KABZ VE BAST HALİ

Yazar: Tarih: 23.02.2016 00:00:00

A A A

Bu ikisi, tasavvufta iki yüce hâldir.

Cenâb-ı Hakk, (Bakara245) ayetinde: kabzı ve bastı kendine izâfe ederek:

      “Allah hem daraltır hem genişletir. Ancak O’na döndürüleceksiniz.”

Şeyhler bu konudaki sözleri ile kabz ve bastın alâmetlerine İşâret etmişlerdir.

 

Kabz ve bast, havf ve recadan sonra meydana geliir. Kabz daralmak, bast genişlemek ve ferahlamak demektir. Kabz, cezayı gerektiren manevî bir durumun kalpte be­lirmesiyle meydana gelir.

 

        Mükâfât ümidiyle sâlikin gönlün­de meydana gelen ferahlık da basttır. Kabz hicab halindeki kalplerin tutulgan oluşundan, bast da keşf halindeki kalple­rin açılmasından ibarettir.

Kabz ve bast; "tutulma ve açılma" anlamına gelen; "havf ve recâ"nin üstünde, "heybet ve üns"ün altında yer alan iki mânevî hâldir. Bu yüzden kabz ve bastı anlatırken söze önce "havf ve recâ"dan başlamak gerekir.

            Havf korku, recâ ise ümid demektir. Ehl-i sünnet inancına göre imanın sahih olabilmesi için gerekli sekiz şarttan birisi imanın havf ve recâ; korku ile ümid arasında olmasıdır. Havf ve recâ; hâl, bilgi ve eylemden meydana gelir, insanın hatırına geleceğe ait hoşa gitmeyen bir şey gelir ve yerleşirse buna havf, hoşa giden bir şey yerleşirse buna recâ denir.

            Havf ve recânın ileri derecesine ve içinde bulunulan ana ait olanına kabz ve bast denir. Kabz ve bastın ileri derecesi de heybet ve ünstür. Bir başka ifade ile recâ, insanın irâdesinde olan bütün şeyleri hatırladıktan sonra hoşlandığı şeyi beklemesidir.

            Havf, sâlikin Kur'an'daki "Allah'tan gerçek anlamda korkanlar ancak âlimlerdir."âyetinin anlamını anlama sonucu elde ettiği bir duygudur. Recâ ise Hakk'ın fazl ve ihsanını görerek ve nimetlerini bilerek, Allah'ın sevap ve rahmetinden ümidvar olmaktır.

 

            Havf, ma'rifet sonucudur. Zühd, sabır ve tevbehavftan kaynaklanır. Zühd ve tevbe insanda sıdk ve ihlâs duygularını inşâ eder, zikir ve tefekküre yönelir. Zikir ve tefekküre devam ise muhabbeti hazırlar.

 

            Sâlikin gönlüne tecelli yollu bir sitem gelir ve bunu te'dib edileceğine bir işâret sayarsa bu duygu insanda kabz hâline sebep olur. Bunu takib eden lütuf ve dostluğa işâret eden tecelli ise bast sebebidir. Kabz hâlindeki sâlik teslimiyet gösterir, üzerindeki kabz hâlini zorla uzaklaştırma yoluna girmez.

Hak Tealâ Hazretleri bir kulunu zikir ve çok çok ibadet etme zevkine erdirirse, onun kalbini, kusursuz, temiz bir ayna gibi parlatır. İşte o zaman bü kalb kar­şısına gelenleri içine artır. Hatta düşündüklerini de alır. Bunların ne olduğunu gören bilir. Bildirmek gere­kirse bildirir, gerekmezse söylemez.

 

            Sahibinin derecesine göre olmak üzere, Resulü Ekrem S.A.V. efendimizin miracı bu mevzuun en büyük misalidir. Efendimiz Aleyhisselâm miraçtan dönü­şünde bu hâdiseyi anlattı. Müşrikler her konuda oldu­ğu gibi inkâr ettiler. Güyâ Allah Resulünün bir ya­lanını yakalamış gibi sevince kapıldılar ve herkese ispatlamak istediler.      

 

            «Madem ki (Kudüse gittim, Mescidi Aksâda na­maz kıldım) diyor, öyle ise, Dünya gözüyle hiç görmediği Mescidi Aksâyı soralım, dediler.

 

            Mekkeli bu kodaman müşriklerin sorularını peygamber efendimiz şöyle anlattı: «Sorularından o dere­ce sıkıldım, adetâ buıtaldım. İşte bu sırada Rabbim hemen kalbimi açıverdi. Bir de baktım Mescidi Aksâ önümde onlar sordukça bakarak cevap veriyordum. Hattâ onların aklına gelmeyen yerleri bile haber ver­dim.»

İşte bu misal, zikri ilâhi ile vuslata eren kalblerde keşfin ne olduğunu açıkça göstermektedir. Ne var ki, peygamberlerde görülen bu olağanüstü haller mu­cizedir. Peygamberlerden başka, hak ehli kimselerde görülen haller ise keramettir. Evliyanın kerametini hak ve doğru bilmek de ehli sünnet ve cemaat alemetidir.

Keşif ve kerametler murâkabelerde başlar. Müridlerde zikir halinde olsun, murakabe halinde olsun, bast ve kabz diye iki hal daha meydana gelir. Bast ay­dınlık, kabz karanlık gösterir.

 

Kişide nefs-i emmâreye âid sıfatlar bulunduğu sürece bu tür rahatlık ve ferahlık ortaya çıkar. Kul, avama âid makamından havassa âid muhabbet makamının ilk basamaklarına yükseldiği zaman, hal, kalb ve nefs-i levvâme şâhibi olur. Kabz ve bast nöbetleşe birbiri ardından gelmeye başlar. Çünkü o, iman mertebesinden îkân mertebesine ve havassa âid muhabbet hâline yükselmiştir.

 

el-Vasiti: «Cenâb-ı Hakk; sana ait olan şeylerden dolayı se­ni kabzeder. Kendisine âid olan şeylerde de seni bast eder.» demiştir.

 

            Nefs, levvâme sıfatında olduğu sürece bazan gâlib olur; dediklerini yaptırır. Bazan da mağlûb olur. Sahibine söz geçiremez. Buna göre kabz ve bast, nefs-i levvâmeden kaynaklanır. Kalb sahibi kimse, kalbe âid vasıfların üzerinde bulunmasından dolayı nûrânî bir hicâb, nefis sahibi olan kimse de, nefse âit sıfatların bulunması dolayısıyle zulmânî bir hicâb altındadır. Kalbden yükselip, hicablardan kurtulduğu zaman, hiç bir hâl ona hükmedemez. İşte o zaman kabz ve bastın etkisinden sıyrılmış olur.

 

Kişi, kalbden yükselip nûrânî hicâbın varlığından kurtulduğu, kalb ve nefse âid hicâblar olmaksızın kurbiyyet makamına erdiği zaman ne kabz, ne de bast hâline düşmez.

            Fenâ ve bakâ makamından vücûda döndüğü zaman, nûrânî varlık olan kalbe'döner. O tak­dirde kabz ve bast da kendine dönmüş olur.  Fenâ ve bakâ makamına erdiği zaman kabz ve bast yoktur.

 

Fârîs der ki: «Önce kabz, sonra da bast meydana gelir. Kul, mânen biraz yükseldi mi, kabz da, bast da ortadan kalkar.» Kabz, bazan bast konusunda aşırı ileri gitmenin neticesinde meydana gelebilir. Bu Allah'tan kula gelen İlâhî sevinç ve müjde ile kal­bin dolmasıdır.

 Bunun neticesinde nefs etki altında kalarak yük­selmek ister ve bu sevinçten nasibini alır. Mezkûr vâridin mânâ­sı nefse ulaşınca, o, kendi özellikleri ile isyân etmek ve baş kal­dırmak ister. Bast da, insanın gönlünde bir genişlik ve sevinç hasıl oluncaya kadar, ileri gider.

 

Eğer, nefis tam terbiye edilmiş ve cibillî özelliğini değiştirmiş olsaydı, zaman zâman isyan ve baş kaldırma yoluna girmez, kalb de, rûh ile ünsiyetine devam eder, kabz ile karşılaşmazdı. Kabz yolunu kapatan itidâl yoluna riâyet etmeki, Cenâb-ı Hakk’ın şu âyet-i kerimesin­de anlatılmıştır:

 

 “Başınıza gelecek olayları önceden kitaba yaz­dık kielinizden çıkanlara üzülmeyesiniz ve (Allah’ın) size ver­diği ile sevinip şımarmayasınız. Çünkü Allah, kendisini beğenip övünen kimseleri sevmez” (Hadid57/23)

 

 İçte doğan bu ferahlık ve genişlik kalb ve rûh üzerinde odaklaştığı sürece sâhibini kabza sevk etmez. Özellikle kalb, Allah’a sığınmaya yönelik bir vârid ve ferah­la şeffaflaştığı zaman kabz ortaya çıkmaz. Böyle bir kimse Allah’a sığınıp İltica etmezse nefis, kalbe doğru yönelerek bu ferah­lıktan nasibini alır. Kendi sıfatları ile görünmek ister. İşte bu se­vinç, nefsi kendi hâline bırakmaya yönelik olduğu için menedilmiş bir ferahlıktır. Kişide kabz, zaman zaman bu durumlarda kendini gösterir. Bu hal, kabzı gerektiren günahların bir incesi­dir. Nefsin hareketi, tabii özellikleri ile zuhûru ve bu halde tezâ hürü kabzı gerektirir. Ardından havf ye recâyı îcâb ettirir. Kabz bast sâhibi ile heybet ve üns sâhibi, nefsin bu tezahürünü Orta'dan kaldıramaz. Çünkü bunların her ikisi de imanın zorunlu ne­ticelerinden olup, ortadan kaldırılamazlar. Kabz ve bastın, kalbdeki nasibi kıt olduğu için iman sâhibinde bulunmaz.

            Kalb ma­kamından yükseldiği için de fenâ bakâ ve kurb sahibinde meyda­na gelmezler. Bazen bâtında sebebi meçhûl olan kabz ve bast or­taya çıkabilir. Kabz ve bastın sebebini, hâl ve makamla ilgili bil­gileri sağlam olmayan ve bu ilimden nasibi az olan kimseler bil­mez.

            Avama âid muhabbetin ilk devrelerin­de bulunan kimse, kabz ile hemmi, bast ile negâtı birbirine ka­rıştırır. Bunların sebebini ancak kalbi istikâmet üzere olan kim­se bilebilir. Kabz ve bastı yok olan ve bunlardan daha yüksek makama erişen kimsenin nefsi, mutmainne derecesine ulaşır. Ar­tık nefisten kabzı îcâb ettiren bir etki meydana gelmez. Nefsin tabiat denizinde, hevâ ve heveslerden oluşan bir dalgalanma vukû bulmaz ki. ardında bast zuhûra gelsin. Bazan kabz ve basta benzer haller meydana gelebilir amma bu nefsin tabii sıfatların­dan değil, mutmainne hâlinden doğar. Nefsi, kalbin özelliklerine bürünerek mutmainne nefs durumuna geçer. Kabz ve bast mut­mainne nefs üzerinde cereyan eder. Onun kalbinde kabz ve bast yoktur. Çünkü kalb, rûhun nûrânî şuaları ile kuşatılmış, kurbiyyet sükûnetine yerleşmiş olduğundan kabz ve bast meydana gel­mez.

 

Kabz bir haldir ki, insan sanki karanlıkta kalıvermiş gibi olur. Böyle bir hal içinde olan mürid, bundan korkmamalıdır. Aynen «bast» hali gibi imtihan kabul etmelidir. Zikrine de daha hız vermelidir. İşte o takdirde mürid ikinci dönemde aydınlığa kavuşur.