nefis, mutmainne olursa artık iman geriye dönmez, o nefis zevalden mahfuz olur.”

Allah Teâlâ, abes bir şey yaratmadığı gibi nefsi de boş yere yarat­mamıştır. Nefis denildiğinde sadece kötülük akla gelmemelidir; çünkü nefsin, kötülükleri üzerinde toplayan özelliği olduğu gibi, bir de hayır yaptırma yönü vardır. Mesela gazap ve şehvet kuvvetimiz olduğunu düşünelim.

 Nefis olmasaydı kızamazdık, acıktığımızı bilemezdik. Üşü­yünce ısınmak nedir tanıyamazdık. Evlilik diye bir şey olmazdı. Evlilikte cinsî münasebet helâldir. Zina ise yasaklanmıştır. Çünkü zina nefsin kötülüğüdür. Yine gazap özelliğimiz olmasa, vatanımızı savunma duy­gusu da olmazdı. Vatanı müdafaa ve düşmanları kahretme imkânı ol­mazdı. Irzımıza ve namusumuza uzanan elleri kıramazdık. Onun için gazap gibi nefsin bazı özellikleri vardır ki, bunlar doğru alanda kullanı­lırsa hayır ve nimet olur. Ancak kin tutma, intikam alma, insanları hakir görme ve onlara zulmetme, nefsin kötülüğünden ileri gelmektedir.

Ancak burada dikkat edilmesi gereken en önemli konu, nefsin ıslah edilmiş olma özelliğini taşımasıdır. Onun için nefis, varlığı ile tektir. Makamı ve sıfatları ile de farklılık gösterir. Bu yüzden, insanın yararına olacak şekilde nefsi kullanmak gerekir.

Rabbimiz Teâlâ, hak din olarak İslâm’ı göndermiş ve bu dini de son peygamber Muhammed Mustafa [sallallahu aleyhi vesellem] aracılığıyla kul­larına tebliğ etmiştir. Dine dair olan hukuku Kur’an ve Sünnet’le akla, il­min ölçülerine bağlamıştır. Onun için akıl, nefisten kurtulmamışsa zarar verebilir. Eğer akıl, aklıselim, nefsin esiri olmaktan kurtulmuş ise sevabı da, rahmeti de artırabilir.

 Çünkü nefis, riyazet ve mücahede ile terbiye edilirse insana manevi dereceler kazandırır. Mümine, rahmânî bir yol açar ki insanlık vasfının vazifesi işte o zaman ortaya çıkmış olur.

Yüce Allah, varlıkların bir kısmını nefisle bir kısmını da nefsi olma­dan yaratmıştır. İnsanların ve cinlerin nefsi vardır. Ancak meleklerin nefsi yoktur. Onun için melekler nefis mücadelesi yapmazlar. Riyazet­te bulunmazlar. Sürekli olarak ibadet ederler. Melekler; yeme içme, giyinme kavgası, mal mülk sevdaları olmadığından makamları da sa­bittir. Terakki etmezler. Nasıl yaratılmış ise o makamdadırlar. Ancak insanlar ve cinlerin nefsi olduğu için, Kur’an ve Sünnet’in hükümleri ile yükümlü tutulmuşlardır. Buradaki hükümlere göre de manevi ola­rak ilerleme gösterebilirler. Zaten cinler ve insanlar bu yüzden iman etmekle sorumlu tutulmuşlardır.

Tasavvuf terbiyesinin hedefi, nefse bu yolu katet ettirmektir. İnsanı kemale ulaştırmaktır. Bu yola giren ve kâmil insanı kendisine rehber eden herkes, derece derece nefsini terbiye etmeye başlar. Ve yüce Allah’a maneviyatta daha yakın olur. Böylece insanlığın tadını tadar ve ebedî saadeti elde eder.

Nefsin şekli, her insanın Allah katındaki derecesine göre değişik görülür. Bir misalle bu konuyu özetlemiş olalım; eğer nefsi üzüme ben­zetirsek; nefs-i emmâre şaraba, nefs-i mülhime sirkeye, nefs-i mutmainne de pekmeze benzer diyebiliriz. Şarabın, sirkenin, pekmezin ayrı ayrı özellikleri vardır.

İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem’den [aleyhisselâm] bugüne ka­dar gelmiş geçmiş insanoğlunun nefsinin en temel özellikleri hep ay­nıdır, nefis asıl itibariyle değişmez. Onun için, “Ben şimdi değil de filan zamanda yaşasaydım farklı olurdum” dememek lazımdır.

Allah Teâlâ, İlâhî kader hükmünce bizi bugün yaratmışsa, imanın hakikatini kavrayarak vazife-i kudsiyeyi idrak etmek için daha çok gay­ret etmeliyiz.

Nefis ve Akl-ı Selim

Akl-ı selim; şeriata göre hidayetten ayrılmayan akıl demektir.

Nefis, sahibini kötü olana götürmeye çalışıyor. Akıl, aslında hakem olarak ortaya çıkıyor. İşte akıl, bu noktada önem arz ediyor. Eğer akıl, Kur’an ve Sünnet ile tezyin edilmişse, dine dair bilgilerle donatılmışsa selâmet yollarını bulabilir. İşte tasavvuf bu selâmet yolla­rını öğreten bir sistemdir.

Şu halde Kur’an ve Sünnet’e boyun eğmeyen kimsenin aklı, dünyalık akıldır. Dünyalık akıl demek, nefis ile karışmış ve ortak davranan akıl demektir. Akl-ı meâd ise dinin, insana kazandırmak istediği akıldır, aklıselim olandır. Ancak aklıselim olan akıl, Cenâb-ı Hakk’ı tam olarak tanıyabilir, Peygamberini, kitabını tam olarak kabul edebilir. Eğer akıl, nefsin esaretindeki köle gibi ise, o zaman ameller de nefsin kurbanı olur.

Şu halde biz, aklımızı iyi kullanmalıyız. Kur’an ve Sünnet ile onu süslemeliyiz. Onları aklımıza rehber etmeliyiz. Nefsimizi, Kur’an ve Sünnet’in ölçüsüne göre ıslah etmeli ve ona edebi öğretmeliyiz. Bunun için de çare, kalpteki iman nurunu artırmaktır. Çünkü akılla, nefse bir şey anlatmamız mümkün değildir. Ancak nefse, iyilik ve hayır yönümüzü, amellerdeki samimiyetimizi, ibadetlerdeki şevkimizi çoğaltmakla üstün gelebiliriz.

 

Yüce Allah, kalbimize iman nurunu ikram etmiş, biz de onu geliştirirsek, rahmet-i İlâhî kalbimizde yer bulur. İnsanda İlâhî huzurun özellikleri gö­rülmeye başlar. İlâhî huzuru bulan kimsede şu özellikler görülür:

  1. İnsanın üzerindeki gaflet kalkar.
  2. Kişi, artık günahlara dalmak istemez
  3. İnsan ibadetten haz almaya başlar.

Eğer insanın üzerindeki gaflet perdesi kal­karsa, başa gelen olayları aklıselim daha iyi anlamaya ve her olup biteni isyanla değil de itaatle karşılamaya başlar. Bu ise, kalpte iman nurunun artmasıyla, aklın nefsin pençesinden kurtulmasıyla olur.

İnsanları yaratılıştaki özellikleri itibariyle iki kısma ayırabiliriz: Birin­cisi, yaratılışta kâmil ve kusursuz olanlar; mesela peygamberler gibi...

Diğeri de birtakım çirkin huylarını değiştirip nefislerini ıslah eden biz kullar gibi...

Bir insan nefsinin sıfatlarını Kur’an ve Sünnet’e ne kadar yakınlaştırırsa o kadar kâmil olur. Nefsin kusurlarından kurtulup ahlâkını güzel­leştirmek isteyen kimse, ilk olarak gazap ve şehvet kuvvetini aklın ira­desiyle dine uygun hale getirmelidir. Buna ilave olarak da ibadetlerden ve iyiliklerden zevk almaya gayret etmelidir. Çünkü ıslah konusunda, nefsin terbiye edilmesinde kalbin haz duymasının yanı sıra nefsin de zevkten pay almaması lazımdır. İnsanın yapmış olduğu ibadetlerden zevk derecesini artıranın, kalpteki iman nuru olması gerekir. İbadetler kalbe tesir etmelidir. Nefsin ıslahına vesile olmalıdır. Bir kimse seneler­ce ibadet ettiği halde kalbi düzelmiyorsa ibadetlerinden bir menfaat elde edememiş demektir. Bunun için ibadetler nefsi dünya sevgisinden kesip Allah’a döndürmelidir.

Ebû Said el-Hâdimî hazretleri [kaddesaiiahu sırrahu] buyurmuş: “Nefsi ıslah etmenin en kolay yolu, Allah’ın zikrine devam etmek ve haramlar­dan uzak durmaktır.”

Onun için tasavvufta müridlerin, mürşidlerinden zikir dersi (vird) almaları nefsin sabır ve metanetini ölçmek içindir. Burada zikrin fazi­let sevabı yanında nefsi ıslah eden ve güzel ahlâka yönlendiren tarafı da vardır. O da mürşidinin izni ile zikre başlamış olmasıdır. Bu yapılan zikirden nefsin alacağı pay olmaz. Hatta bu şekilde alınan kalp dersini yapmak, nefse zor gelir. Onun için tarikatte vird, sohbetlere devam edilmesi ve gece namazları çok mühimdir. Bütün bunlar, insana nefsini ıslah etmesi içindir. Bunlardan haz alan müridin nefsi de yavaş yavaş dünya lezzet­inden uzaklaşmaya başlar Rabbim Teâlâ, hepimize rızasına kavuşanlardan olmayı nasip eylesin. Âmin.

“İlâhî aşk ve zikir, bir kalbi hükmü altına alınca, kalbin içinde şeytan ve nefsin kurduğu önceki düzenini bozar. Onların güzel gösterdiği her şeyi yıkar, yakar, dışarı atar; kalbe kendi tahtını kurar.”

Nasıl ki atom parçalanınca yüksek bir enerji meydana geliyorsa, kalp de zikrullah ile dolunca kalpte marifet-i ilâhiyye meydana gelir. Onun için nefsi ıslah edersen iman parlamaya başlar. Kalp Allah’ın aza­metini bilir. Bütün eşyanın arkasında İlâhî kudretin tecellilerini görmeye başlar. İmanın kemalat nurları görülür. Evet, kâmil imana muhakkak surette nefsin zulmetini silmekle ulaşılıyor. Nefs-i emmâre ortadan kal­kınca nefs-i levvâmeye dönüşüyor.

        Nefs-i Levvâme

Nefs-i levvâme, “kendini kınayan, kötüleyen nefis” demektir. Töv­be ve terbiye ile bir derece uyanan nefis, bu merhalede kendi işlediği kötülükleri önce zevk alıp yapsa da peşinden pişman olur, kendisini kınamaya başlar. Nefs-i emmâre, bir aslana benzetilirse levvâme olan nefis de terbiye edilmiş olan ve sirkte oynatılan aslana benzer. As­lan bu, fırsatını bulursa yine saldırır. Nefis de fırsatını bulursa hemen “emmâre” özelliğine geri döner.

Bir insan, bir mürşid-i kâmil eli tutarsa nefs-i emmâreden, nefs-i levvâmeye geçer. Bu gerçekten pişmanlık duymakla olur. Bu pişmanlığa şeyhin nurlu nazarı ve tarikatın nuru da sebep olur. Bazan da yüce
Allah, melâikenin yoluyla nefse hayırlı amelleri ve güzellikleri fısıldatır.
Nefis, gaflet uykusundan uyanarak pişmanlıkla tövbeye yönelsin diye
... Rabbimiz Teâlâ buyurmuş: “(Kusurlarından dolayı kendini) kınayan nefse de yemin ederim (ki diriltilip hesaba çekileceksiniz)” (Kıyâme 75/2).

Nefs-i levvâme, işte Kıyâme sûresinde bu şekilde “daima kendi­sini kınayan nefis” olarak tarif edilmiştir. Nefs-i levvâmede olan kişinin ameli gibi rüyası da salih olmaya başlar. Çünkü kalp, temizlenmeye başlayınca ruha yüzünü dönmeye başlar. Ruh Allah’tan aldığı nuru kal­be verir, kalbin bir yüzü ruha, diğer bir yüzü de nefse bakar. Kalp, ruh­tan aldığı nur ile cilalanır, parlar ve bunları nefse akıtır.

Onun için bu yolda, marifet-i ilâhiyyeyi tahsil etmek için kalp zikri çekilir. Çünkü marifetin merkezi manevi kalptir. Kalp zikri, nefsin özel­liklerini öldürür. İnsana marifet-i ilâhiyyenin yollarını açar. İnsanı, nefis belasından kurtarır. Zira nefsin iki yüzü vardır: Bir yüzü kalbe diğer yüzü de ahlâkın yaratılıştaki özelliğine (cibilliyet) bakar. Bir mürşid-i kâmilin; manevi terbiyesi sayesinde kalbe evvela sevgi ve muhabbet tohumları atılır. Sonra da bunlar yeşertilir. Kalbin nurlanması sağlanır. Nefsin ayrık otları temizlenir. Ve kalp nuranî bir hal kazanmaya başlar.