RAKS ve SEMÂ nın HÜKMÜ

Yazar: Tarih: 13.02.2016 00:00:00

A A A

Hakk Teâlâ buyuruyor:

 “Sözü dinleyip en güzeline tâbi olan­ları müjdele! Onlar Allah’ın doğru yola ilettiği kimselerdir. On­lar akıl ve basiret sahipleridir.” (Zümer.18)  Bu âyet-i kerimedeki EHSENEHU. Kelimesi. «Sözün en doğrusu, en düzgünü» olarak tefsir bilmiş­tir.

Yine Allah Teâlâ buyuruyor:

 

 “Rasûl’e indirileni işittikleri za­man sen, onları Hakk’a mârifetlerinden dolayı gözlerinden yaş­lar akıttıklarını görürsün.”  ( Mâide  83)

Bu iki âyet-i kerimedeki «semâ»; yâni işitip kulak verme, üzerinde ihtilâf vâki olmayan ve ehl-i imana âid olan semâdır. Bu tür semâ, sâhibini hidâyete ve işin gerçeğine doğru yönlendi­rir. Bu tür semâ’ın harâreti (sıcaklğı), yakın duygusunun burûdeti (soğukluğu) üzeri­ne gelince gözlerinden yaşlar, boşanır. Semâ bazen hüzün verir, hüzün ise yakıcıdır; bazen şevk verir, şevk de yakıcıdır; bazen da pişmanlık verir o da yakıcıdır. Semâ’ın bu tür yakıcı hararet­leri, kalbi, yakîn duygusunun bürûdeti; serinliği ile dolu bir kim­seye ulaşınca bunlar göz yaşma dönüşür ve o kimse ağlayıp göz­yaşı dökmeye başlar

 

 Çünkü hararet ve bürûdet, yâni sıcak hava ile soğuk hava birbirine karıştığında yağmur ve çiğ meydana gelir. Bazen de semâ kalbe tesir edince süratle yayılarak vücûd üzerinde tesirleri zahir olur ve deri üzerinde ürperti ve titreme­ler başlar.

Nitekim Allah Teâlâ buyurur:

           “Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir, sonra derileri ve kalbleri Allah'ın zikrine yumuşar.”( Zümer;23)

 

Bazen de semâ daha büyük tesir bırakarak dimağa isâbet sûretiyle beyin üzerinde etkili olur. Bu yeni uyarılarla gözden yaşlar dökülür. Bazı kere de semâ'ın tesiri rûha isâbet ederek rûhtan manevî dalgalar meydana getirir. Hatta neredeyse rûh bundan daralır, fakat kalp tahammül gösterir. Böyle zamanlar­da feryâd ve ızdırap fazla olur. Bütün bu durumlar, ehl-i hâlden sâdır olan ahvâldir. Bazan bunlar, nefsin hevâsımn eseri olarak bâtıl ehli kişilerden de nakledilebilir.

Rivâyete göre Ömer (r.a.) bazan vird olarak bir âyetti keri­me okur, âyetin tesiriyle ağlamaktan boğulacak gibi olur, yere düşer, bir iki gün evinden dışarı çıkamazdı. Hatta halk onu has­ta zannederek ziyârete gelirdi.

Semâ, Kerim olan Allah’ın rahmetini celbeder. Zeyd b. Eş­lem şöyle rivâyet eder: Übey b. Kâ’b, Rasûlullah (s.a.) huzurun­da Kur’ân okumuştu da orada bulunanların kalbleri iyice yumu­şamıştı. Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurdu: Kalbiniz yumuşayıp İn­celdiği esnada duâyı ganimet biliniz. Çünkü bu hâl, rahmet i ilâhiyyedendir.

Ümm-ü Gülsüm (r.a.) rivâyet eder: Rasûlullah (s.a.) şöyle buyurmuştur: Allah korkusundan kulun derisinin ürperip titre­mesi, kuru ağacın yapraklarının dökülmesi gibi, günahları dö­ker. 5 Yine şöyle vârid olmuştur: Allah korkusundan derisi ürpe­rene Cenâb-ı Hakk cehennemi haram kılar. *

Bu saydıklarımız, reddi kabil olmayan ve üzerinde ihtilâf bu­lunmayan meselelerdir. İhtilâf, nağme ile söylenen şiirlerin dinenmesindedir. Bu konuda pek çok görüş ve birbiriyle çelişkili fikirler vardır. Bu tür semâ’ı fıska İlhâk edivermek münker, bir gerçek olduğuna şehâdet etmek, aşırı bir müsâmahadır. Biri ifrat, diğeri tefrittir.

Ebû’l-Hasan b. Sâlim’e sordular:

Büyük sûfîlerden Cüneyd, Seriy esSakatî ve Ziinnûn el- Mısri semâ yaptıkları halde siz semâ’ı neden inkâr ediyorsunuz? Şöyle cevap verdi:

Ben onu nasıl reddedebilirim ki, benden daha iyi kimse­ler onu dinlemiş, caiz görmüştür. Nitekim Câfer et-Tayyâr da se­mâ yapardı. Münker olan, semâ esnasındaki oyun ve eğlencedir.» Bu, doğru bir görüştür.

Şeyh Tâhir b.Ebi’l-Fadl, bize Hz. Âlşe (r.a.) ’den şöyle bir hadîs nakletmiştir. «Hz. Âişe’nin yanında iki câriye şarkı söy­lerken Hz. Ebû Bekir (r.a.), O’nun yanma geldi Hz. Rasûlullah (s.a.), elbisesiyle örtünmüş olarak orada bulunuyordu. Ebû Be­kir (r.a.), hemen câriyeleri şarkıdan menedince Rasûlullah (s.a.) yüzünü açarak şöyle buyurdu: Yâ Ebâ Bekir, bırak onları. Bu­gün bayramdır.

Âişe (r.a.) şöyle anlatır: Rasûlullah (s.a.) beni ridâsıyla ör­ter ve Mescid’de Habeş oyunları oynayan Habeşlileri, usanınca- ;ya kadar bana seyrettirirdi.

Şeyh Ebû Tâlib el-Mekkî, sahâbî, tâbiîn ve tebe-i tâbiînden olmak üzere seleften pek çoklarının görüşlerini naklederek semâ.’nın caiz olduğunu anlatmıştır. İlminin derinliği, mânevi hâlinin kemâli, selefin ahvâline vukufu, takvâ ve verâdaki durumu, en doğru ve en evlâ olanı araştırması sebebiyle Ebû Tâlib el- Mekkî nin görüşüne itibâr olunur. O’nun bu konudaki görüşü şöyledir: «Semâ, haram, helâl ve şüpheli olmak üzere üç çeşittir. Haram olan semâ, mücerred nefs ve nefsânî duygularla yapılan semâ'dır. Şüpheli olan semâ, kişinin hanımının ve câriyesinin söyle­diği helal, fakat içine eğlence unsuru karışmış, şeyleri dinlemesidir. Helâl olan semâ ise, Hakk’a delâlet eden mânâları müşâhede ve Hakk’ın celâl tecellilerini seyru temâşâ makamında bulunan bir kalble yapılan semâ’dır.»

 

Şeyh Ebû Tâ­lib el-Mekki’nin bu görüşü doğru ve isâbetlidir. Bu duruma göre Biz bu du­rumu tafsilâtıyla haram ve helâl oluşunun mahiyetlerini açık­layarak anlatacağız.

Âhiret için amel yapmaya teşvik ile Cenâb-ı Hakk’ın nimetlerini öven ilâhı ve kasideleri dinlemeyi redd ve inkâr ise mümkün değildir. Gâzilerin ve huccâcın hâllerini anlatan, hacc ve gazâlarını öven, gâzilerin azimlerini, haccüacın şevkini artırmaya yarayan kaside ve İlâhîler de bu kabildendir.

Yanaklardan, du­daklardan, boy ve postlarından bahsederek kadınları tasvir eden şarkılar dinlemek, dindar kimselere yakışan bir davranış değildir.

Müridi değişik hâllerden kurtararak âfâta dûçâr olmasını önle­yen, âhiret işlerine yaklaştırmaya vesile olan, ayrılık, vuslat ve gurbeti anlatan şiir ve İlâhiler, eğer dinleyene kaçırdığı manevî fırsatlar için üzüntü veriyor, gelecek azmini tazeliyorsa bunları dinlemek de reddolunamaz. Nitekim visâl ehli bazı kimselerin se­mâ ile beslendiği, vuslat için semâ ile güçlendiği ve bu şevkle açlığın ateşini söndürdüğü söylenmektedir.

Ölümle ilgili emr-i Hakk’a sebât, azme dönüşünce kalb saf­laşır ve bu durumda bulunan  semâı' zikr-i İlâhî mesâbesinde olur.

Bir arkadaşımız şöyle derdi: «Biz arkadaşlarımızın vecdini üç yerde anlarız: Suâl sorulduğunda, öfke ânında ve semâ esnâsındanda.»

Cüneyd şöyle der: Üç yerde bu tâifeye rahmet-i ilâhîyye iner;

— Yemek yerken; çünkü zarûret hâlinde yerler.

— Müzâkere anında; çünkü müzâkerelerinde nebilerin ah­vâli ve sıddıklann makamları konuşulur.

— Semâ esnasında; çünkü sûfîierin semâ’ı vecd ile ve Hakk’ı müşâhede iledir.

Şeyh Ebû Abdurrahman es-Sülemî, dedesinin şöyle söylediği­ni naklediyor: «Semâ yapanın diri bir kalb, ölü bir nefisle semâ yapması gerekir. Kalbi ölü, nefsi diri olana semâ,, helâl değil­dir.»

Cüneyd’in şöyle söylediği naklolunur. îblis’i rüyamda gör­düm ve sordum:

Bizim arkadaşlarımızı; yâni sûfîierin hiç alt ettiğin ve onlar sebebiyle bir şeyler elde ettiğin oluyor mu? Şöyle cevap ver­di:

îki vakit müstesnâ, bu benim için zor ve büyük bir iş. Sor­dum:

Onlar hangi vakitler? Şu karşılığı verdi:

Semâ vakti ve nazar; yâni bir şeye bakma ânı. O zaman onların kalblerinden bir şey çalabilir ve müdahâle edebilirim.

Şeyhlerden birine bu rüyâmı anlattım. «Keşke (şeytanı) görmüş olaydın, nerde göreceksin?» dedi. Ben de ona: «Ey ah­mak, onu işiten işitti, gören gördü. Senin bundan kazancın ne?» dedim ve kendi kendimi tasdik ettim.

Mimşâd ed-Dineveri’den naklolunur: Rasûlullah (s.a.)’ı rü­yada gördüm. Dedim ki: «Yâ Rasûlallah, semâ’ın, reddettiğin kıs­mı var mıdır?» Buyurdu ki: «Semâ’ı reddetmem; fakat ihvanına söyle ki, semâ’a Kur’ân kırâatiyle başlasınlar ve sonunu kırâat-i Kur’ân’la tamamlasınlar.»

Ben de dedim ki,  «Yâ Rasûlallah, ihvânım bana, hem ezâ veriyorlar, hem de şâd ediyorlar.» O buyurdu: «Yâ Ebâ Ali, sen onların ezâsına sabret; çünkü onlar se­nin kardeşlerin.»

Mimşad iftiharla şöyle derdi: «Rasûlullah (s.a.) bana kâfi, dileyen dilediğini söylesin.»

Yasaklanan semâ, henüz tarikata yeni girmiş mürîdlerin nefs ile mücâhedede tam bir sadâkat kazanmadan yaptıkları semâdır.  Çünkü böylelerine nefs sıfatının ve kalb ahvâlinin zuhûruyla bir keşf vâkî olsa, hareketlerini şeriat bilgisine uydurabilecek ve bu ölçüyü muhâfaza edebilecek güce sahip değillerdir.

Tabiatın şâd olmasıyla şad olan nefsin hicâbı kalb üzerine düşer. Tabiattan kaynaklanan bu canlılık, kalbi kararsız kılar, kalb kararsız olunca da derviş, kalkıp  ahenkli hareketlerle raks etmeye başlar. Böyle bir semâ ve raks, ehl-i hak nezdinde haramdır, öbürü ise bu hâli kalbin haz­zı sanır. Kalbinin hâlini ve onun hazzın Allah’a bağlı olduğunu görmez. Böyle bir mürid hareketlerinde hüsn-i niyyete eremez, mürîdliğin sıhhat şartlarını bilemez.

Böyle bir raks düşkününe şöy­le denilmiştir: «Raks noksanlıktır Ku­caklaşma, el ve ayak öpme ve benzeri, mutasavvifenin tasvib et­mediği hareketler, nefsin diri oluşunun işaretidir. Bu tip hare­ketler gerçek tasavvuf ehli olanlarda değil, tasavvufun sadece giyim ve sûretine bağlı bulunanlarda olur.

Okuyucunun son derece kıvrak ve nefisleri cezbederek onlara semâdan lezzet almayı ve gönüllerine kötü düşünceler yerleştirmeyi başardığı semâ meclisleri ile, cemaatin arasında kadınların bulunduğu raks, vecd gösterisi gibi hareketler sebebiyle kadınların câzibesinin nefis­lere davetiye çıkardığı meclisler, bizzat fısk meclisleridir ve haramlığında «icmâ» vardır.

Nice hareketler vardır ki öfkeyi getirir, nice hareketler de vardır ki, hâlin güzelliğini giderir. Müptedî bir müride münker olan bir hareketin red yoluyla anlatılması onun böyle bir duruma düşmesine mâni olur. Onu bu tür meclislerden uzaklaştırır. Böylesi hareketler, reddi sahih olan davranışlardır.

Sâdık mürîdlerden bazısı da âhenk ve vezinle vecd gösteri­sinde bulunmadan raks ve semâ eder. Böylelerinin raks ve se­mâdan kasdı, hareket hâlinde bulunan dervişlere uyarak hâl ve vecd iddiâsında bulunmadan ritmik bir şekilde sallanmaktır.

Nefsini rahatlatmak için, hâl iddiâsından uzak olarak semâ yapanın raks ve semâ’ı faydalı da değildir, zararlı da. Bazen hüsn-i niyyetle nikâh, ibâdet olur. Hele hele, gönlünde Allah için bir sevinç bulunan, Allah’ın rahmet ve lütfuna nazar edene göre semâ ibâdet neşvesi kazanır. Fakat şeyhlerin ve kendilerine tâbi olunan manevî liderlerin raksetmeleri hiç yakışık almaz. Çünkü raksta oyun ve eğlenceye benzer bir Özellik vardır. Oyun ve eğ­lence ise onların mânevî makamlarına yaraşmaz, hâllerine ters düşer.

Şemâ’ı kabûl etmeyenleri reddetme meselesine gelince; semâ’ı inkâr eden şu üç durumdan birindedir:

— Ya sünnet i seniyyeden ve âsârdan habersizdir,

— Ya kendisinin iyi amellerine aldanmıştır,'

— Ya da donuk tabiatlılığından; zevkten nasibi olmadığı için semâ’ı inkârda ısrarlıdır.

             Ke­mâl sıfatının bir cemâli vardır, fakat duyu organlanyla idrâk olunamaz, kıyasla da kavranamaz. Muhabbet ehlinin aldığı, ce­mâl müşahedesinden sıfat-ı ilâhîyye tecellisine mahsûs şeylerdir. Onlar bu tecellîden nasibleri kadar, zevk, şevk, vecd ve semâdan nasib alırlar. «Evvelûn» dediğimiz ilk büyükler, zât tecellisinden de nasiblerini aldılar. Bü yüzden onların vecdleri, vücûdlan ka­dar, semâları da şühûdlan kadardır.

Meşâyıhtan biri şöyle anlatır: «Suda yürüyen, havada uçan ve semâ yapan bir topluluk gördük ki, semâ onlara vecd veriyor, vecdin şiddetiyle de akıllan başlarından gidiyordu.»

Bir başkası şöyle söyler: Bir sâhile inmiştik, ihvânımızdan biri semâ yaparak suyun üzerinde dolaşmaya başladı. Suyun üze­rinde gidip geldikten sonra tekrar

Şeyh Ebû Tâlib el-Mekkî (r.h.) kitabında şöyle diyor: «Eğer semâı, mutlak mânâda, toptan, hiçbir kayıt ve tafsilât zikretme­den reddedecek olursak, bizim bu reddimiz yetmiş sıddîkın inkâ­rı demek olur. Her ne kadar bu inkârın ham sofuların ve âbidlik iddiâsında bulunanların hoşuna gideceğini bilsek bile.

Tâat, zahiri sıfatların sırn olduğu gibi, vecd de bâtîni sıfata ların özüdür. Zâhirî sıfatlar, hareket veya sükûnet tarzındadır. Bâtınî sıfatlar ise ahvâl ve ahlâk şeklindedir, denilmiştir.

Ebû Nasr es-Serrâc der ki: «Ehl-i semâ üç tabakadır:

Dinledikleri şeylerde Hakk’ın kendilerine olan hitabı­na rücû ederek «Elest» bezmindeki hitabı duyanlar,,

          2— İlme bağlı ve semâ esnâsında sadâkatle işaret-i ilâhîyyeye tâlib olanlar,

         3— Kalblerine dünyâ ve dünyalık sevgisinin kirleri bulaşmamış; dünya ile bağlarını koparmış, kendilerini Allah’a vermiş dervişler. Bunlar, kalblerini şâd etmek için semâ yaparlar ve se­mâ, böylelerine yakışır. Çünkü onlar insanlar içinde selâmete en yakın, fitneden en sâlim olanlardır.

Sûfîlerden birine «Semâda tekellüf» yâni insanın kendini semâ’a zorlamasının hükmü soruldu. Şöyle cevap verdi: “Semâda tekellüf iki çeşittir.”

Birincisi, bir mevki veya dünyevi bir menfaat uman kimse­nin kendi semâa zorlaması ki, aldatma ve hıyânettir.

İkincisi, vecde ermeye çalışanın kendini vecde zorlaması gi­bi semâm hakikâtine ermek için kişinin kendini zorlamasıdır. Bu durum insanın kendini Kur’ân okurken ağlamaya zorlaması­na benzer.»

«Böyle bir maksadla semâ için toplanmak bid’attir» diyenin sözüne şöyle karşılık verilmelidir: «Mahzûrlu ve yasak olan bid­at, sünnetin emrettiğini ortadan kaldıran bid'attir.