TARİKATLARDA ZİKİR NEDİR?

Yazar: Tarih: 31.08.2015 00:00:00

A A A

KAÇ ÇEŞİT ZİKİR VARDIR?

 

Mânevî terbiye ve yolculukta ilk hedef, kalbin uyanmasıdır. Ardından kulun Mânevî kirlerden arınması gelir. Onu yüce Allah’ın razı olduğu gü­zel ahlaki özellikler takip eder.

Bunun sonucunda kalp İlâhi dostluğa hazır olur. Bu kalbin hediyesi Allah ile huzur bulabilmektir. Seyri sülûktan maksat da budur. Bu uğurda­ki mücadelenin sonucu ise yüce Allah ile dost olmak ve İlâhi himayeye girmektir.

Mânevî terbiyede ilk olarak kalp ele alınır. Bütün Allah dostlarının tecrübe ve tespitlerine göre, kalbin temizlenmesi ve nefsin terbiyesi için en etkili ilaç Allah Teâlâ’yı zikretmektir.

Zikir denilince hemen akla anmak, hatırlamak, unutmamak ve yad et­mek gelir. Bu doğrudur. Ancak burada anmaktan gaye sevmek, yüceltmek ve özlemektir. Bu yüzden zikrin asıl manası, gönülden masivayı çıkarıp, Mevla’yı sevmektir.

Allah Teâlâ’nın dışındaki her şeye masiva denir. Zikir nefsi ezip, yü­ce Rabbi yüceltmektir. Zikir fikrin meyvesidir. Fikir de muhabbetin eseridir. Muhabbet ise Allah vergisidir. Sevgisiz insan yoktur. Her insanın bir şeye muhabbeti vardır.

Büyük arif Mevlana Halid Bağdadi (k.s), sadık müridi Şeyhu’l-İslâm Mekki Zade Mustafa Asım Efendiye yazdığı bir mektupta zikrin önemini kısaca şöyle anlatmıştır:

“Sağlam bir itikada sahip olup, hak mezheplerden birisine uyarak ları yerine getirdikten sonra, ibadetlerin en yücesi ve en faziletlisi olan zikre devam etmek gerekir.

Zikir esnasında insan, Allah Teâlâ’nın kendisini gördüğünü, işittiğini hiçbir şeyin O’ndan gizli kalmadığını bilmelidir. Burada bilmek taklit de Tahkikle elde edilen bir ilimdir. Bu ilme yakin ilmi denir.

 

Bu ilme ulaşmak için, insanın Allah’tan başka her şeyden yüz çevirip ihlâs, edep ve sevgiyle sünnete sarılması gerekir. Bunun en güzel yolu, ir­şatla görevli Allah dostlarından birisinin terbiyesi ve tasarrufu altına gir­mektir.

 

Gücünüzün yettiği kadar, zikre özen gösteriniz, bu yolun büyüklerinin himmet ve tasarruflarını üzerinize çekmeye çalışı­nız. Sahip olduğunuz yüksek rütbeler sizleri bunlardan alıkoymasın. Bu büyüklerden alacağınız azıcık nispet bile size çok şey kazandırır.”

Günümüzde zikir deyince, farz bir amel değil, nafile bir ibadet akla gelir nedense!.. Bazı insanlar beş vakit namazını kılan, Kur’an'ı okuyan, ilimle uğraşan, haramlardan kaçan müminlerin, zaten zikir yaptığını; ayrı­ca Allah’ı zikretmeye ihtiyacı olmadığını düşünür.

Evet, bu sayılan ibadet ve ameller bir çeşit zikirdir. Fakat kalbe ilaç olacak, nefsi ıslah edecek zikir, hepsinden ayrı özel bir ameldir. Allah dost­ları kalbin ilacı olan zikri, günlük yapılan zikir (vird) haline getirmişlerdir.

Bu sayede zikir onların tüm benliklerini sarmış, bütün vakitlerine ya­yılmış ve hayatlarının ayrılmaz bir parası olmuştur. Buna zatî zikir denir.

Önce şu gerçeği hatırlayalım:

Yüce kitabımız Kur’an, bütün kâinatın Allah’ı zikrettiğini haber veriyor:

“Yedi kat gök, yer ve bunların içindekiler hepsi Allah’ı teşbih eder. Onu övgü ile teşbih etmeyen hiçbir şey yoktur. Fakat siz onların teşbihini anlamazsınız. O çok halimdir, çok bağışlayıcıdır.” İsrâ, 44

Yine Kur’an ayrıca bize şunu öğretiyor:

“Göklerde ve yerlerde bulunanlarla dizi dizi kuşların Allah’ı teşbih et­tiğini görmez misin? Her biri kendi duasını ve teşbihini (öğrenmiş) bilmiş­tir. Allah onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir.”  Nur, 41

Allah Teâlâ yarattığı her varlığa, kendisini zikretme özelliği vermiştir.

Cansız varlıkların zikir şeklini biz fark edemeyiz, ancak bir çeşit zikir yaptıkları muhakkak.

Nefes alıp veren her canlı, iradeli ve iradesiz, mutlaka nefes alıp ve­rir. Bu nefesler tabii haliyle boğazdan çıkarken canlı hû, hû der, zikir çeker.

Hû, O’nu, yani yüce Yaratıcı’yı gösterir.

Bu en kısa ve en özlü zikirdir.

Ancak pek çoğumuz bundan habersizdir.

Zikir terbiye için farzdır.

Ne kadar yapılsa azdır.

 

ZİKİR İBADETLERİN ÖZÜ ve HEDEFİDİR

Namaz niçin kılınır, zekât niçin verilir?

Hacca niçin gidilir, ilim niçin tahsil edilir?

Peygamber, kitap, Kabe, cami, anne baba niçin sevilir, kurban niçin kesilir, cihad niçin yapılır?..

Bu soruları çoğaltmak mümkün elbette. Ama verilecek cevap tektir:

Allah Teâlâ’yı bilmek için...

Allah Tela’yı tanımanın yolu ise zikirdir. Hiçbir ibadet kendi başına hedef değildir. Namaz, oruç, zekât, hac, hizmet, güzel ahlak, ilim, irfan, ih­san hep Yüce Yaratıcıyı zikir içindir.

Namaz en büyük ibadet değil mi? Ondaki tek hedef, bütün azalarla Allah’ı zikretmek değil mi?

 

“Beni zikretmek için namaz kıl”  (Taha;14)

Ayeti namazdaki hedefi tayin ediyor. Namazdaki asıl hedef, belli hareketleri sadece yapmak değil, bütün bunları yaparken Yüce Mevla’yı zikretmek, dil ve hal ile O’nun yüceltmek ve O’nun karşında nefsin tesirini yok etmektir.

Bir de şu âyeti düşünelim:

“Namaz kıl! Muhakkak ki namaz insanı kötülüklerden ve hoş olmayan hallerden alı kor.  “Hiç şüphesiz Allah’ın zikri en büyüktür.”  Ankebur.45)

Kulun yüce Allah’ı zikretmesi her şeyden büyüktür. Yaptığı zikre kar­şılık olarak yüce Allah’ın kulunu zikretmesi ise hiçbir şeyle ölçülemeyecek kadar büyük bir sâadettir. Allah Teâlâ’nın:

“Siz beni zikredin, ben de sizi zikredeyim’ (Bakara,152) müjdesi, her çeşit zikri içi­ne alır. Allah Teâlâ'yı zikretmek için bu müjde yeter bile...

 

Rasulullah Efendimiz (s.a.v) zikrin insana ne kazandırdığını şöyle anlatır:

Size amellerinizin en hayırlısını, Rabbiniz katında en temiz olanını, derecenizi en çok yükseltenini, altın ve gümüş infak etmekten, düşmanla karşılaşıp onları öldürmenizden veya onlarla savaşırken şehit düşmeniz­den daha hayırlı olanını haber vereyim mi?

Bu amel, Allah Teâlâ’yı zikretmektir.” (Tirmizî, Deavat, 6; ibn Mâce, Edeb, 53)

Bir defasında Rasululah Efendimiz’e (s.a.v):

“Hangi cihat, hangi namaz, hangi oruç, hangi zekât, hangi sadaka, hangi hac daha faziletlidir?” diye sorulduğunda, hepsi için şu ortak ceva­bı vermiştir:

“İçinde Allah Teâlâ’nın en fazla zikredildiği ibadet, en faziletlisidir.”     (Ahmed, Müsned, 3/438; İbnü'l-Mübârek, Kitâbü'z-zühd, no. 1429)

Eğer “Hangi zikir daha faziletlidir?” diye bir soru sorulsa cevap şu olmalı:

“Kalbin en fazla uyanık olduğu ve ihlâsla yüce Rabbini yücelttiği zikir en faziletlidir.”

Bir ibadetin maddi şartlarda yapılması onun hedefinin zikir olmasını değiştirmez. Bilakis zikrin hayatın her alanını kapladığını gösterir. Şu ha- dis-i şerif konumuzu anlamak için yeterlidir.

“Kabe’yi tavaf etmek, Safa ile Merve arasında koşmak, şeytan taşla­mak ancak Allah’ı zikretmek için emredildi. ” (Ebû Davud. Hac, 50; Tirmizî, Hac, 64)

 

Allah Teâlâ’yı bir şekilde zikretmek farzdır. Bu farz zikrin bir sayısı ve sınırı yoktur. Müminlere verilen İlâhi emir şudur:

“Allah’ı çokça zikredin-ki, kurtuluşa eresiniz.”  Enfal, 45

“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. Onu sabah akşam tesbih edin.” (Ahzap, 41-42)

 

“Allah’ı çokça zikreden erkekler ve kadınlar var ya, Allah on\ar için bir mağfiret ve büyük bir mükafat hazırlamıştır.” Ahzab, 35

Gafil bir insan Allah’ın dostu olamaz. Allah Teâlâ’yı seven ise O’ndan gafil kalamaz. Mümin, nefsin arzularına düşmüş bir insanın parayı, maka­mı, nefsini dilinde ve gönlünde taşıdığı kadar kadar, âlemlerin Rabbini zikredemezse, kalbinin gerçekte hasta olduğunu anlamalıdır.

Hâlbuki bütün varlıklar zikre yardımcı olsunlar diye bize emanet edil­mişler. Bütün arifler kalbi uyanmayan, zikir dersini geçemeyen kimseye velilik diplomasının verilmeyeceğini belirtirler.

Zikir hak yolcusunun en önemli amelidir. Bu yüzden tasavvuf terbiyesinin ana hedefi, kalbi uyandırmak ve yüce Allah’a bağlamaktır. Bütün me­sele kalbin uyanmasıdır. Kalbi uyanmayan kimse taklitten bir türlü kurtu­lamaz. İbadetin gerçek tadını alamaz. İlâhi emirlerdeki hikmeti ve inceliği kavrayamaz.

Allah Teâlâ, dostlarının halini anlatırken onların zikre nasıl aşık ol­duklarını şöyle haber vermiştir:

Onlar öyle er kişilerdir ki, onları herhangi bir ticaret ve alış veriş işi Allah’ı zikretmekten, namazı kılmaktan, zekatı vermekten alıkoymaz. On­lar, yüreklerin ve gözlerin dehşetten ters döneceği âhiret gününden kor­karlar." Nur. 37

“Onlar, ayakta, otururken ve yanları üzeri yatarken devamlı Allah’ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışını düşünürler.” Al-i imran, 161

Büyük müfessir Fahruddin Razi (rah) bu âyetin tefsirinde, Allahu Te âlâ’ya gerçek kulluğun ve dostluğun ancak bütün vücut azalarıyla Allah’a yönelmekle mümkün olduğunu belirtir. Razi, Tefsir-i Kebîr, 9/110.

Arifler bu hale, ‘zikri sultani' derler ve onu şöyle tarif ederler:

“Zikri sultani, zikrin vücuda yayılıp bütün duygu ve düşünceyi tesiri al­tına almasıdır. Bu durumdaki kimse, bütün eşyanın zikrini hissedecek hâle gelir.”  (Mevlana Halid, Mektubat, 32. Mektup).

Büyük veli İmam Rabbani (k.s), bu konuda şu mühim uyarıyı yapıyor:

“Kalbin Allah’tan başka her şeyi unutacak derecede zikir içinde kay­bolması ve bu halin Allah’a yakınlık sebebi olması için kişinin Ehl-i Sünnet inancına bağlı olması gerekir. Birde hak mezheplerden birisinin hükümle­riyle amel etmek gerekir. Bu peşine düşülecek en büyük hedeftir. Cenab-ı Hak ile beraber olup huzur ve sükuna ulaşan tertemiz kalp sahipleri, eşyaya baktıklarında de­vamlı yaratanı hatırlar. Kalpleri eşyaya asla takılıp kalmaz.          Buna Allah sevgisi ve zikri içinde kalbin kaybolması denir. Velilikte ilk basamak budur ve diğer velayet makamları bunun peşinden gelişir.”

(İmam Rabbani, Mektubat, 1/278. Mektup.)

 

Evvela zikrin gerekliliğine inanmalı. Hem fazilet değil, farz olarak gö­rülmeli. Bundan sonra atılacak adım önemlidir. Taklitle de olsa zikre baş­lamalıdır. Kalbin uyanması için ona yönelmek ilk şarttır.

Bu yüzden zikirde devamlılık esastır. Vücudun zikre alışması, ısın­ması ve onu nefes alış verişi gibi tabii hale getirmesi için, kişinin zikre de­vam etmesi gerekir. Arifler, işin çözümünü zikre başlamakta ve devam et­mekte görmüşlerdir.

 

Büyük velilerden Mevlana Şibli (k.s), mânevî terbiyeye ilk girdiği gün­lerde, yanında bir bağ ince çubuk bulundurur, kalbi gaflete düştükçe bu çubuklardan birisini vücuduna vurarak kırarmış. Böylece gafil kalbini uyandırmaya ve zikirden kaçan nefsini uslandırmaya çalışırmış."

Tasavvuf büyükleri, mânevî terbiye ilk adımı atan kimselere evvela bu yolun sevgisini muhabbetini kazandırırlar. Bu sevgi ile müridlerini Al­lah Teâlâ’yı zikretmeye ısındırırlar.

Böylece zikir telkin ederler. Belli sayıdaki zikir adım adım takip edilir. Zikri mürşid kontrol eder. Gereken müdaheleleri o yapar, kalpte bir tıkan­ma ve usanma olursa o ilgilenir, kalbin yolunu o açar. Zira mürşid, şeytan­dan gelebilecek vesvese ve engelleri bilir, müridin bunları aşmasına yar­dımcı olur.

Zikir vücutta bir meleke haline gelene kadar, mürşid müridini kontrol eder. Meleke haline gelmek demek, vücuttan ayrılmaz bir parça haline gelmiş sıfat demektir.

Zikirde son nokta ise kalbin zikrine bütün vücudun ortak olmasıdır. Bu hal, âyetlerde belirtilen zikre ulaşmaktır. O da yürürken, otururken, yan üstü yatarken, yani gece-gündüz, acı-tatlı bütün hallerde yüce Allah’ı zik­retmektir.

Devamlı zikir demek, devamlı itaat ve edep demektir. Zikrin vücuda yayılması ve bütün azaların zikre ortak olması ancak güzel kullukla olur.

Dili zikir çekip eli zulüm yapan, gözü harama bakan; yürüyüşüyle ça­lım atan kimse gerçek zikir ve fikir ehli olamaz.

Zikrin ve güzel fikrin sonu itaattir. Yüce Allah’a itaat eden her mümin zikir ediyor demektir.

Ulaştığı her nimetin önünde, içinde ve sonunda tefekkür eden, onun Yüce Mevla’nın bir ikramı olduğunu düşünen, nimeti kullanırken bismillah” kullandıktan sonra “elhamdülillah”diyen bir mümin zikretmektedir.

Allah’tan korktuğu için harama yanaşmayan, irade ve sevgi ile haramlardan elini, dilini, gözünü çeken herkes o anda yüce Allah’ı zikretmektedir.

Gördüğü her varlığa ibretle bakan, onları ilahi bir sanat olarak gören, bu sebeple herkese nazik davranan ve edebini muhafaza eden mümin zi­kir halindedir.

Zikir müminin en büyük amelidir. Zikir yüce Allah’ın kalplerimize koyduğu bir sır ve emanettir. O sırra ulaşanlara, bu emaneti koruyanlara ne mutlu!..

Çünkü onlar Allah Teâlâ’nın has dostlarıdır. Onlar yüce Allah’ı, yüce Allah onları zikretmektedir. Bu ne büyük bir saadettir...

Ey Kerim Rabbimiz!..

Senden kalplerimizi sevginle uyandırıp zikrinle ihya etmeni istirham ediyoruz.

Yüce Zatını ihlâsla zikredenlerin hürmetine bize de güzel zikrini sevdir.

ZİKİR ÇEŞİTLERİ ve YAPILIŞ ŞEKİLLERİ

Kur’an ve sünnette farklı zikir çeşitlerinden bahsedilmiştir.                  Hz. Peygamber Efendimiz (s.a.v) bütün zikir çeşitlerini bizzat yapmıştır.        O, tek ba­şına zikir yaptığı gibi, cemaat halinde halka zikri de yapmıştır.

Gizli zikrin yanında, açık zikri de icra etmiştir. Ashaptan bazılarının meşrebine uygun olarak kendilerine zikir öğretmiş; bazılarına açık, bazıla­rına gizli zikri tavsiye etmiştir. Ayrıca herkesin yapması gereken zikir çe­şitlerini de belirtmiştir.

Efendimiz (s.a.v) tarafından miktarı, yeri ve zamanı belirlenen zikirler aynen uygulanır, değiştirilemez. Mesela, farz namazlardan sora otuz üçer defa ‘sübhanellah, elhamdülillah, Allah ekber’ demek ve peşinden ‘la ilahe illallah vahdehû la şerike lehû’ zikri ile bu rakamı yüze tamamlamak gibi.

 

Bu zikirlerin miktarı, yeri ve şekli bellidir. Kimsenin ekleme ve çıkar­ma yapma yetkisi yoktur. Namazların rüku, secde ve oturuşlarında oku­nan dua ve zikirler de böyledir. Tespih namazı, telbiye, teşrik tekbirleri, ezan, kamet gibi belirlemiş zikirler de aynen uygulanır.

Buların dışında Kur’an ve sünnette herhangi bir sayı, şekil ve zaman belirtilmeden teşvik ve tavsiye edilen zikirler mevcuttur. Bu tür zikirlerin alanı ve zamanı geniştir. Allah Teâlâ’yı anma ve yüceltme manası taşıyan her kelime veya cümle ile bu tür zikir yapılabilir.

Bu zikirler temelde âyet ve hadislere dayanır. Bu zikirlerin içinden içtihatla tercih yapılabilir. Bu konuda âlim ve arif olan kâmil mürşidler yetkilidir.

Zikir yapılırken daha çok ‘Allah’, ‘La ilahe illallah’ ve ‘Hû’ lafızları ter­cih edilmiştir. Bunların her birisi âyet ve hadislerde övülmüş kelimeleridir.

Kur’an okumak, salâvat getirmek, istiğfar etmek, Allah Teâlâ’nın güzel isimlerini veya bu isimlerden birisini vird edinmek değişik zikir çeşitleridir.

 

Zikir üç şekilde yapılır: Kalple, dille ve her ikisiyle.

 

Kalbe ilaç olacak zikir çeşidini bu işte tecrübe ve ehliyet sahibi âlim­ler tespit eder. Bu âlimlere mürşid denir.

Bir mürşid tarafından tespit ve telkin edilen zikirler ilaca benzer. Han­gi hastalığa ne kadar doz ilaç kullanılacağını doktor belirler.

Kalbin mânevî hastalıklarda doktoru ise kâmil mürşidlerdir. Bu zatlar, kalbe hangi zikrin şifa vereceğini bilirler. Çeşitli zikirler arasından bir ter­cih ve terkip yaparlar. Bu terkibi herkes hazırlayamaz.

Bu bir ilim gerektirir. Feraset, müşahede ve tecrübe ile yapılır. Veri­lecek ilacın şekil ve miktarı insanın mizaç ve meşrebine göre değişir. Bu­nu ehli olan anlar ve ayarlar. Tasavvufun ana gayesi kalbi Allah’ın zikri ve sevgisi ile mamur hale getirmektir.

Bütün tasavvuf yolunun büyükleri, kal­bin uyanması ve nefsin ıslahı için gizli veya açık zikir çeşitlerinden birisini tercih etmişlerdir.

Elbette her ikisini birden uygulayanlar da olmuştur. Bu bir kolaylıktır. Böylelikle herkes meşrep ve mizacına uygun olan bir mürşide bağlanır.

         Onun terbiye metoduna razı olur. Zira önemli olan zikrin en faziletlisi insanın meşrebine en uygun olanı ve az da olsa ihlâsla devamlı yapılanıdır.

Şimdi bu iki zikir türünün genel özelliklerini tanıyalım.

 

  1. GİZLİ ZİKİR

Zikirde esas olan gizliliktir. Çünkü zikredilen zat Allah Teâlâ’dır. O, kula şah damarından daha yakındır.

 

Bir yolculuk esnasında Ashab-ı Kiram'ın yüksek sesle tekbir getirdi­ğini işiten Rasulullah Efendimiz (s.a.v), onları şu şekilde uyarmıştır:

“Böyle sesinizi yükseltip kendinizi yormayın. Siz kulağı sağır veya uzaktaki birisini çağırmıyorsunuz. Sizler, gizli açık her şeyinizi işiten, size çok yakın olan ve hep sizinle beraber bulanan Allah’ı zikrediyorsunuz.” (Buhârî, Deavat, 50; Müslim, Zikir, 44, 45)

Cenab-ı Hak kulun kalbine nazar etmekte ve onun içinden geçen dü­şünceleri bilmektedir. Bu durumda sesi yükseltip O’na bir şey duyurmaya gerek yoktur.

Gizli zikir iki şekilde olur:

Birincisi sadece kalple yapılır. İkincisi kalp ve dille yapılır. Ancak dilin katıldığı zikirde ses yükseltilmez, sadece kendi duyacağı kadar söylenir. Gizli zikir Rasulullah Efendimiz (s.a.v) tarafından en hayırlı zikir olarak ta­nıtılmıştır. (Ahmed, Müsned, 1/172; Ebû Ya’la, Müsned, 2/82)

          “Kulum beni gizlice içinden zikrederse ben de onu zatımda zikrede­rim.” Kudsi hadisi de, gizli zikrin ilahi huzurda ayrı bir değeri bulundu­ğunu gösteriyor. ( Buhârî, Tevhid, 15; Müslim, Zikir, 19, 21)

Gizli zikir ilk safhada sadece kalp ile yapılmaktadır. Zikir için Allah laf­zı tercih edilmiştir. Dil damağa yapışık halde tutulur. Kalp ile ‘Allah... Al­lah...’ denir. Allah lafzı, âlemlerin rabbi Yüce Yaratıcımızın özel ismidir. Di­ğer bütün ilahi isimleri içinde toplamaktadır.

Bu isimle zikredildiği zaman bütün ilahi isimlerin tecellisine ulaşılmış olur. Bu zikir kalp, ruh, sır, hafi, ahfa ve nefs latifeleri üzerinde yapılır. Zik­rin tesiri tüm vücuda yerleştiği zaman, zikirlerin en faziletlisi olan “La ilahe İllallah” zikrine geçilir. Ancak bu zikir kalp ve dil ile birlikte çekilmektedir. Böylece bütün vücut zikre katılmış olur.

 

Mevlana Halid Bağdadi (k.s), gizli zikrin ve virdlere devam etmenin, kalp hastalıkları için en tesirli ilaç olduğuna dikkat çeker. Bunun büyük ve­liler ve keşif sahipleri tarafından tecrübe edilmiş bir gerçek olduğunu be­lirtir. Mevlana Halid, Mektubat, 82. Mektup

  1. SESLİ ZİKİR

Bu zikir yüksek sesle ve dille yapılır. Sesli zikirde hedef sesi Allah’a değil, derin gaflet uykusuna dalmış olan nefse işittirmektir. Bunun için ön­ce nefis hedefe alınır. Terbiyeye nefisten başlanır.

Daha sonra kalbe sıra gelir. Zikir için “La ilahe illallah”kelime-i tevhi­di tercih edilir. Çünkü kelime-i tevhit zikirlerin en faziletlisidir. Bundan baş­ka zikir kelimeleri ile de sesli zikir yapılabilir. Bu zikirler tek başına yapıl­dığı gibi, toplu halde de yapılabilir. Cemaat halinde yapılan zikir, cemaat­le kılınan namaz gibi daha faziletli ve faydalıdır.

Görüldüğü gibi her iki zikir çeşidinde hedef kalbi uyandırmak, nefsi ıslah etmek, huzuru ele geçirmek ve gerçek tevhit anlayışına ulaşarak Al­lah Teâlâ’yı yüceltmektir.

Bütün arifler (k.s), zikrin kâmil bir mürşidin gözetiminde, onun neza­reti altında yapılmasını faydalı görmüşlerdir. Bunun ilk faydası mürşidin dua ve feyiz desteğidir.

Mürşidten alınan ders bütün silsiledeki velilerin emaneti olduğundan ayrı bir feyzi ve tadı mevcuttur. İkinci faydası kalbin ve çekilen zikrin kont­rol altında olmasıdır.

Mürşid, kalbin tedavisi için tercih ettiği zikrin artırma veya değişme zamanını takip eder. Bu arada zikir esnasında karşılaşılan halleri ve vü­cuttaki değişmeleri kontrol eder, gerekli müdahaleyi yapar.

Kendi başına zikir yapmanın elbette sevabı vardır, fakat ileri safhada şeytanın hileleri de vardır.

 

Kişi yaptığı zikirle nefsini beğenmek, zikirden zevk alıp onu asıl hedef gibi görmek, zikir anında oluşan şeytani halleri melekten veya Allah’tan zannetmek ve nihayet, zikirle yetinip farz ibadet­leri terk etmek gibi tehlikelere düşenler çok olmuştur.

Bir mürşide talebe olanlar mânevî terbiye ve tedavide onun talimat­larına uymalıdır. Bu kimselerin kendi başına farklı zikir seçmeleri, verilen zikri değiştirmeleri, başka zikirlere heves etmeleri şeytandandır.

Çünkü bu davranış kalbi dağıtmakta ve önündeki zikirden kişiyi so­ğutmaktadır. Zikrini artırmak veya değiştirmek isteyenler bunu mürşidine danışarak yapmalıdır.         

Aksi durumda, ölümcül hastalığına kendi başına teşhis koyan, reçe­te yazan ve tedavi uygulayan hastanın acı akıbetine düşülür.

Bir mürşid nezaretinde terbiye görmeyen kimseler, İslâm âlimlerinin tercih ve tavsiye ettiği zikirleri çekerlerse güzel olur. Zikir için mürşidin fay­dası çoktur. Yine de mürşidi olmayan kimselerin zikirden uzak kalması doğru değildir.