Bu günkü Tarikatlar ile Tarihte görülen tarikatlar arasında bir fark var mıdır?

Yazar: Tarih: 31.08.2015 00:00:00

A A A

  1) XII ve XIII. Asır’da Tarikatlar

     XI. asır başında yaşamış bulunan Gazzâlî, Tasavvuf ta­rihimizde bir dönüm noktasıdır. Gazzâlî'nin geliştirip siste- matize ettiği ehl-i sünnet tasavvufu, Gazzâlî’den sonra mü­essese bazında faaliyet göstermeye başladı. Bu yüzden XII ve daha sonraki asırlar, tasavvufun tarikat şeklinde müesse- seleştiği çağlardır. Tarikatların tekevvün döneminin ardın­dan tasavvuf! tefekkürün en önemli simaları (İbn Arabî, İbn Fârıd, İbn Seb’în) bu asırlarda yetişmiştir.

     Bir yandan Abbasî hilâfetinin her geçen gün siyâsî nü- uz ve istikrarını kaybetmesi, diğer yandan Batı'dan gelen açlı saldırılarıyla Doğu'dan gelen Moğol istilâsı, İslâm ünyasını târumâr etmişti. Bu yıllar Anadolu'da Anadolu clçukluları ve beyliklerin, Mısır'da Memlüklerin, Irak ve ûriye'de yine muhtelif beyliklerin hüküm sürdüğü bir dö- cmdir. Siyasî otoritenin zaafa uğradığı bu yıllarda halkın anevî otoritelere sığındığı ve onların rûhânî himayesinde rahladığı dikkat çekmektedir. Halkın ve yöneticilerin XI. ırdan itibaren sûfîlere gösterdikleri hürmet ve saygının bu ırlarda giderek arttığı görülmektedir.

        Selçuklu hükümdarları, sûfîlere samimî bir hüsn-i kabul stermiş, fethettikleri bölgelerde onlar için tekkeler inşâ rek vakıflar tahsis etmişlerdir. 545/1150 yılında Amas- da inşa edilen hankâh-ı Mes'ûdî'yi diğerlerinin takip et îtikâf, nâfıle oruç ve namaz, kırk gün süreli halvet ve çile türü şeyler ile semâ ve zikirden ibaretti. Bu dönemde hankâh ve dergâhların öneminin arttığı; köyler ve en küçük yerleşim bölgelerine varıncaya kadar yaygınlaştığı görülmektedir. Tarîkat ve şeyhlerin sistemli bir şekilde organizasyonunun bu dönemde başladığı söyle­nebilir. Nitekim Şihâbüddin Sühreverdî'nin devrin halîfesi tarafından Bağdad'da "şeyhler şeyhi" olarak görevlendiril­mesi ve aynca Fahreddin Irâkî'nin Mısır'da Memlûk sultanı tarafından "Mısır'ın şeyhler şeyh"i olarak tayin edilmesi bu­nu gösterir.

Dergâhlar bir eğitim yeri olarak müridlerin ahlaken ye­tiştirildiği; mürşidlerin irşad için hazırlandığı mekânlardır. O günün şartlarında dergâhlardaki eğitim ve öğretim hiz­metleri, nazarî ve aklî olmak üzere iki yolla yapılmaktaydı. Nazarî olan eğitim daha çok mürşidlerin müridlere yaptığı nasihat, öğüt ve uyarılardan ibaretti. . Amelî eğitim riyâzet,itikaf, nafile oruç ve namaz, kırk gün süreli halvet ve çile türü şeyler ile samâ ve zikirden ibaretti.

 

            2) XIV ve XV. Asırlarda Tarikatlar

XII ve XIII. Asırlarda tarikatların .kurulup tasavvufî- irfânî eserlerin telif edilmesinden sonra, tasavvuf gerek sos­yal hayatta, gerekse devlet ricali nezdinde belli bir konuma erişmiş bulunuyordu. Osmanlı devletinin kuruluş ve yüksel­me devrine rastlayan XIV-XV. Asırlarda tasavvuf ve tarikatlar en nüfuzlu dönemini yaşıyordu. Bu asırda Anado­lu’da varlığını hissettiren esnaf ve san’at erbabından kişile­rin meydana getirdiği tasavvufî kurumlardan biri de Ahîlik idi. Ahîler silsilelerini Hz. Ali (r. a.) vasıtasıyla Hz. Pey­gamber (s.a.s.)'e dayandırırlar ve "fütüvvet ehli" diye anılır­lar. "

 

          3) XVI - XIX. Asırlarda Tarikatlar

            XVI. Asır, Osmanlı yükselişinin zirveye ulaştığı asır XVII. Asır ise yükselişin sona erdiği, duraklamanın baş dığı yıllardır. XVI. Asrın sonuna kadar son derece uyum içinde çalışan tekke, medrese ve ordu üçlüsünde XVII. yüzyıldan itibaren çatlamalar başlamıştır. Özellikle tekke-medrese kavgası en hızlı biçimde XVII. yüzyılda gündeme gelmiştir. Bütün diğer altolarda olduğu gibi bu asırlarda tasavvufî sa­hada da belli bir gerileme söz konusudur.

 

         4) XVI.-XIX. Asırlarda Başhca Tasavvufi Olaylar

XVI. Asır İslâm dünyasında Osmanlı hakimiyetinin mamlandığı, İlmî, İdarî, askerî, edebî alanlarda ilerlemeleri en ileri seviyeye ulaştığı dönemdir. Bu yüzyıldan Osman lı'nın çözülüş asrı olan XIX. Yüzyılın sonuna kadar meydana gelen tasavvuf! olaylan şöylece maddeler halinde özeti yebiliriz:

 

  1.  XVI. yüzyıl bütün tarîkatlerin kuruluşunun tamam landığı, tarîkat ve âdâbâ dair eserlerin te’lifinin hemen h men sona erdiği yıllardır.

 

  1.  Osmanlı ülkesinde düşünce hürriyyetinin bir meyve olarak İbn Arabî'nin Şeyhü'l-İslâm İbn Kemal fetvâsıyla aklanmasından sonra özellikle şiir ve edebiyatta "vahdet-i v cud” fikrinin yaygınlaştığı yıllardır.

 

  1. XVII. yüzyılda medreselerle birlikte tekkelerin de gerilemeye başladığı, tekke şeyhliklerinin "yoldan gelm esasına göre değil de "belden gelme" usulüne göre düzelenmesi, tekke eğitiminde belli bir seviye düşüşü meydana getirmiş ve ehil olmayan bazı kişilerin şeyh oğlu olmanın avantajı ile tekkelere şeyh tayin edildiği çok görülmüştür.

 

  1.  Kadızâdeler ile Sivâsîzâdeler arasında XVII. yüzyı daki tekke-medrese kavgası zaman zaman grublann birbi ni tekfirine varan boyutlara ulaşmıştır.

 

  1.  XVIII. yüzyılda gerileyen tekke ve medrese eğitim' ne rağmen, Bursalı İsmail Hakkı ve Erzurumlu İbrahi Hakkı gibi iz bırakan iki büyük mutasavvıf yetişmiştir.

 

  1.  Yeniçeri ocağının kaldırılması üzerine, Bektaşî tek­keleri de kapatılmış ve şeyhliklerine Nakşî, Kâdirî ve Mevlevî halifeler tayin edilmiştir. Böylece Nakşibendîliğin Hâlid Bağdâdî'den sonra XIX. yüzyılda etkinliği artarken, Bektaşîlik daha sırrî bir tarikat haline gelmiştir.

 

  1.  XIX. yüzyılın sonunda ikinci Abdülhamid Han zama­nında bütün müesseseler gibi tekke ve dergâhların düzen­lenmesi için bir takım ıslahat hareketleri başlatılmış ve "meclis-i meşâyıh" kurulmuştur. Meclis-i meşâyih' nizam­namesi ile tekkelerin ve tekke şeyhliklerinin düzeltilmesine çalışılmıştır.
  2. XIX. yüzyıl sonlarına doğru gazete ve dergi neşriyatı­nın yaygınlaşması üzerine, tekke çevrelerinde de birtakım neşriyat faaliyetleri olmuş, Cerîde-i Sûfiyye, Beyânü'l- hak ve Tasavvuf gibi dergiler çıkarılmıştır.
  3. Tarikat ve tekkelerin düzenlenmesiyle ilgili ıslahat çalışmaları, aynı yıllarda Mısır'da da gündeme gelmiştir.
  4. Bazı tekkeler ehil şeyh bulunamadığı için kapatılmış ve tekkeler toplumda belli bir nüfuz kaybına uğramıştır. Bütün bunlara rağmen XIX. asrın sonlarında İstanbul’da üçyüzden fazla tekkenin bulunması, 300-500 bin civarında­ki nüfusa oranla büyük bir ilgi göstergesi sayılabilir.

 

            Tarikatların şu anki durumlarını geçmişteki uygulamaları ile karşılaştırdığımız zaman elbette farklılıklar olduğu görülecektir. Bir kere belli ülkelerde tarikat ve tekkelerin devlet eliyle kapanması, bazılarında da yayın yoluyla etki alanının daraltılması sistemde bir takım boşlukların meydana gelmesi sonucunu doğurmuştur.   Halk arasında bir söz var: "Marifet iltifata tabidir. Muhterisiz meta zayidir." Tarikatların devlet eliyle kapatılması ve etkisinin azaltılması bu müesseselerin gelişmesini engellemiştir. Nasıl bir memlekette kırk yıl tıp fakülteleri kapanınca ortada doktor kalmazsa, bugün aynı şey tekkelerin başına gelmiştir. Ancak doktorluk bir ihtiyaç olduğundan nasıl halk bu ihtiyacı ehliyetine bakmadan muhtelif yollardan karşılamaya çalışırsa, tarikatlarda da kısmen aynı şey olmuştur.

             Tasavvufi sistem kendi bütünlüğü içinde işlemeyince insanlar bu fıtri meyli tatmin için kimi zaman ehliyetine bakmadan bu adla ortaya çıkan insanların etrafında toplanmışlardır. Bu yüzden tarikat adına, nezaheti içindefaaliyet gösterenler bulunduğu gibi, bu işe ehil olmayan; hatta istismarcı konumunda bulunanlar da vardır.

 Ülkemizde pekçok tarikatın silsilesi fiilen sona ermiştir. Devam edenleri de bir takım eksikler taşımaktadır.

 

 

             Ama eksik ve kusur var diye müesseseleri red yerine, süreci içinde ıslah yollarını aramak en güzel çözümdür.

Tasavvuf nazariyatının üniversitelerimizde okunup bir takım ilmi araştırmaların yapılması ve bu konuda sevindirici bir takım yayınların mevcudiyeti, bu kurumların istikbali açısından iyi işaretler vermektedir. Sorunun ikinci kısmındaki "şu anki tarikat mensuplarının kendi tarikatlarının özlerini yeterince anlayıp anlamamaları" meselesine gelince, az da olsa tarikatlarının özünü anlayan ve tasavvuf yolunun verilerinden yararlanmaya çalışan tarikatlar var.