NEFiS VE MERTEBELERİ

Yazar: Tarih: 03.03.2016 00:00:00

A A A

İnsan, İlâhî isimlerin fiili tecellisi olan kâinâtın küçük bir nüshası ve göz bebeğidir. Âlemin esrarlı derinliklerini mıknatıs gibi kalbinde toplayabilecek bir gönül aynasına sahiptir.

            Cihazları kâinâtın her zerresiyle alâkadardır. Ötelere ait nâmütenâhi sırların yumağı­dır. Çünkü ötelerden gelmiş, ötelere gidecek. Arş-ı a'lânın üzerinde Rabbinin tecellîleriyle mest olup seyrân ederken araya perdeler girmiş; şu sıralarda gurbet hayatı yaşıyor. Fakat sevgilinin cemâliyle kendinden geçmiş, aşk derdiyle bir hoş olup yanmış yakılmış. Gurbet hayatı ona bir zindandan farksız. Güle âşık bülbül gibi gülzâra kanat çırpıyor. Mahbuba kavuşup vuslata ermeden ona rahat yok. Öyle bir sevgiliye tutulmuş ki, cennetin bin senelik en mesut hayatı bile, onu bir an görmenin zevkine denk değil.

            Fakat kimi ruhlar, gurbette tanışıp buluştuğu nefs-i emmareye âşık olunca, onun gerdiği karanlık perde arkasında her şeyini unuttu. Ne hakîkî sevgili ne de asıl memleket kaldı. Cadıya benzeyen nefsini dünya güzeli diye sevdi. Gurbeti vatan, bu mezbeleyi mesken, bu ayrılığı kavuşma, bu karanlığı aydınlık, bu gerilemeyi ilerleme, bu hapishaneyi cennet sandı. Hayvânî nefsin esîri olup hürriyetini kaybetti. En yüce mertebelere çıkıp melekleri dahi geride bırakacak kabiliyete sahipken aşağıların aşağısında kalıp insan suretinde bir hayvana dönüştü.

            Şimdi insanı gurbete düşüren bu uzun yolculuğun kısa öyküsünü ve dönüş yollarını anlatalım.

            Yolculuğa çıkmadan evvel insan, Allah Teâlâ’nın ezeli ilminde bir suret idi (Âlem-i ama). Sonra ruhlar âlemine indi. Elest Bezminde aşkı tanıdı. Ardından henüz şekil ve cisme bulanmamış bir ruh olarak inişe devam etti.      Birçok menzillerden geçip dünyada karar kıldı.

Mertebesine göre arş, kürsî ve yedi göğü mekân tutmuşken o ulvi âlemlerden aşağıların aşağısına, bu süfli âleme indirildi. Ta ki kemâl kazanıp aslî makamına geri dönsün veya daha yükseğine çıksın. Ama kemâl kazanma âletsiz olmayacağı için, Allâh Teâlâ ona bu süflî âlemden maddî bir bedeni yarattı. Hayvânînefs adı verilen bir kuvvetle de bedenini donattı. Böylece insânî ve hayvânî nefsin buluşmasıyla iki âlemden en güzel bileşim meydana geldi.

            Cenab-ı Mevlâ, o âlemlerle irtibata kabiliyetli letaif denen ruhanî cevherleri insanın vücuduna yerleştirdi. Bunlardan beş tanesi, geldiği emir âlemine, diğer beşi de şu an içinde yaşadığı halk âlemine aittir. Emir âlemine ait olanlar sırasıyla kalp, ruh, sır, hafâ ve ahfâdır. Hayvanların mahrum olduğu bu latifeler, insana insanlık ufku olan ulvî âlemlere yeniden yükselmesi ve sevgiliye kavuşması için verilmiştir. Halk âlemine ait olan latîfeler ise, nefs, toprak, su, ateş ve havadır. Bunlar da insana dünyevî ihtiyaçlarını görmesi ve ruha tâbi olup âhiret amellerini işlemesi için verilmiştir. Ulvî latîfelerin sultanı ruh, süflî latîfelerin sultanı ise, nefstir. Cesedin ana rahminde teşekkülünden sonra bu iki âleme ait latifeler birleşmişlerdir. Güveye giden gelinin ağladığı gibi ruh da doğuşunda nefsle birleştiği için ağlar, asli vatandan uzaklaştığı için ağlar.

            Vücudun muhtelif yerlerinde bulunan latîfeler, ampülün içindeki elektrik gibidirler. Varlıkları eserleriyle anlaşılır. Elle tutulup gözle görülmezler. Tamamen mânevî varlıklardır.

            Her latifenin insan bedeninde bir yeri, bir de hariçte makamı vardır. Emir âlemine ait latîfelerin makamları arşın üzerinde, mülk âlemine ait latîfeleri ise arşın altındadır. Âlimler Emir âlemine ait en yakın latîfenin uzaklığının dokuz bin yıllık mesafede olduğunu belirtmişlerdir. Mertebelerine göre latîfelerin asıl makamlarıyla aralarında telsiz, telefon veya televizyona benzer irtibat hatları mevcuttur. Kalp ulvî ve süflî âlemlerle bağlantılı bu hatların santrali mesabesindedir. Her iki âlemden gelen his, haber ve müşahedeler kalpte toplanır.

            Nefislerini kötü vasıflardan temizleyip terbiye eden velîler ve zaten cevherleri itibariyle tertemiz olan Nebîler bu makamlara bizâtihi yükselirler.

            Hz. Peygamber (s.a.v.), melekût âlemine iştiyak duyduğu zaman "ErıhnîYâ Bilâl" buyurdu. Hz. Bilâl'in okuduğu ezanın ardından namaz ile göklerin ötesine, arşın üzerindeki melekût âlemine yükselen efendimiz s.a.v, müşahede ve ince mânâlara dalar, o âlemde seyr ü sülûk eden ashabını da irşad ederdi. Mülk (fizik, içinde yaşadığımız) âlemine dönmek istediği zaman da Hz. Aişe validemize: "Kellimnî Yâ Humeyrâ: Ey gül yüzlü benimle konuş" derdi. Böylece mülk âleminde seyreden ashabını irşad eder ve dünya ile de meşgul olurdu.

            Devrinin kutuplarından Bursalı Üftâde Hazretleri, bir gün mürîdi Azîz Mahmud Hüdâyî Hazretlerine ders verirken içeriye biri girmiş, dua istemişti. Gelen zatın hatırını kıramayan Üftâde Hazretleri, o gittikten sonra mürîdi Hüdâyî'ye şöyle dedi: "Bu dua işi her ne kadar sevap olsa da beni makamımdan indirdi. Göklerin üzerindeydim yere indim" (Vâkıât-ı Üftâde) Hazret, mülk âleminin ehliyle ancak ruhen onların makamına indikten sonra konuşabiliyordu. İmam-ı Rabbânî Hazretleri başta olmak üzere birçok velîler, ruh ile ve bazen de mübarek ruh ve cesetleriyle yükseldikleri âlemleri tafsilatıyla kitaplarında anlatmışlardır.

            Nefsin Mana Ve Mahiyeti

            Kur'an-ı Kerim’de üç yüze yakın yerde "nefis" kelimesi geçmektedir. Bu kelime, filozoflar, kelâm, fıkıh ve tefsir âlimleri tarafından muhtelif manalarda kullanılmış; ruh, can, kalp, ceset, benlik, bir şeyin hakikati, özü ve bütünü gibi yirmiyi aşkın mana verilmiştir. Aslında Nefsin mahiyeti tam olarak kelimelere ve satırlara dökülemeyecek kadar derindir. O yüzden nefsi en iyi kavrayanlar kâmil velilerdir.

            Sûfîler arasında da muhtelif makamlara göre, farklı manalarda kullanılmıştır. Fakat genel olarak bu kelime tasavvuf ıstılahında iki manaya gelir.

 

            Birincisi: Kelime manası itibariyle "Bir şeyin özü, zatı, kendisi" anlamına gelen bu nefse hayvânînefs de denir. Halk âleminden olup insânî nefsin bineği ve bilumum şehvetlerin kaynağıdır. His, hareket ve hayat menbaıdır. Beş duyu organı ve diğer kuvveler vasıtasıyla hayatı, eşyayı kavrar.

            İkincisi:"Rabbin emrinden olan insânî ruh, mânevî sıfat" anlamındadır. Hayvanlarda bulunmayan bu nefse, konuşan insânînefs, nefs-i nâtıka da denir. Emir âlemindendir. Allâh u Teâlâ tarafından insana üfürülen ruh, bedene taalluk edince nefs adını alır. Yeri iki kaşın ara­sıdır. İnsanın içi ve dışıyla irtibatlıdır. Asıl hâkimiyeti beyin ve mânevî bir latîfe olan kalp üzerindedir. Yürek dediğimiz kanı pompalayan maddî kalple de irtibatlıdır.

            Bu nefshayvânî nefse mağlup olursa hayvanların aşağısında şeytanların mertebesine düşebilir. Mevlâ'nın yardımıyla hayvânî ruha galip gelirse rûhânîleşip meleklerden üstün mertebelere çıkabilir.

 

            Nefsin Lüzumu Ve Faydaları

            Konuyla ilgili olarak akla şu sual gelmektedir: Nefs ve şeytan olmasaydı da hepimiz cennete gitseydik olmaz mıydı?

            Böyle bir soru, öğrenmek kastıyla değil de itiraz maksadıyla olsaydı -Allah korusun- îmanı götürürdü. Çünkü Allah'ın c.c. takdirine rıza göstermek imanın şartlarındandır. O neylerse güzel eyler. Ayrıca mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Bizler O'nun işlerindeki hikmetleri tam manasıyla kavrayamayız. Ancak kömür ruhlarla elmas ruhları birbirinden ayırmak Allah'ın hikmet ve adaletinin gereğidir. Eğer nefs ve şeytan olmasaydı Hz. Ebubekir r.a. ile Ebu Cehil'in makamı bir olacaktı. Oysaki bunların biri elmas, diğeri kömür. O zaman şu imtihan dünyasının kurulmasının da bir mânâsı kalmayacaktı. Hem Allah'ın isim ve sıfatları günahkâr ve mücrimlerin bulunmasını da gerektirir. Meselâ "Ğafur" ismi affedilecek günah istediği gibi, "Kahhar" ismi de kahredilecek mücrim ister.

 

            Nefis ve şeytan faydalı birer âlet mesabesindedir. Tıpkı ateş veya bıçak gibi. Ateşi evimizi ısıtmakta, yemeğimizi pişirmekte, etrafımızı aydınlatmakta ve daha birçok faydalı işlerde kullanırız. Ama dikkat edilmezse ateş insanın evini yakar. Bıçak elini doğrayabilir. Fakat kimse ateş evimi yakar, bıçak elimi doğrar diye bunları kullanmaktan vazgeçmez.

Aynen bunun gibi, nefsin sayısız faydaları, yanlış kullanıldığı takdirde de büyük zararları vardır. Meselâ nefs yaratılmasaydı insan ve hayvanlarda yeme, içme, evlenme, üreme arzusu olmayacaktı. Yaşamak ve hayatta kalmak için barınma, ısınma, tehlikelere karşı korunma, düşmanla savaşma, ihtiyaçları giderme, îcat ve keşiflerde bulunma… vs. gibi yetenekler de bulunmayacaktı. Kısacası hayat olmayacaktı. Daha da önemlisi, nefs ve şeytanla mücahede kalmadığı için mümin ahirete yönelik amellerden mahrum kalacaktı. Büyük cihat sevabı kazanamayacak, mertebesi yükselmeyip sabit kalacak, Cennet ve Cemâlullah'tan yoksun olacaktı.

            NEFS VE DİĞER LATÎFELER

            Fakat bunca faydalarına rağmen nefs, başıboş bırakıldığı zaman azgın bir at gibi binicisini helâke sürükler. Zira onun istekleri bitmek tükenmek bilmez. İnsanı şehvetlerinin esiri olan bir hayvan hâline getirmek için uğraşır. Bu yüzden bizlere acıyıp, merhamet eden Rabbimiz, nefse hâkim olup zararlı arzularından korunmamız için kalbin bir şubesi olarak aklı yarattı. Peygamberleri vasıtasıyla da önümüze bir kitap koyup iyilik ve kötülüğün ne demek olduğunu gösterdi.

            Akıl, Allah'ın emirlerini ve nefsin, şeytanın arzularını inceler. İyiyle kötüyü, Allah'ın emrine uygun olanla olmayanı birbirinden ayırt eder. Ruhun bir başka alt kolu olan vicdan da doğruyu, güzeli, hakikati kalbe bildirir.  Ayrıca rûh vasıtasıyla hafıza, mürşit, melek ve direk Allâh'tan gelen tesirler de kalpte toplanır. Beyin vasıtasıyla beş duyu organından gelen tesirler ile nefsin şeytanın telkinleri de kalpte toplanır. Gelen bilgi ve telkinleri değerlendiren kalp; aklın, vicdanın veya top yekün ruhun dediklerini tercih ederse nefsin arzularını yerine getirmez. Yani beyin vasıtasıyla kendisine bağlı olan el, ayak, ağız, dil gibi uzuvlara nefsin isteğini yaptırmaz.

Şehvet, gazap ve aklî hilelerin esaretinden kurtulur. Allah'ın emrettiği ahlâkla ahlâklanır. Namus, hayâ, takvâ, sabır, kanaat, şecaat, neşe, huzur, müsamaha, lütuf, yumuşaklık, vakar, metanet ve güzel suret sahibi olur. Latîfeleri zikirle cilâlanır, geldiği ulvî âlemlere, yükselerek Rabbine vâsıl olur. Ebedî saadete ulaşır.

 

            NEFSİN HÂKİMİYETİ

            Şayet kalp nefse tabi olursa o zaman hayvânînefs; toprak, su, hava, ateş latîfelerinin yardımıyla ruh latîfesinin yolunu keser. İnsanı mütemadiyen aşağılara doğru çeker. Toprak, ibadette gevşekliğe ve Allah'ın emirlerine uymamaya sevk eder. Su, riya ve münafıklığa götürür. Ateş; gazap, kin, hiddet, intikama yöneltir. Hava ise, kibir ve enaniyete sevk eder. Böylece nefs askerleriyle birlikte akıl ve diğer latîfeleri emrine alır. Bu şekilde nefsinin emrine giren insan, yırtıcı hayvanlar gibi hiddetlenir, kızar, dövmek ve sövmekle etrafındakilere saldırır. Şehvet galebe edince, hayvanlar gibi boğazının ve eteğinin düşkünü olur. Firavun'un kendisini "Rab" olarak ilan ettiği gibi o da her şeyde üstünlük ve efendilik iddiasına geçer. Kulluk ve tevazudan hoşlanmaz. Bütün ilimlere heves eder, her şeyi bildiği iddiasına kalkışır. Âlim dendiği zaman sevinir, cahil dendiği zaman canı sıkılır. Bu şahsın bir de şeytanlık vasfı vardır ki, bununla akıl ve düşüncelerini kötülükte kullanır. Aldatma ve hile yollarına başvurur, kötülüğü iyiliği gibi göstermeye çalışır. İşte bu da şeytaniyet ahlâkıdır.

            Söz konusu çirkin huyların hepsinin berzah âleminde bir resmi ve fotoğrafı vardır. Keşif ya da rüyada görülen hınzır, merkep vs. hayvanlar şehveti temsil ederler. Köpek hiddeti, tilki hîle ve aldatmayı temsil eder. Nefsin sıfatlarına göre daha başka hayvanlar veya canavarlar suretinde de tezahür edebilir. Gazzâlî'nin dediği gibi, putperestlerin taşlara tapmasına kızan adamın gözünden gayb perdesi kalkıp da kendi hâli keşfolunsaydı, bakacaktı ki kendisi bir hınzırın önünde eğilmiş duruyor, bazen dize gelerek secde, bazen da rükû ediyor.

            Onun emirlerini yerine getiriyor, yemek, içmek ve şehevî arzularından neyi istiyorsa onu tedarik ediyor. Veya saldırgan bir köpeğin karşısında eğilmiş ona tapıyor, emirlerini hassasiyet ve titizlikle yerine getiriyor.

            Bu adam basîret ve insafla bakarsa ömrü boyunca nefs ve şehveti uğrunda çalıştığını hemen anlar. Akıl ve ulvî latifelerini nefsinin emrine vermekle galibi mağlup, efendiyi köle, padişahı hizmetçi yapmış olur. Allah (c.c.), merkebi üzerine binip yularından tutarak sürmek veya sırtında yük taşımak için yaratmıştır. Şayet bu şahıs kalkar da merkebi kendi sırtına bindirir, boynuna taktığı esaret yularını da merkebe verirse yaratılış gayesini ters çevirmiş olur. İşte bu zulmün son haddidir.

            Nefsin esaretine girip hürriyetini kaybeden ruh, malik ol­duğu itibar ve yüksek kıymetleri unutup, duygularının ve şehvetlerinin girdabına kapılmış­tır. Nefsin istilasıyla gönül puthaneye dönmüş, Allah u Teâlâ’nın zâtî tecellilerinden mahrum kalmıştır. Yüzü O’nun aşk ve sevgisinden dünyanın maddesine dönmüş, Allah sevgisi yok olmuştur. O aslî vatanı asla hatırına gelmeyip ilk geldikleri ve son gidecekleri asıl ülkesini büsbütün unutarak terk etmiştir. Kalp, ruh, sır, hafâ, ehfa gaflete girmiş ve harap birer şehir haline gelmişlerdir. Böylece Kur’an-ı Kerim’de ifade buyrulduğu gibi, ruhların çoğu hayvanların mertebesine düşmüş ve hatta onlardan da beter hale gelmişlerdir.

Nefsin Merhaleleri

Nefsin birçok anlamı vardır. Nefis, “insanın zatı” anlamına gelir. Ay­rıca, emir âleminden olup yeri iki kaşın arası olan ve diğer latifelerle birlikte üzerinde zikir çekilen manevi sıfata da “nefis” denir. İnsandaki bu nefsin, varlık olarak bir tane olmakla birlikte sıfatları itibariyle birçok ismi vardır, demiştik. Nefsin bu sıfatları ve aldıkları isimleri şunlardır:

Nefs-i Emmare

Devamlı kötü işleri emreden nefis demektir. Bu nefsin sıfatı, hep kötü işleri istemektir. Kötü işleri güzel görür, kalbi devamlı o tarafa çe­ker. Kur’ân-ı Kerîm’de,

“Hiç şüphesiz nefis devamlı kötülüğü emreder. Rabbim’in acıyıp korudukları müstesna” (Yusuf 12/53) âyeti, bu sıfattaki nefsi bize tanıt­maktadır. Kâfirlerin, münafıkların ve devamlı günaha dalan kimselerin nefsi bu sıfattadır. Bunun tedavisi, samimi tövbe ve terbiyedir.

Nefs-i Levvâme

 

Kendini kınayan, kötüleyen, azarlayan nefis demektir. Tövbe et­mekle, manevi terbiye yoluna girmekle bir derece gafletten uyanan nefis, bu merhalede kendi işlediği kötülükleri önce zevk alıp yapsa da peşinden hemen pişman olur, kendisini kınar, yapmamak için karar ve­rir. Ancak günah önüne gelince yine duramaz, yine içine düşer. Sonra yine pişman olur. İyilik ile kötülükler arasında gider gelir. Eğer nefis, İlâhî rahmet ve manevi bir feyiz ile desteklenirse, bu halden kurtulur. Kur’ân-ı Kerîm’de,

“Kıyamet gününe ve devamlı kendini kınayan nefse yemin ederim ki...” (Kıyâme 75/1-2)

 âyeti, bu sıfattaki nefse işaret etmektedir. Nefs-i emmâreyi bir aslana benzetirsek, levvâme olan nefis de terbiye edilmiş olan ve sirkte oynatılan aslan gibidir. Unutmamak lazımdır ki, aslan yine aslandır. Sirkte de olsa bir fırsatını bulsa hemen saldırır. Nefis, levvâme de olsa bile yine nefistir. Fırsatını bulsa hemen günah işler. Bu nefsin, sıfat itibariyle geriye yani aslî haline dönmesi demek olur.

Nefs-i Mülhime

İlham, feyiz ve keşfe ulaşan, hayırda imana yoldaş olan nefis de­mektir. Nefis tövbe ile günahların ağırlığından ve şehvet bağından kur­tulup itaate yönelirse, ilham ve feyiz almaya başlar, kabiliyet kazanmaya yönelir. Artık haramdan kaçar, hayırlara koşar. İbadet ve zikirden lezzet alır. Kalbinde İlâhî aşk ateşi parlamaya başlar. Bu nur ile İyi ve kötüyü seçer. Ancak şeytan kalbine girmek için yol aramaktadır. Onun peşini bırakmaz. Günah ile kandıramazsa, ibadetler içinde gafletle kandırma­ya çalışır. Kendini beğendirir, insanları küçük ve değersiz göstermeye başlar. İçine azaptan kurtulma, güven hissi verir. Kişiyi Hak Teâlâ’dan uzaklaştırmak için uğraşır. Bu mertebedeki hak yolcusuna kâmil bir mürşid nezaret ve yardım ederse, bu nefis sahibi manevi tehlikelerden kurtulur. Yoksa nefsin ve şeytanın gizli yollarıyla, daha tehlikeli hallere düşme ihtimali mevcuttur.

Nefs-i Mutmainne

Huzur bulmuş, sakin olmuş, rahatlamış, ıstırabı dinmiş, şek ve şüphesi gitmiş olan nefis demektir. Bu mertebe, yüce Allah’a dostluk yani velâyet mertebesidir. Bu merhalede nefis, kalpteki imanla bütün İlâhî emirlere aşkla ve şevkle tâbi olur. İbadet ve amellerde hiçbir şüphe belirtisi olmaz. Kalpte ıstıraplardan iz kalmaz. Kişi manevi tecellilere ulaşır, feyizlenir. Artık her işte yüce Allah’ın rızasını hedefe alır. Rabbü’l- âlemin’e tam teslim olur. İtaati inişli çıkışlı olmaz. İstikamet ehli demek­tir. Kur’ân-ı Kerîm’de :

“Ey mutmain olmuş (Allah ile huzur ve sükûna ulaşmış) nefis! Sen O’ndan razı, O da senden razı olarak Rabb’ine dön. Gir (salih) kullan- mın arasına; gir cennetime” (Fecr 89/27-30)

 Ayetiyle anlatılan nefis, Allah Teâlâ’nın aşkı ve zikri ile mutmain olmuş efistir.

 

Nefs-i Râzıye

Allah’tan razı olan, O’ndan gayri her şeyi gözünden silip atan ve sadece Rabb’ine iltica etmiş bulunan nefis demektir. Bu sıfata ulaşan nefis, kendi iradesini yüce Allah’ın iradesine teslim eder. Artık, sadece O’nun için sever, sırf O’nun için kızar; O’nun için yaşar. Acı tatlı her şeyde İlâhî rızayı arar. O, bu haliyle herkese rahmet olur, kimseye sıkıntı vermez. Bütün insanlara şefkat gözüyle bakar.

Nefs-i Marziyye

Yüce Allah’ın kendisinden razı olduğu nefistir. Bu nefis sahibi öyle terbiye olmuştur ki, ne yapsa yüce Allah’ın rızasına uygun olur. Her daim ilâhî aşk denizinde yüzer. Her şeyi ile âleme rahmet olur. Ona keşif ve keramet olarak ne verilse, o Allah rızasından başka bir şeye iltifat etmez. Bu makam büyük velilerin, âriflerin, kâmil insanların ma­kamıdır.

Nefs-i Sâfiye (Kamile)

Kâmil, olgun, tertemiz, safi nefis demektir. Bu makamdaki nefis sahipleri, Allah Teâlâ’nın en seçkin ve en has kullarıdır. Onlar, İlâhî aşkı ve edebi en üst düzeyde temsil eden kutub insanlardır. Onlar, Allah’ın yeryüzündeki delili ve gerçek peygamber vârisidirler. Halkı irşad ile görevlidirler. Bütün güzel ahlâkları bünyelerinde toplamışlardır. Gavs, kutub diye anılan zatlar bu makamdadır.