TARİKATTA ZİKİRİN YERİ?

Yazar: Tarih: 31.08.2015 00:00:00

A A A

TARİKAT-I MUHAMMEDİYE....

Tarikat kavramını eğer Allah'a ulaştıran bir yol olarak kabul edersek, İslamiyeti bütün bu yolların birleştiği ana cadde olarak değerlendirebiliriz. Aslında dar planda herhangi bir tarikatte olan birçok uygulamanın, geniş manada İslamiyet açısından da geçerli olduğunu görebiliriz. Hatta İslamiyeti, bütün tarikatların özü ve numunesi olarak değerlendirebiliriz. Şöyle ki;
Bilindiği gibi tarikatlarda gerçekleştirilen en önemli uygulama, belirli aralıklarla yapılan zikirler ve bunun için oluşturulan zikir halkalarıdır. İslamiyet dairesi açısından da aynı vaziyeti görmek mümkündür.

            Resûl–ü Ekrem Sallallahu Aleyhi ve Sellem velâyeti ve insanlığa gösterdiği örnek kulluğu bakımından öylesine büyük bir zikir halkasının ortasında oturmaktadır ki, geçmiş ve gelecek bütün peygamberler ve onlara inanan müminler halka halka O'nun etrafını kuşatmışlardır. Özellikle Müslümanların kıldıkları namazlarının ardından yaptıkları tesbihler, Muhammedî tarikatının birer virdi hükmündedir. Öyle ki, her namazın ardından dünya mescidinde saflar halinde Kâbe–i Muazzama'nın etrafında halkalanan Müslümanların, böylesi büyük bir zikir halkasında hep bir ağızdan otuz üçer defa "Sübhânallah, Elhamdülillah ve Allahu Ekber" demeleri, bu Muhammedî tarikatının açık göstergesidir.

O halde namazdan sonra yapılan tesbihatlar Muhammedî bir tarikatın gereğidir ve Velâyet–i Ahmediye'nin evrâdıdır. Bu sebeple büyük öneme sahiptirler.

Peygamber Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in bu muhteşem vaziyeti ve ehl–i imana olan liderliği, şu güzel ifadelerde de açıkça vurgulanmaktadır:


Yeryüzü bir mescid, Mekke bir mihrap, Medine bir minber… O, herkes için apaçık bir bürhan olan Peygamberimiz Aleyhissalâtü vesselâm bütün insanlara hatip, bütün iman ehli insanlara imam, bütün peygamberlere reis, bütün evliyaya seyyiddir, efendidir.

Bütün peygamberlerden ve velilerden meydana gelmiş akıl almaz genişlikteki bir zikir halkasının serzâkiridir.

 Öylesi büyük ve nuranî bir ağacı andırır ki, onun kökleri, tarihin ta derinliklerine kadar uzanan peygamberlerdir. Bütün evliyâ, onun geleceğe doğru uzanan dallarında boy göstermiş tatlı meyveleridir. Nasıl, geçmişteki bütün peygamberlerin gösterdikleri mucizeler dolaylı olarak O'nu ve peygamberliğini tasdik eder özellikteyse, bütün velîlerin gösterdikleri ve gösterecekleri kerametler de yine O'nu ve davasının hakkaniyetini gözler önüne sermektedir.

İslamî ilimlerde uzman olan büyük zatların ortak kanaatine göre, Hazreti Muhammed Sallallahu Aleyhi ve Sellem'in iki yönü bulunmaktadır. Birincisi, risalet yönüdür ki, Allah–u Teâlâ'nın elçisi ve resulü olmasını ifade eder. Bir diğer yönü ise, velâyettir ki, bütün velîler ve tarikat ehli şahsiyetler O'nun bu yönünü kendilerine örnek almışlardır.

Resûlüllah Sallallahu Aleyhi ve Sellem hakkında söz konusu olan bu iki yön birbiriyle bağlantılıdır. Hatta velâyet yönünün, peygamberliğin gelmesiyle birlikte risâlete dönüştüğünü söylemekte yarar vardır.

Risâlete dönüşen velâyet–i Ahmediye'nin bütün velâyetlerin üzerinde olduğu kesindir. O halde, bu velâyete ait olan tarikatın diğer tarikatlardan üstün olması gerektiği gibi, o eşsiz velâyetin kendisine has evrâdı olan namazın akabindeki tesbihatın da diğer evradların üzerinde olması lazımdır.

Bilindiği gibi, tarikatlarda zikir halkaları oluşturulur. Böyle bir halkada başta şeyh efendi veya o meclisi yönlendiren bir önder olmak üzere, diğer müridler de hazır bulunurlar. Zikir başladığında ise, halkaya katılan bütün fertler arasında manevî bir bağ oluşur. Adeta bütün fertler tek bir ağızdan söyler vaziyete gelirler. Aynı halin belki binlerce kat daha güçlüsü, anlayabilen ve idrak edebilen için Tarikat–ı Muhammedî'nin en önemli esaslarından birisi olan namaz ve hemen ardından yapılan tesbihatta da görülebilir.

Kalbi namazla manevî feyizlere dalmış bir kimse, namazın ardından Sübhânallah, Sübhânallah deyip tesbihi çekerken, bir anda kendisini milyonlarca, hatta geçmiş ve geleceği de içine katarsa, milyarlarca kişinin katıldığı bir zikir halkasında bulur. O zikir halkasının reisi olan zât–ı Ahmediye Aleyhissalâtü Vesselâmın karşısında milyarlarca tesbih yapanlarla hayalen omuz omuza, diz dize gelir. İşte bu azamet ve ulviyet içinde Sübhânallah, Sübhânallah der.

Sonra o serzâkirden, yani zikir halkasının başkanı olan Resûl–ü Ekrem'den gelen manevi bir emirle, Elhamdülillah, Elhamdülillah der. O muazzam ve muhteşem zikir halkasından bir anda yükselen Elhamdülillah, Elhamdülillah nidalarının meydana getirdiği azametli bir hamdi ve şükrü düşünür. İçinden Elhamdülillah ile iştirak eder. Hakeza otuz üçer defa Allahu Ekber, Allahu Ekber ve duadan sonra Lâ ilâhe illallah, Lâ ilâhe illallah diyerek o tarikat–ı Ahmediyenin zikir halkasında o sayısız tarikat kardeşlerini nazara alır. O halkanın serzâkiri olan Zât–ı Ahmediye'ye yönelip, 'Elfü elfi salâtin ve elfü elfi selâmin aleyke yâ Resûlallah' der."

Tarikatlarda zikrin yeri

 Allâh (C.C.) insanları rûhlar âleminde yaratınca, “Elestü bi rabbiküm” “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabı ile sordu. Rûhlar ise “Kâlû belâ” “Evet sen bizim Rabbimizsin” dediler. Rûhlar beden kafesi içerisine girip dünyâ sahnesine geldiklerinde ise Allâh’a rûhlar âleminde verdikleri sözü unutmaya başladılar. Bu nedenle Allâh,(C.C.) şöyle buyurdu:

“Siz beni zikredin ki, ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin nankörlük yapmayın.” (Bakara; 152)

 “Akıl sahipleri o kimselerdir ki ayakta iken, otururken ve yanları üzere yatarken daima Allah’ı zikrederler; göklerin ve yerin yaradılışı hakkında tefekkür ederler.”(Al-i İmran 191)

 “Ey iman edenler Allah’ı çok zikrediniz, sabah akşam onu tesbih ediniz”(Ahzab 41-42)

“Nice erler vardır ki ne bir ticaret, ne de bir alış veriş Allah’ı zikretmekten ve namazı kılmaktan kendilerini alıkoyamaz.”(Nur 37)

“Namazı kılıp bitirdikten sonra  ayakta iken, otururken ve yanlarınız üzere yatarken hep Allah’ı zikrediniz.”(Nisa 103)

“Muhakkak ki şeytan, içki ve kumarda aranıza düşmanlık ve kin düşürmek, sizi Allah’ı zikretmekten ve namaz kılmaktan alıkoymak ister. Artık siz sakınmaz mısınız” (Maide 91) 

Son üç ayet-i kerime dikkatle incelendiğinde görülecektir ki namaz ve zikir birbirinden ayrı, müstakîl bir ibadettir. Zira yukarıda geçen ilgili ayetler ve muteber hadis kitaplarındaki  hadis-i şerifler dikkatle incelendiğinde görülecektir ki zikrullah başlı başına bir ibadettir. Ancak Kur’an-ı Kerim’in birçok ayet-i celilesinde zikir ibadeti, mutlak olarak gelmiştir.. Yani Cenab-ı Hak  beş vakit namaza vakit tayin etmiş, Allah’ın Rasûlü de namazın kılınış şekilleri ile rekatlarını belirterek nasıl kılınacağının sınırlarını çizmiştir.

Ayrıca oruç, hacc, zekât gibi ibadetlerin her birinin şekil ve hudutları Ayet ve Hadislerle sınırlandırılmıştır.

Ancak zikire gelince Allah Resulü’nden(sav) günün evvelinde,  ortasında ve sonunda yapılması gereken bazı zikirler ve çok değerli dualar sâdır olmakla birlikte ne Kur’an-ı Kerim’de ne de hadis-i şeriflerde bunların dışında ‘Allah’ı(cc) değişik şekillerde zikredemezsiniz’ diye bir yasak ve sınırlama getirilmemiştir.

 Dolayısıyla mezheb imamlarımızın dinin zahiri hükümlerinde içtihat ettikleri gibi her biri büyük bir ma’nevî müçtehid olan  Tarîkat Pîrleri de ayet-i celilelerin ve hadis-i şeriflerin zâhir ve bâtın ma’nâlarından birçok ilahi hakikatleri çıkararak, ayrıca kendilerine sunulan Rabbani ilhamlar ve ma’nevî keşifler neticesinde bizzat Ruhaniyet-i Rasûlullah Efendimiz’den (sav)  mâna âleminde bir takım zikirler ve tesirli duaları  almak ve telakki ederek nefs-i emmârenin ıslahı ve kişilerin gönüllerini masivâdan arındırıp Allah’a (cc) vasıl olmaları noktasında yapmış oldukları içtihad-ı ma’nevîden, tarîkatlerin  seyr u sülûk ve zikir usûlleri meydana gelmiştir.

Kur’an-ı Kerim’de Allah’a(cc) iman eden müminlere çok zikir yapmaları emredilirken zikir hususunda gevşek davranan ve terk edenler hakkında tehdit edici ayetler mevcuttur:

“Kim Rahmân’ı zikretmekten gâfil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytânı ona musallat ederiz. Şüphesiz bu şeytânlar onları doğru yoldan alıkoyarlar da onlar, kendilerinin doğru yolda olduklarını sanırlar”(Zuhruf 36-37)

“Kim de Rabbinin zikrinden yüz çevirirse Allah onu şiddetli bir azaba sokar”(Cin 17)

 Bütün tarikatların temel unsuru olan zikir, kelime olarak anmak, zikretmek, hatırlamak demektir. Istılah olarak Allah'ın isimlerini, belli duâları, çeşitli zamanlarda belli miktarda sesli veya sessiz söylemek, tekrar etmektir.

   Zikirde esas unsur, diğer varlıkları unutarak, hatta yok sayarak Allah'ı anmaktır. En efdal ve üstün zikrin "Lâ ilâhe illallah" olduğunu Peygamberimiz söylemişti. Sûfîler de bu hadisten hareketle bu cümleyi zikrin temeli olarak almışlar ve bunun üzerinde ısrarla durmuşlardır.

  Tarikatlarda şeyh, dervişlere ferdî olarak yapmaları gereken zikir ve diğer ibadetleri talim ve tarif ettiği gibi toplu olarak yapılan zikir meclislerini de idare eder:

   Ferdî Zikir: Müridin kendi başına yaptığı zikirdir. Mürid, zikri talim ederken şeyhin tarifinin dışına çıkmaz. Şeyh, müridin anlattıklarından, hissettiklerinden ve gördüğü rüyalardan hareketle değişik zikirler telkin eder.

  Lisanî zikir: Dil ile yapılan, sesli veya sessiz zikirdir. Zikrin sesli olması nefse işittirmeye ve onu zabturapt altında tutmaya vesiledir.

  Kalbî zikir: Bir takım kelimeleri tekrarlamaktan öte bir nevi derin tefekkürdür. Dil ile kalp zikrinin beraber olması daha üstündür.

 Toplu Zikir: İlk asırlarda pek yoksa bile, özellikle tarikatların kurulup bünyeleşmelerinden sonra tekkelerde toplu zikir meclisleri icra edilmeye başlanmış, zamanla belli adâb ve erkânı olan tarikat zikirleri meydana çıkmıştır.

Sema: İlk asırlarda dinî mûsıkî anlamına gelen sema Mevlevî tarikatının zikrine verilen isimdir. Ayakta ve dönerek icra edilir.

 Hatm-ı Hâce: Nakşibendiye tarikatının şeyhin huzurunda müridlerin oturarak icra ettikleri zikirdir.

Sessiz olarak (hafî) yapılır. Herkes okuyacağı duâ, âyet ve salâvatı şeyhin işâretleriyle okur. Cemaat arasında İnşirah sûresini ezbere bilenler 10'dan fazla ise büyük hatme, değilse küçük hatme yapılır.

Darb-ı Esma: Halvetîler, toplu zikirlerine bu adı vermişlerdir. Halka halinde oturup hafif sallanarak yapılır. Vücudun hafif hareket etmesi masivadan sıyrılmak için bir vesile olarak kabul edilir.

Zikr-i Kıyam: Ayakta ve sesli olarak yapılan bu zikir Rufâî ve Sadîler'in zikirlerine verilen isimdir.

             Deverân: Kadirî zikri. Ayakta, oturarak, dönerek yapılır.

             Zikir; cehrî ve hafî olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Hafî olan zikir ilk defa Sevr mağarasında Peygamber(sav) Efendimiz tarafından Hz.Ebûbekr-i Sıddîk’a tarif edilmiştir. Efendimiz Hazretleri:

—Dilini damağına, bedenini kalbine topla gizli olarak “lâ ilâhe illellâh” ism-i şerîfini zikreyle diye buyurmuştur.

 Cehrî zikri, Efendimiz Hazretleri(sav) bizzat Hz.Ali’yi(kv) karşısına alarak şu şekilde telkin etmiştir:

—“Ben üç kez “lâ ilâhe illellâh” ism-i şerîfini zikredeyim, sen dinle. Üç kez sen zikreyle ben dinleyeyim” buyurmuşlardır. İtikat ve amel esasları Kur’an ve Sünnet’e uygun olan her tasavvufi meşrep asıl itibarı ile sahih ve haktır.

Rufailik’te zikir, cehri ve hafi olarak zikrin her iki türünü içermektedir.  Bu tarîkatın pîri olan büyük veli Seyyid Ahmed er-Rufai hazretleri müridleri için cemaat halinde iken cehri, tek başlarına iken hafi zikri emretmişlerdir. Gerçekten de zikir hafisi ve cehrisi ile insanın kalbini ihya eden büyük bir ilahi lütuftur.

                RUFAİLİK’TE ZİKİR  USÛLU

 Halka halinde toplanıp, cehri bir şekilde Allah’ı zikretmek, Rufai   Tarîkatı’nın temel esaslarındandır. Zikir halkasını Rasûlullah(sav) Efendimiz’e salât ü selam ile başlatmak diğer Peygamber Efendilerimiz’e fatihalar okumak, Ashab-ı Kiram Efendilerimiz’i yad etmek bu tarikatın esaslarındandır. Zikrin oturarak ve ayakta yapılması diğer bir esastır. Zikir esnasında  Rasûlullah(sav) Efendimiz’e medhiyeler okuması, ilahiler okuması bu yüce tarîkatte gerekli görülmüş ve ruha verdiği incelikten dolayı lüzumlu addedilmiştir. Zikir bitiminde bütün Müslümanlara, dua etmek, silsile-i sâdât efendilerimize fatihalar okumak bu tarîkatın esaslarındandır.

Her Tarîkatta olduğu gibi Rufai  Tarîkatı’nda kişiye özel zikir telkini ve vird adı verilen ders talimi vardır ki bu tamamen şeyh ile mürid arasında  ait bir sırdır.

Her tarikatın kendine has evrâdı vardır. Bunların uzunluğu, tekrar etme adedi farklıdır. Hatta bu farklılıklar aynı tarikatın kolları için bile söz konusu olabilir. Buna karşılık bir tarikatın müritlerine verilen ve yedi günlük virdi ihtiva eden evrâd kitapları diğer bazı tarikat pîrlerinin dua ve hizblerini de içerebilir.

Tarikatlara has evrâd ferdi olarak okunduğu gibi tekkelerde zikir başlamadan önce şeyhin yönetiminde toplu olarak da okunabilir. Vird metinlerinin zamanla yeniden tertiplendiği bilinmektedir. Bu arada bazı virdler çok meşhur olmuş ve âdeta tarikatlar arası ortak metin haline gelmiştir.

            Bizler de bir kul olarak, bize her şeyi karşılıksız bağışlayan, nimetlerini sayamıyacağımız, mün'im-i hakikimiz Allah teâlâ ve tekaddes hazretlerini can ü gönülden her an anmamamıza imkân olabilir mi? Bizim bu anmamız da gene O'nun keremi ve inâyetiyledir.

İnsan daima Allah Teâlâ’yı anmakla vazifelidir, mükelleftir. Dilini, bilhassa kalbini Rabbını anmakla değerlendirmelidir.

             Cenâb-ı Hak insanı mükerrem kıldı.  Koyun gibi yemesi, içmesi, uyuması yönünden mi? Hayır ruhâniyeti itibariyle yüce eyledi, kendine halife kıldı.

 Akl-ı selim sahibi olan, Allah teâlânın bu büyük iltifatına karşı daimi olarak hamd edecek, şükredecekdir ve büyük bir edeb ve tazimle kulluk vazifesini ifâya himmet edecek ve bir an zikrullahdan mahrum kalmamağa sa'y ü gayret edecekdir.

Zikrullaha vâsıl olan her şeye kavuşmuşdur. Zikrullahdan mahrum olan da her şeyi kaybetmişdir. Zikrullaha nail olan Allah'a kavuşmuşdur.

Kim Cenab-ı Hakkı kalben daimi olarak anabiliyorsa,  kuvvetli imâna sahib olmuşdur. Allah-u Teâlâ’yı büyük aşkla sevmiştir. Zikir hali devam ettikçe, manevi yollar açılmış, perdeler, hicablar kalkmışdır.

Zikrullah kalbin nuru, ruhun huzuru, gönlün cilâsı, aklın ölçüsüdür. Zikre devam edenin kalbi mâmûr, fiil ve ahlâkı güzel, ruhu sevinçli olur.

Zikrullaha devam eden, şen şakrak olur, hiç bir keder onda barınamaz. Zikrullaha devam edenler, ehli dünya  ile fazla ülfet etmezler, çünkü gafillerle ülfet etmek kalbe kasavet verir.

Kalb mademki nazargâh-ı ilâhidir, onu muhafaza etmek için çok dikkatli ve zeki olmak gerekir. Daima sâlih, maneviyatlı kimselerle ülfet etmek, onların meclislerinde bulunmak lâzımdır.

Büyük tâzimle zikrullaha devam ettikçe letaifler açılır, zikir hâli sıra ile letaiflerde görülür, daha tekâmül ederse bütün sadrı istilâ eder. Daha da gayret sarf edilirse nefse, oradan da bütün cesede intikal eder.

Emmâre, Levvâme, Mülhime, Mutmainne, Râdıye, Marzıye halleri görülür.

Allah Teâlâ buyurur:

"-Mü'minlerin kalblerine Allah'ın zikriyle Allah korkusundan dolması zamanı gelmedi mi?"….. (Hadid: 16)

Allah'ı devamlı anmak, kalbi yumuşatmak ve tasfiye etmek için şarttır. Çünkü Cenâb-ı Hakk azze ve celle hazretleri "Siz beni çok anın, çok çok anın" buyurmaktadır. İnsan ne kadar gönlünü zikre verirse o kadar çabuk terakki eder.

Zira az yapılan zikir kalbin yumuşamasına kâfi gelmez. Kalb çok zikirle yumuşar. Hiç bir şey buna mâni olmamalıdır. İnsanın mükerrem oluşu zikr-i daimi ile tecelli eder, beden bununla nurlanır, temizlenir. Her uzvun kendi zikri vardır. Bedenin zikriyle huzur kazandığı zaman insanın vücudu artık toprağın içinde çürümekten kurtulur. Cenâb-ı Hak âyet-i kerimelerde dâima çok zikretmeyi emretmiştir.

Zira Allah'ı unutan kimse kendi nefsini de unutur. Hem de kendisini de unutturur. Allah unutmakdan münezzehdir.

Kalbi zikirle meşgul etmeli, zikirle uyandırmağa, çalıştırmağa gayret etmelidir. İyi çalışıldığı takdirde zikir bütün letaiflerde dağılır, nefse, sonra cesede. Bunun için de;

  1. Akşam yemeklerini az yemek ve erken yatmak.
  2. Seherlerde kalkmaya azimli olmak.
  3. Ders yaparkan gönlü Allah'a bağlamak.
  4. Uykuyu, konuşmayı azaltıp, helâle dikkatli olmak.
  5. Salihlerle, sâdıklarla berâber olmak.
  6. Gündüzleri de daima gönlü Cenâb-ı Hakka bağlamak gerekir.

            Seyr-u sülük’ün en temel unsuru, zikrullahtır. Zikir, insan kalbini şeytandan, kötü düşüncelerden, huylardan koruyup imanı kuvvetlendirdiği gibi, bir yağmur gibi indiği kalplerde “muhabbetullah”, yani Allah sevgisi bitirir.

            Zikrin hakikati, Allah (CC) Hz.leri’ni hatırlamaktan başka bir şey değildir. Ama bir şeyi bilmiş olmak zikir sayılmaz.

Zikreden, Allah (CC) Hz.leri’ni hatırlayıp, O’nun (CC) emirlerini harfiyyen yerine getirmelidir. Yani “Yüce Allah (CC) Hz.leri’ni hatırdan çıkarmıyorum” deyip emirlerini yerine getirmemek olmaz.

Zikrin hakikati, Yüce Allah (CC) Hz.leri’ni daima hatırdan çıkarmayıp zatını unutmamak ve emirlerine de sımsıkı sarılmaktır.

Hem kendisi Allâh’ı unutmuş, hem Allah kendilerini kendilerine unutturmuş olanlar gibi olmayın. Onlar fasıkların ta kendileridir. (Onlar yoldan çıkan kimselerdir.) (Haşr:19)

 “Münafık erkeklerle münafık kadınlar birbirlerine benzerler. Onlar kötülüğü emrederler. İyilikten alıkoymaya çalışırlar. Ellerini sıkı tutarlar (Hayır yapmazlar). Allah’ı (CC) (O’na (CC) itaati) unuttular. Allah da (CC) onları unuttu (Hidayetinden mahrum etti). Doğrusu münafıklar hep fasıktırlar.”

Yukarıda beyan edilen Ayet-i Kerime’de bildirildiği gibi Yüce Allah (CC) Hz.leri’nin unuttuğu ve Yüce Allah (CC) Hz.leri’ni unutan münafıklardan olmamak için âleme gönderiliş gayesi olan Zikrullahı dilimizden, kalbimizden hiç çıkarmamalıyız.