NEFİS İLE MÜCADELE NASIL OLMALIDIR?

Yazar: Tarih: 26.05.2016 00:00:00

A A A

Nefsin hakikatini iyi anlamak gerekiyor. Kelime olarak nefis, “bir şeyin varlığı, hakikati, zatı, kendisi” demektir. Bu manaya göre nefis, şerrin kaynağı, kötülüğün temeli ve tâ kendisidir. Nasıl ki ruh, yüce Allah’ın emriyle vücutta bir varlık ise, nefis de ruh gibi cesette bir varlıktır. Kötü huyların, çirkin fiillerin ortaya çıkmasının sebebidir.

 

Nefis iki kısımdır:

Birincisi, nefis yaratılışı gereği kibir, haset, cimrilik, öfke, kin taşır. Eğer onun bu hâli devam ederse azgınlaşır. Terbiye edilmemiş olur.

İkincisi de; nefse, günahları işletmemek suretiyle, yaratılışına bağlı olan aslî özellikleri geliştirmeyip köreltmekle hayatiyetine devam etti­rilen nefis vardır. Bu da ıslah edilmiş olan nefistir. Şehvet, kin, gazap yerli yerince olursa insana fayda sağlar. Nefsin bu özellikleri yerinde ve zamanında kullanılmaz ise insana ve çevresine zarar verir. Gazap ve şehvetin orta hali yani itidali olduğu gibi ifrat ve tefridi de vardır.

Sevgili Peygamberimiz [sallallahu aleyhi vesellem] buyuruyor:

“Orta yolu tutunuz. Amellerinizi mükemmelleştirmeye ve Allah’a yakın olmaya gayret ediniz. Sabahleyin, öğle ile akşam arası çalışınız.Bir parça da geceden faydalanınız. Acelesiz ve telaşsız gidin,orta yolu tutun ki varacağınız hedefe ulaşabilesiniz.”(Buhârî, Rikâk, )18.)

 

Şehvetin ifratı yani haram tarafı zina, hırs, oburluk, yüzsüzlük, riyadır. Tefriti de cimrilik, yaltaklanma, hasettir. Bunun ortası yani mu­tedil olanı da cömertlik, hayâ, sabır, zarafet, kanaat vb. ile olur.

 Bu sebeple haram olanları helâl olana döndürmedikçe halimiz ve sıfatımız, ahlâkımız güzelleşmez.

Gazap da böyledir; ifratı tehevvür (kızmak, köpürmek, hiddetlen­mek), böbürlenme, dövme, kibir, husumet (düşmanlık), kindir. Tefriti alçaklık, hamiyetsizlik, sabırsızlıktır. Ortası kerem, cesaret, tahammül, vakar ve merhamet sahibi olmaktır. 

Allah Teâlâ şöyle buyurmuş:

“İnsanların hesaba çekilmeleri yaklaştı. Hâlbuki onlar gaflet içinde yüz çevirmekteler. Rablerinden kendilerine gelen her yeni uyarıyı mut­laka eğlenerek dinlerler.” (Enbiyâ 21/1-2)

 

Zikrin hakikatleri müminin kalbine yerleşir ve bütün vücudu zikre­der hale gelirse -ki buna “zâti zikir” denir- bu zikir, nefsin kötülüklerini siler süpürür. Zikredenin en büyük düşmanı nefsidir. Onun için zâkir mürid, bütün dikkatini (nazarını) bu düşmana çevirir, onu gözetler. O zaman Allah Teâlâ birtakım manevi terbiye yollarıyla ve marifet nurla­rıyla bu manevi hali, “yakîn” hale çevirir.

Ebû Süleyman Havvâs hazret­leri [kaddesallahu sırrahu] Şöyle buyurmuş.

 

“Nefsimin ayıplarını görüp onları manevi yollarla terbiye ederek, nefsimi itidale (orta yola) sevk etmeye başlayınca, Allah Teâlâ bana ma­nevi keşif kapılarını açtı.

 

Bir gün bineğime binmiş gidiyordum. Sinekler üzerime hücum etti. Bineğim başını ve kuyruğunu sallayıp durmaya başladı. Kafasını öyle sallayıp durdu ki, ona çok kızdım. Elimdeki sopayı eşeğin kafasına vur­maya başladım. Merkep başını çevirdi ve bana,

Ey Ebû Süleyman! Vur bakalım, vur! Sen benim başıma vuruyorsun ama yemin ederim ki aslında sen kendi başına vurmuş olu­yorsun. Yakında bunun cezasını da çekersin, dedi.

(Bu olayı anlatan zat “Ona bu konuşma gerçekten oldu mu yoksa sen mi öyle zannettin” diye sorduk, diyor).

 

Ebû Süleyman Havvâs [kad­desallahu sırrahu],

Senin beni işittiğin gibi, ben de o hayvanın sesini duydum, dedi. (Kuşeyrî, Risâle, s. 659)

 Allah Teâlâ âyet-i celile ve hadis-i şeriflerle nefsin düşmanlığı için pek çok haber beyan buyurmuştur:

“Hiç şüphesiz nefis devamlı kötülüğü emreder. Rabbim'in acıyıp korudukları müstesna.” (Yûsuf 12/53)

 

Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] bir gün savaştan dönüyordu sahabeleriyle yolda durdu. Onlara:

 

“Artık küçük cihaddan büyük cihada döndünüz” buyurdu.

Ashâb-ı kirâm sordu: “Büyük cihad nedir ey Allah’ın Resûlü?

Resûlullah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] buyurdu:

“Asıl mücahid, Allah yolunda nefsiyle cihad edendir.”

Nefisle mücadele etmek gazadan, muharebeden üstün tutulmuştur. Zira savaşın meşakkati belli zamanlarda oluyor.

 

Nefisle mücadele ise ömür boyu devam ediyor. Allah Tealâ, az önce bahsettiğimiz Ebû Süleyman Havvâs’a [kaddesallahu sırrahu] eşeğin konuşmasını duyurduğu gibi nice büyük zatlara da nefsin şekillerini ve sıfatlarını göstermiştir.

 

Bu nefis, kendisine sövüp saymakla terbiye edilmez. Ona her ne kadar kızarsak kızalım, nefis ölüp gitmez. “Nefsini öldürmek” demek, tasavvufta mecaz olarak kullanılır. Öldürmek, ıslah etmek demektir.

Bâyezid-i Bistâmî hazretleri [kaddesallahu sırrahu] şöyle buyurmuş:

“Nefis ölmez. Kâmil bir velide dahi nefs-i emmâreden (kötülüğü her an emreden) şikâyetler görülür.”

Ölümü Hatırlayarak Nefis ile Mücadele Etmek:

Rabbimiz Teâlâ buyurmuş:

“O, hanginizin daha güzel amel yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratandır. O, mutlak güç sahibidir, çok bağışlayandır" (Mülk 67/2)

Allah Teâlâ, biz müminleri bu dünyada imtihan etmek ve öteki âlemde de hangimizin daha güzel amel ettiğini tayin etmek için bu dünyada ölümü yaratmıştır. Ölüm bir yok olmak değildir. Aksine yeni­den doğuştur.

İnsanoğlu ölümü bilir, çevresindekilerin öldüğünü görür, ama sonu gelmeyen emeller ve dünyalık tamah ve hırsı ona ölümü unutturur. 

Ashâb-ı kirâmdan Abdullah b. Ömer hazretlerinden [radıyallahu] nakledilen bir hadise göre;

 Resûlullah Efendimiz[sallallahu aleyhi vesellem]:

“(Müminlerin) Ölümü en Çok hatırlayanları, ölüme en iyi hazırlık ya­panlarıdır. İşte akıllı olanlar bunlardır” buyurmuştur. (ibn Mâce, Zühd, 31; Taberânî, Mu'cemü's-Sagîr, 2/359)

 

Enes b. Mâlik hazretlerinin [radıyaiiahu anh] rivayet ettiği bir hadis-i ife göre Resûl-i Ekrem Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] :

“Allah’a, O’nu gözünle görüyormuş gibi ibadet et Her ne kadar  O’nu göremesen de yüce Allah seni görmektedir. Mescide gireceğin zaman, güzelce abdest al. Namazı kılmaya başlarken ölümü hatırla, çünkü namazda ölümü hatırlayanın namazı güzel olur. Bir daha başka namaz kılamayacağını düşünen kimse gibi namaz kıl”  buyurmuştur.

Onun için ölümü çok anmamız ve hiç aklımızdan çıkarmamamız lazımdır. Dünya hayatını düşündüğümüz kadar hatta ondan çok daha fazlasıyla ahireti, ölümü hatırlamak gerekir. Bunun en önemli faydası nefsin terbiyesinde kendisini gösterir. Nefsimize ölümü hatırlattıkça, nefis durulur, ıslah olma gayretine yönelir. Nefsin bu özelliğinden istifa­de etmemiz lazımdır. Ölümü unutup dünya muhabbetine dalmak, nef­sin zaten aslî görevidir. Ancak ona bunu yapması için fırsat verdirme­mek lazımdır. Çünkü ölümün unutulmasıyla hayat insana tatlı gelmeye başlıyor.

 Resûlullah Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] buyurmuş:

“Lezzetleri keseni (ölümü) çokça anın.” (Tirmizî, Zühd)

 

Rabbimiz Teâlâ ise şöyle buyurmuş:

“Allah’ın sana verdiği şeylerde ahiret yurdunu ara. Dünyadan da nasibini unutma. Allah’ın sana iyilik yaptığı gibi sen de iyilik yap ve yer­yüzünde bozgunculuk isteme. Çünkü Allah, bozguncuları sevmez.” (Ka sas 28/77)

 “Ey Müslüman! Sana hangi cins nimet verildiyse ahiretin kazancını temin etmek için onu harca. Yüce Allah’ın sana dünyada verdiği şeyler ile cenneti talep et. Nelerden hoşnut ve razı oluyorsan, unutma ki on­ların hepsi gelip geçicidir. Ve yine unutma ki, senin dünyadan en son nasibin şu cesedin ve bir de kefenindir.”

Tasavvuf büyükleri onun içindir ki insandan söz ederken, onun çok önemli iki temel unsuruna dikkatimizi çekmişlerdir.

Birincisi, insanoğlunun beş unsurdan meydana gelmiş olmasıdır: Bunların ilki nefistir. Diğerleri de su, toprak, hava ve ateştir.

İkincisi ise insanın manevi kalbi, ruh, hafî, sır ve ahfâ gibi temel nsurlarının olmasıdır. Mesela insanda, yaratılışı gereği toprak tabiatı ile tembellik vardır. En verimli toprak bile kendi haline bırakılırsa, ekilip işlenmese, ondan bir verim alınamaz. Ateş unsuru ise insanda gazabı meydana getirir. Su, hangi kaba konulursa kabın rengini alıp şekline bürünmesi misali, insanların riyakârlık sıfatının sebebi olur. Havanın aslî özelliği yükselmektir. İnsandaki kibir, başkalarını küçük kendini bü­yük görme özelliği buradan kaynaklanır. Kendini 'beğenen, kendisinin farklı ve üstün olduğunu zanneden kişinin en belirgin özelliği budur. Bütün bunlar ıslah edilinceye kadar nefisle mücadele etmek lazımdır.

Şu halde kul, nefis sebebiyle kötü ve fena fiilleri işlemektedir. Hal­buki insanoğlu yine yaratılışı gereği ruh, kalp, hafî, sır ve ahfâ sıfatlarıy­la Allah’ı bilmesi icap eder. Ruh ve kalp esasen, Allah’ın emriyle letaif ve nur-ı ilâhiyyeden yaratılmıştır. Aslî vazifesi olarak İlâhî huzuru, ruh ise muhabbet-i ilâhiyyeyi talep eder. Sır, Allah’ın birliğinden çıkmamak lazım geldiğini, hafî ise Allah’ın azametine karşı ibadet ve taate düşkün olmayı ister.

Onun içindir ki, “Ölmeden evvel ölünüz” sırrı insanoğlundaki hayvanî sıfatların değiştirilmesine işaret eder.

Ruh ve Nefsin Terbiyesinde Tatbik Edilecek Usuller :

Dünyanın siyah ve parlak yüzü olduğu gibi, nefsin de meşrû ve gay­rı meşrû hareketleri vardır. Şeriatin dilinde dünya tenkid edildiği zaman, haram olan şeylerdir. Bu takdirde emredilen ve mübahlar, dünya değil­dir. Nefsin de ruhun üzerinde hakkı vardır. Çünkü zillete düşmek, bede­ni tahrib edebilecek şeylere tevessül etmek, meşru olmayan şeylerdir. Meselâ şehvet kötüdür denildiği vakit, zina ve benzeri akla gelir; yoksa meşrû olarak Allah Teâlâ'nın izin verdiği yerlerde nefsi gütmek, dünya nimetlerinden faydalanmak, dünya olmadığı gibi, arzuları da nefsin arzusu değildir.

Bu itibarla Hakk yolunun büyükleri aşağıdaki düsturları tayin etmişlerdir. itikad olarak da böyle inanılmazsa, insan nefs ve şeytanın hilesin­den kurtulamaz.

Kendini ruhen herkesten aşağı görmek..

     Çünkü gübreli olmayan toprak fidan ekmeye yaramaz.

     Gayrimeşru meclisleri terk etmek..

    Çünkü demirciler yanında oturmakta zarar vardır. Kumar, içki ve gayrı meşrû olan bütün meclisler demircinin ateşine benzer.

Evinde kalabalık olunca kendine zikir ve ibadet için tenha ve karanlık bir köşeyi tercih etmek.. Bilhassa ibadet münkirleri olunca, daha ziyadesiyle tek olarak oturmak icab eder. Çünkü en çok insanları mak­sadından geri bırakan, ehli ve ehlinden münkir olanlardır.

Fazlasıyla keyfe ve masrafa, israfa tâlib olmamak; normal çalışmak.. Kuvvetinden ziyade çalışmak da yorgunluk verir; insanı ibadetlerde tem­bel eder. Hatta zikir ve nafile ibadetlerde dahi gücün yetmediği kadar yüklenmemek gerekir. “İbadetin en hayrlısı, az da olsa en devamlı olanıdır.”

Ahiretini dünyasına tercih etmek ve dünyayı âhiretine alet ve tarla yapmak..

Cünüb olarak mümkün mertebede yarım saatten fazla yatmamak; en azından abdest ile yatmak; mazur olmayan için devamlı olarak abdestli gezmek..

Başkasının elindeki mala göz dikmemek; başka mü'minlerin üzerin­izdeki nimeti görünce ferahlamak İntisabdan sonra fakir düşerse, sabredip azminden geriye çekilmek.. Çünkü azminden geri çekildiği takdirde iflah olamaz. Bilhassa muhasebeye çekip kıyameti nefsine hatırlatmak ve onu ölüm ile korkutmak.. Çoğu zaman insan Allah yoluna döndüğü vakit, insî ve cinnî musallat olur. Bazan kazanç haram olduğundan mala, bazan ve kan haram olduğundan hastalık gibi belalar gelir.    

  Bu türlü belayı ayırt edebilmek, inanmak; ve bununla nefsin tasfiye olacağına kanaat etmek gerekir.

Seher vaktinde uyumamak; bilhassa seherde ibadet ve ders yapmak; güneşten sonra helal maldan kazanmaya gayret ederek kendi nefsini ve ehlini, milletin hizmetinde çalıştırmak.. Fakat yasak olan şeylerden şübheli olsa bile çekinmek şarttır.

Az yemek, az konuşmak ile kalbin» fuzulî düşüncelerden korumak, dilini de fuzulî konuşmalardan tutmak; alay, istihzayı hiç bir zaman yapmamak.. Özellikle el şakalaşmasından kesinlikle korunmak gerekir.

Gözlerini haramdan kapatmak.. Şeyh Cüneyd Bağdâdî buyurur “Müridleri yoldan en çok geri bırakan, kadınların sohbeti ve nâmeşru nesneye bakmaktır. Hele onlarla beraber oturmak insanların kalbine katar.” Başkasının malına, namusuna göz dikmek, kalbi iaren zehirlerden birisidir.

Mizahı terk etmek.. Çünkü mizahın zararı vardır. Hem de insanın kendine tabiat eylediği ahlakı bir daha terk etmesi zordur. Mizah, yani dille veyahud da ette şakalaşmak, vakârı da kırar. Ancak aşırı kabz za­manında yani kederlenme vakitlerinde, kederi giderecek kadar, elle değil dille, yalansız mizah yapılır.

Mücadeleyi,münazarayı terk etmek..Şayet gayrı ihtiyârî olarak münazaraya girdiyse istiğfar etmektir. Münazarada bir an gaflet için kefaret, yüz istiğfardır. Münazara aslında mendubdur. Yani hak ortaya çıksın diye meseleyi tartışmak.. Fakat bunun birçok edeb ye usûlü vardır. Hatta başlı başına bir ilimdir.

 

 Edeb ve usûlü bilmeyenler arasında tartış­ma, mücadeleye sirayet edebilir; Müslümanla mücadele ise, haramdır. Mücadele kendini haklı çıkansak, yahud haklı haksız bir (fetvayı müdâ­faa etmek için deliller) ortaya koymaktır.

Tarîkat âdâbını bilmeyenlerle fazla oturmamak ve edebleri bilip de riayet etmeyenlerden yüz çevirmek, yani şeraitin emrettiği ahlakın dışına çıkmamak..

“Kahkaha ile gülmemek.. Tebessüm ite gülümsemek, sünnet-i seniyelerdendi.

-Halktan bahis açmamak.. Çünkü halktan bahsetmek, gıybete sirayet eder.

Her mü’mine tevazu göstermek.. Kendinden küçüklüklere bile tevazu etmek taamdır. Tevâzu, kendisinden aşağıda olanlara kanat ger­mek demektir, küçüğün vazifesi hizmet olduğu gibi, rûhen ve vlcdânen büyüklüğün alâmeti de tevazudur.