TARİKAT NEDİR?

Yazar: Tarih: 20.05.2015 00:00:00

A A A

Tasavvufta, Allah'a ulaşmak için tutulan yol. Bu yol boyunca yapılan yolculuk bir şeyhin öncülüğünde gerçekleşir. Her yolun, kurucusu, öncüsü tarafından belirlenen birtakım kuralları, töreleri vardır. Hicri 6. (M. 12) yüzyıldan başlayarak çok sayıda tarikat kurulmuş ve bunlar şubelere, kollara ayrılarak bütün İslam dünyasına yayılmış ve günümüze kadar gelmişlerdir.

Mutasavvıflara göre Allah'a ulaşan yollar sayısızdır. Herkesin vuslatı ayrı ayrı kural, yöntem ve yollarla gerçekleşebilir. Esas olan yönelmedir. Örneğin Kâbe'nin belirli bir yanında bulunmak değil, ona yönelmek önemlidir. Kâbe'ye ulaştıran bu yöneliştir. Bu nedenle mutasavvıflar, "Allah'a ulaşan yollar yaratıkların nefesleri sayısıncadır" (Necmeddin Kübra), "Allah'a ulaşan yollar yaratıkların sayısıncadır" (Ebu Bekir Talemsani) ve "Allah'a ulaşan yollar yıldızların sayısıncadır" (Ebu'l-Hasan Müzeyyin) derler. Bu düşüncelerini de "Bizim yolumuzda mücahede edenleri biz yollarımıza ulaştırırız" (Ankebut, 29/69) ayetine dayandırırlar.

İlk mutasavvıflar, düşünce ve tecrübelerini, çevrelerinde toplanan insanlara aktarmakla birlikte, bugünkü anlamda birer tarikat kurmamışlardı. Kendilerine şeyh, şeyh-i sohbet ve üstad; çevresine toplananlara da sahip deniliyordu. Bir tasavvuf okulu, tasavvuf hareketi sayılabilecek bu kümelenmeler, daha sonraları tarikat olarak adlandırıldı. Tasavvuf tarihine ilişkin kaynaklar bu anlamdaki ilk tarikatlar olarak Muhasibiye (Haris Muhasibî, ö. 243/857), Kassariye (Hamdun Kassar, ö. 271/884), Tayfuriye (Bayezid-i Bistam, ö. 234/848), Cüneydiye (Cüneyd-i Bağdadî, ö. 297/909), Nuriye (Ebu Hüseyin Nuri, ö. 295/907), Sehliye (Sehl bin Abdullah Tustarî, ö. 283/896), Hakimiye (Hakim Tirmizî, ö. 285/898), Harraziye; (Ebu Said Harraz, ö. 277/890), Hafifıye (Ebu Abdullah bin Hafif, ö. 372/982), Seyyariye (Ebu Abbas Seyyarî, ö. 982) anarlar.

Kurumlaşmamakla birlikte düşünceleriyle daha sonra gelişen tasavvuf hayatı ve kurulan tarikatları önemli ölçüde etkileyen bu oluşumlardan sonra H. 6 (M. 12) yüzyıldan başlayarak gerçek tarikatlar doğdular. Bu tarikatlarla kurucuları da şöyle sıralanabilir: Yeseviye (Ahmed Yesevî, ö. 562/1166), Kadiriye (Abdülkadir-i Geylanî, ö. 562/1166), Rifaiye (Ahmed Rifaî, ö. 578/1182), Medyeniye (Ebu Medyen Şuayb bin Hüseyin, ö. 590/1193), Kübreviye (Necmeddin Kübra, ö. 618/1221), Sühreverdiye (Ebu Hafs Ömer Suhreverdî, ö. 632/1234), Çeştiye (Muinuddin Hasan Çestî, ö. 633/1235), Şazeliye (Ebu'lHasan Şazelî, ö. 656/1258), Bektaşiye (Hacı Bektaş Veli, ö. 669/1270), Bedeviye (Ahmed bin Ali Bedev, ö. 675/1276), Desukiye (İbrahim Desukî, ö. 693/1293), Mevleviye (Mevlana Celaleddin Rumî, ö. 672/1273), Sadiye (Saduddin bin Musa Cebbavî, ö. 700/1300) Nakşibendiye (Bahauddin Nakşibendî, ö. 791/1388), Halvetiye (Ömer bin Ekmeluddin Lahicî, ö. 800/1397) ve Bayramiye'dir (Hacı Bayram Veli, ö. 833/1429).

Kuralları, yöntemleri farklı olsa da bütün tarikatlarda ortak olan öğeler vardır. Zikir (Allah'ın isimlerinin anılması), çile ve seyr-u süluk (mutasavvıfın Allah'a doğru yaptığı manevi yolculuk) bunların başında gelir. Pir, pir-i sani, şeyh, halife, derviş, mürid, inabe (tövbe ederek Allah'a yönelme), biat (şeyhe bağlanma), silsile, rabıta, kollara, şubelere ayrılma, istigase (şeyhten yardım isteme), tevessül (şeyhi aracı kılma) gibi insanî; şiilik etkisi, işrakilik, batınilik, hurufilik, ricalu'l-gayb (evreni yöneten veliler) inancı, çeşitli adab ve erkân, melamet gibi fikrî-manevî; vakıf, tekke, dergah, özel giysiler, tarikat ve tarikatlara özgü kimi eşya ve ortak dil gibi maddi öğeler de tüm tarikatlarda gözlenen ortak özelliklerdir.

    Her tarikatta kurucu şeyh pir olarak anılır. Eğer tarikatın adab ve erkânı sonraki şeyhlerden birisi tarafından belirlenmişse, bu kişiye pir-i sani (ikina pir) denir. Tarikat örgütlenmesinin merkezinde şeyh bulunur. Bu şeyh tarikatın kurucusu değilse, onun ya da onu izleyen şeyhlerin halifesidir. Her şeyhin Hz. Muhammed'e uzanan bir silsilesi vardır. Her silsile, geriye dogru, birbirinden icazet alan kişiler halinde ehl-i beyt imamlarına, onlardan genellikle Hz. Ali'ye, bazan da Hz. Ebu Bekir'e ulaşır ve böylece Hz. Peygamber'e bağlanır. Silsilesinde Hz. Peygamber'den sonra Hz. Ali'nin yer aldığı tarikatlara Alevî; Hz. Ebu Bekir'in yer aldığı tarikatlara da Bekrî tarikat denir. Kimi zaman silsilede birbirini hiç görmeyen, aralarında zaman farkı bulunan kişiler peş peşe gelir. Bu durumda, önceki kişinin sonrakini ruhaniyetiyle eğittiği kabul edilir. Bu durum üveysilik olarak tanımlanır.

      Tarikat etkinlikleri tekke, zaviye, dergâh, hankah, asitane gibi adlarla anılan yerlerde yürütülür. Her tarikatın asitane adıyla anılan merkez tekkesi, tarikat pirinin bulunduğu ya da gömülü olduğu tekkedir. Tarikata girmek isteyen talibler biat ve inabe adı verilen bir törenle şeyh tarafından tarikata kabul edilir. Talib, bu kabulden sonra mürid olarak tarikatın kural ve yöntemlerine göre eğitilerek manevi yolculuğunu (seyr-u süluk) tamamlar. Tarikatın bu kural ve yöntemlerine adab ve erkân denir. Tarikat eğitimini tamamlayan mürid, şeyhin halifesi olma ve onun adına tarikat etkinliğini sürdürme hakkı kazanır.  Tarikatlarda eğitimin başlıca yöntemi zikir ve çiledir. Her tarikatın tac, hırka, kemer ve benzeri giysileri de diğerlerinden ayrıdır.

     Tarikatlar düşünce sistemleri, zikir biçimleri ve yöntemlerine göre çeşitli sınıflara ayrılırlar. Düşünce sistemleri bakımından tarikatlar ba-şer' ve bîşer' olarak ikiye ayrılırlar. Ba-şer' (makbul, hak, ortodoks) tarikatlar denildiğinde Kadiriye, Nakşibendiye, Mevleviye gibi sünnî tarikatlar akla gelir. Hurufiye, Kalenderiye, Haydariye ve sonraki Bektaşilik gibi kimi tarikatlar da bî-şer' (merdud, batıl, heterodoks) tarikatları oluşturur.

    Zikir biçimleri açısından tarikatlar dörde ayrılırlar: Kıyamî tarikatlar (turuk-ı kıyamiye), kuudî tarikatlar (turuk-ı kuudiye), hafî tarikatlar (turuk-ı hafiye) ve cehrî tarikatlar (turuk-ı cehriye). Kadirler, Mevlevîler, Halvetler gibi zikirlerini daha çok ayakta yapan tarikatlara kıyami tarikatlar; Nakşibendîler ve Melamler gibi oturarak yapanlara da kuudî tarikatlar denir. Nakşibendîler gibi zikirlerini ses çıkarmadan, gizlice yapan tarikatlar haf tarikatlar; Kadirler gibi sesli olarak, açıktan yapanlar da cehri tarikatlar adını alır. Ama bu ayrım çok kesin değildir. Çünkü zaman zaman aynı tarikatın hem oturarak, hem ayakta (Halvetlik gibi), hem gizli, hem de açık zikir yaptığı (Bayramlîlik gibi) görülebilmektedir.

   Tarikatlar yöntemleri bakımından da farklı sınıflamalara tabi tutulur. Bunlardan en yaygın olan sınıflamaya göre tarikatlar yöntemleri bakımından tarik-i ahyar, tarik-i ebrar ve tarik-i şuttar denilen üç sınıfa ayrılır. Tarik-i ahyar (hayırlıların yolu), Allah'a ibadet ve takva ile ulaşmak isteyenlerin yoludur. Bu yolu tutanlar oruç, namaz, hac ve Kur'an okuma gibi ibadetleri çok yaparlar. Bu yol Allah'a ulaşmak için çok uzun bir süre çalışmayı gerektirir. Bu nedenle, bu yolla Allah'a ulaşanların sayısı çok azdır. Tarik-i ebrar (iyilerin yolu), Allah'a mücahede ve riyazetle ulaşmak isteyenlerin yoludur. Bu yola girenler, iyi huylar edinmeye, gönlünü arındırmaya, kalbini temizlemeye, iç dünyalarını imar etmeye önem verirler. Bu yolla Allah'a ulaşanların sayısı önceki yola göre daha fazladır.

Tarik-i şuttar (coşkuluların yolu), Allah'a aşk, cezbe ve muhabbetle ulaşmak isteyenlerin yoludur. Tarik-i sairin de denilen bu yol, iradeye bağlı bir ölüm üzerine kurulmuştur.

Başlıca ilkeleri tövbe, zühd, tevekkül, kanaat, uzlet, sürekli zikir, Allah'a teveccüh, sabır, murakebe ve rızadır.

        Tarikatlar, kuruluşlarından itibaren yalnız dinî, tasavvufi bir örgütlenme halinde kalmayarak sosyal, siyasal, kültürel, sanatsal ve askeri birer kurum olarak önemli görevler yaptılar. Ancak 20. yüzyıla doğru eski saflıklarını kaybettiler. Bu nedenle, son dönemlerde şiddetli eleştirilere hedef oldular. Ne var ki, varlığını gizlice sürdüren tarikatlar, günümüzde faaliyetlerine yaygın biçimde devam etmektedirler.

 

       TARİKAT NEDİR?

  Tarikat nedir? Ne zaman ortaya çıkmıştır?


          -Tarikat yol demektir. Fıkhî ve itikâdî konularda meydana gelen fırkalara mezheb denildiği gibi, tasavvufi eğitimde farklı metodlar uygulayan mekteblere tarikat denilir. Tarikatlar insanlardaki meşreb farklılığından kaynaklanır. Tasavvufta tarikat kavramının kullanılması h. III. ve IV. Asırlarda başlar. Ancak bugünkü anlamıyla bir şeyhin etrafında toplanan müridânın tekke ortamında muhtelif usullerle eğitilmesi anlamına tarikat, Abdülkadir Geylânî ve Ahmed Rifâî'nin yaşadığı h. VI. m. XII. Asırlarda ortaya çıkmıştır.

 

  Tarikatlar irşâd usullerine göre genellikle üçlü bir tasnife
tabi tutulmuştur: Ahyâr, ebrâr ve şuttâr.


           Ahyâr tarîki: Amel ve ibadete düşkün olanların yoludur. Bu yolun sâlikleri genellikle farzlar ve nafile ibâdetlerle Hakk'a ulaşmaya çalışırlar. Bu yola ruhanî yol da denilir. Çünkü bu yolda ruhun nafile ibâdetlerle güçlenip nefsi etkisi altına alması esastır. Ebrâr tariki: Riyâzat ve mücâhede yoludur. Bu yola nefsânî tarik da denilir. Çünkü amaç riyâzat ve mücâhede ile nefsi zaafa uğratıp onun ruha ram olmasını sağlamaktır. Bu yolun yolcuları Hakk ile muamelede de halk ile muamelede de sıdk üzredirler.

 

  Gönül saflığına ermek için mücâhedeyi esas alırlar. Şuttâr tariki: Aşk ve muhabbet ehlinin yoludur. Bu yola aşk, vecd ve coşku ile girilir. Aşk ile ülfeti olmayan bu tarîka sülük edemez. Bu yolun yolcuları Bâyezid gibi coşkulu, taşkın, Mevlânâ gibi âşık insanlardır.

  TARÎKAT’IN  LÛGAT VE ISTILÂH MÂNÂSI

          ‘Tarik’ Arapça asıllı bir kelimedir. Ma’nâsı yol demek olup çoğulu    ‘Tarîkat’ ise yollar demektir. Istılâhi ma’nâsı ise; kulları Allâh’a ulaştıran, aradaki ma’nevî engelleri kaldıran yol demektir. Diğer bir ifade ile Allâh’ı anmaktan alıkoyacak her şeyden kalbi temizlemek demektir. Mâsivâ denilen ondan gayrı herşeyden gönlü arındırmaktır. Özetle “Allâh yoluna girmiş dervîş ve sâliklerin takip ettiği yol” [2] demektir.

 Cenâb-ı Hak insanı yaratınca ihtiyâçları içerisinde yerde ve gökte çok şey yarattı. İnsan kendine ait bu ihtiyâçlara yönelince, Allâh ile arasında bulunan bu aşka engeller teşkil edildi. Allâh Kur’ân-ı Kerim’de Âl-i İmrân suresinin 14. âyet-i kerîmesinde bu engelleri sırası ile şöyle bildirmektedir:

    1-Kişinin kadınlı erkekli kalbî alâkası,

           2-Kişinin çocukları ile olan kalbî alâkası,

           3-Kişinin altın ve ona benzer değerlerle kalbî alâkası,

           4-Kişinin gümüş ve ona benzer değerlerle kalbî alâkası,

           5-Kişinin binmeye ait şeylerle olan alâkası,

           6-Kişinin süt veren ve diğer hayvanlarla olan alâkası,

           7-Kişinin arazi ve benzeri şeylerle olan alâkası.

 İşte kişinin sevgisi ve kalbî alâkası başlıca bu yedi şeyin yâ hepsindedir veyâ bazısındadır. Herbir sınıfla olan kalbî  alâka, kul ile Allâh arasında on bin ma’nevî perde oluşturuyor.

O halde yukarıda sıralanan yedi alâka, kul ile Rabbi arasında yetmiş bin ma’nevî perde oluşturmaktadır. Bunlara tasavvuf dilinde “masivâ” denilmektedir. Tasavvuf, kul ile Rabbi arasına giren bu ma’nevî perdelerin kalkmasını öğreten bir ilm-i ma’nevîdir.   Tarîkat ise bu ma’nevî ilmim tedris edildiği (öğretildiği) İrfân Mektebi’dir.

 Nasıl ki insan sevdiği şeye kavuşmak için bütün fırsatları kullanmak isterse aynen öyle de Allâh’a âşık olan kişi O’na kavuşmak için Tarîkat’ı vâsıta kılar.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.)'in de yaşayışı da bir tarikattı.(Tarikat-ı Muhammediye) Hem Allah'a götüren yolların en güzeli, en kısası ve en tehlikesiz olanıydı.

Tasavvuf açısından ise; gerçeğe varma yolu ve kamil mürşidin izinde takip edilen yol demektir.

Kur'an'da dört yerde tarik, üç yerde Tarikat ve iki yerde de Taraik kelimesi geçmektedir. Hemen hemen hepsi aynı manayı ifade etmektedirler. Tarik kelimesinin bulunduğu iki ayetin meali: (Nisa:168/169]

"İnkâr edip zulmedenleri Allah asla bağışlayacak değildir. Onları (başka) bir yola iletecek de değildir."

"Ancak orada ebedî kalmak üzere cehennem yoluna (onları iletecektir) Bu da Allah'a çok kolaydır."

Mümezzil 19. ayetinde: "İşte bu (anlatılanlar), şüphesiz bir öğüttür. Artık kim dilerse Rabbine (varan) bir yol tutar.

" Bu ayetlerde geçen tarik kelimelerinin ilki cennete ve ikincisi de cehenneme getiren yol demektir, manevi olarak cennet yolu ve cehennem yolu kast edilmektedir.

Diğer ayetlerde geçen Tarik,Tarikat ve Taraik kelimelerinin bu ayetlerdeki manaları da hemen hemen aynıdır.

Hz.Muhammed 'in (s.a.v.)'in bir hadisinde de, tarik kelimesi aynı manada kullanılmıştır:

         "Her şeyin bir yolu vardır. Cennetin yolu da ilimdir,"

Ebû Hûreyre (r.a.)'den rivayet edildiğine göre Peygamber (s.a.v) buyurdu ki:

"Her kim ilim tahsili için bir yola sülük ederse, bu yüzden Allahu Teâla ona. Cennete gidecek yolu kolaylaştırır, "Riyazüs Salihin:- H-1410"

Seyyid Şerif Cürcanî (K.S.) Tarikatı şöyle tarif etmektedir:

Tarikat, Allah-u Teâla-ya kavuşmak için manevi yola girenlerin, aştıkları menziller ve yükseldikleri makamlarla alakalı özel bir yürüyüştür.(et-Ta’rifât) Bu yolda ilerlerken batın amellerin düzeltilmesi neticesinde kalbde bir parlaklık ve safiyet oluşur.

Bu sayede kul, güzel amelleri, çirkin fiilleri, sıfati ve zatî ilahî hakikatleri ve Allah-u Tealâ ile kul ile muameleleri görür, idrak eder. İşte kalbdeki perdesi kalkan bu gerçeklere Hakikat denir.

İmam-i Rabbanî (k.s.) de şöyle demiştir:

“Hakikat ve TARİKAT tahsilinden maksat, Şeriatın tamam olmasıdır; Şeriatın dışında bir başka şey için değildir.”

Tarikat münevver bir yoldur. Nefsi tezkiye, ruhu tâlim ve terbiye için lüzumlu olan bir yoldur. Kişinin varlığını dağıtması ve Var'ı bulması için yegâne âmildir.

Hiç şüphesiz ki bu da, bir Mürşid-i kâmil'in taht-ı terbiyesine girmekle gerçekleşir. Ezelî nasibimiz aldıkça nefis tezkiye olur, ruh tekâmül eder. Nefis derecelerini aştıkça, perdeleri bir bir kaldırdıkça Hakk'a yaklaşmış olur.

Çünkü Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Kendi nefislerinizde de ibretler vardır.   Görmüyor musunuz?" buyuruyor ve inananlara duyuruyor. (Zâriyat: 21)

"Resulüm! Onlara söyle: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana tâbi olun ki, Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın." ( Âl-i İmran: 31)

          Bu Âyet-i kerimeye göre, ancak Sünnet-i seniye'ye harfiyyen uymakla gerçekleşeceğinden, her hâl-ü kârda bir tarikata başvurmak zaruridir.

Bilindiği gibi ümmet-i Muhammed havvas derecesinde bulunan kâmil zatların en son arzu ve isteği, Allah-u Teâlâ ile sevgi zinciri kurabilmektir.

Allah-u Tealâ, zaman zaman davetçi olarak Peygamberler göndermiştir. Onlar da Ümmetlerini tevhid ve İslâmiyet yoluna, cennete davet etmişlerdir. Bu davete uyup din yolunda yürüyen her mü'min tarikattadır, din yolundadır.

Allah dostları da bu yolla yetişmişler ve bu yolu, vuslat yolu olarak göstermişler. Yine bu yol vasıtasıyla gönüllerde taht kurmuşlardır..

Tasavvufu yaşayanlar, kazanılacak şeyin değeri ne kadar kıymetliyse; o'na verilen değer nispetinde, gayret gösterilmesi gerektiği düşünmüşlerdir. İşte o zaman; tasavvufun ve tarikat yolunun Allah'a vasıl olmada ne kadar mühim bir icraat yolu olduğu görülür.

Hak yolunda olanlar; Tasavvuf ve tarikatın, Allah tarafından kendilerine verilmiş büyük bir ni'met olduğunun idraki içerisinde olmuşlardır.

Bu yolda söz ve kelama ihtiyaç yoktur. Bu yolun sermayesi temiz ahlak ve teslimiyettir. Bu nedenle; Kalbi görüş ve duyulara da zaruret derecesinde ihtiyaç duyulur. Hakikat-i Muhammediye'ye yaklaşabilmek akıldan ziyade gönül ve teslimiyet işidir.

        TASAVVUF İLE TARİKAT ARASINDAKi  FARK

Tasavvuf ile Tarikat arasında mahiyetleri itibariyle fark yoktur. Meşru ve makbul olan Tarikat ve Tasavvuf sahiplerinde de bulunmalıdır.

Gerek tasavvuf ehli, gerekse tarikat ehli malen ve bedenen dini vazifelerini yaptıkları gibi, Allah yolunda mücahede etmeleri, güzel huylarla donatılmaları de lâzımdır. Kalbini temizlemeyen bir kimsede ne tasavvuf ne de tarikat yoktur. Olsa da makbul değildir.

Tasavvuf ehli; yapmakla yükümlü olduğu farzların dışında, Allah'a ve Resulüne yakın olabilme amacıyla, nafile ibadetlere daha çok önem verirler. Teheccüt namazlarını kılarlar. Diğer nafile namazlarını, evvabin, duha, kuşluk namazlarını ihmal etmezler. Her gün bir tertip üzerine tembihatlarını çekerler. İstiğfarlarını yaparlar..Salavatı şerif ve selat-ü selamlarım,tevhitlerini çokça okurlar. Ölümü tefekkür ederler.

Tarikat (Tasavvuf) ehli sohbetlerle yetişir. Sohbet meclislerinde; zikir, fikir, şükür, ilim, edep, hizmet, himmet ve tevfik vardır. Bilgilerini artırmak, İslam ahlakını öğrenmek, birbirleriyle kardeşlik kurmak, Allah için sevmek ve sevilmek onların bir araya gelmelerinin ana sebeplerindendir.

Ehli tasavvuf (Tarikat ehli], Allah ve Resulüne yakın olabilmeleri amacıyla, merkezi noktada imanları olmak üzere; yapmış olduğu farzları, vacipleri, sünnetle ve nafilelerini ve kalplerini korumaya çalışırlar.

Kaderden emin, kederden de mahzun olamamaya çalışırlar. Vatanını ve Bayrağını severler. Bütün inananların kendi kardeşleri olduğunu hiçbir zaman akıldan çıkartmazlar.

Günü birlik kazançlar onların amaçlan değildir. Ahireti
düşünürler. Siyasi ve politik hesapları yoktur. Sadıklarla beraber olmayı prensip edinmişlerdir. Zaruretin dışında gaflet ehli ile birlikte olmayı iyi görmezler. Yalan onlar için en büyük günahlardandır. Verdikleri sözde dururlar. Kul haklarına riayet ederler….        

İslam'ın emirlerini bütün incelikleriyle ve titizlikleriyle yaşayabilmek örnek insan olabilmek ehli tarikat tasavvufun ana hedefleridir.  Bütün bunlarla birlikte: İnsanın kurtuluşa ermesi, nefsindeki kötü sıfatlardan arınmasına, bu vesileyle de; amellerinin salih amele, ilimlerinde de şahsiyet kazanmalarına yani irfana dönüşmesine bağlıdır.

İşte; Tasavvuf, bunu temin edebilecek adap ve erkânın kavranıp yaşanmasını gaye edinir. Bu gayeyi gerçekleştiren Cenabı Hakkın kendisine dost edindiği, kamalat noktasında zirveye ulaşmış Allah dostları, Evliya ve veliler, bu müstesna insanlar, bu yoldaki diğer insanlara rehberlik ederler, yol gösterirler. İşte bu yol, ehli tarikin seyr-ü sülük yoludur.

Bu yola gönül verenler, hayatlarındaki her çizgiye dikkat etmek zorundadırlar. Helal lokma, seyri sülük yolunda olanların manevi iksiridir. Füyüzat ve zuhurat helal lokmanın alınışıyla kendisini belli eder.

Seyr-ü sülûk ehli bir mürit, birçok yükümlülüğü de üzerine almış demektir. Her gün en az 100 kere istiğfar edecek. Bu miktarları aşan bir sayıda Resulallaha (s.a.v ) efendilerimize selatü selam okuyacak. Tevhitle gönlünü coşturacak, okuyacağı hiziple, Resulullah efendilerimizden başlayan bir tertiple O'nun; Ehli Beytini, Ashabını, Bütün peygamberlerini anarak ruhlarını şad edecektir..

Allah'ı ve Resulünü sevme yolunda en ince bir noktayı ihmal etmemek onun prensibi olacaktır. Helal lokmanın gerçekte ne olduğunun idrakiyle, her ni'mete ihtiyatla yaklaşacak, her hareketi ve her davranışını gönül süzgecinden geçirerek, kendisine tevdi edilen bu görevin ne anlama geldiğini çok iyi bilecektir.

 Bütün mahlûkata şefkat ve merhamet edecek ve bir emanet gözüyle bakacaktır. Firasetini çok iyi tartacak. İncitmeyecek, incinmemeye de özen gösterecek, Okuyacak, dinleyecek, yaşayacaktır.

Tasavvuftan fazla olarak tarikatta şu vardır: Tarikatta tasavvuf hallerini öğrenmek ve tatbik edebilmek, bir tarikatın şeyhine intisab etmek, onun terbiyesi altına girmekle olur.

Sonuç olarak ;

·         Tarikatların başlangıcı, şer'-i şerifin esaslarına sımsıkı sarıldıktan sonra mümkün olduğu kadar zikir ve O'nun insanlara lütfettiği nimetler ile yüce kudreti üzerinde derin tefekkür,

·          Ortası; insanlarla, ya da cezbedici diğer dünyevî şeylerle değil, yalnız Allah'la meşgûl olmak ve yalnız O'na yakın ve O'nunla ünsiyyet etmektir.

·          Netîcesi ise; her zaman Hakk'ın huzûrunda bulunduğu inancına sâhip olmak, yakınında, çevresinde hulâsa her şeyde Hakk'ı görebilmek, bir an bile Allah şu'ûrundan uzak kalmamaktır.

 Daha doğru bir ifâde ile İslâm'ı «İhsân» derecesinde ve her an Cenâb-ı Hakk'ın murâkabe ve denetimi altında yaşadığına inanarak ibâdet etmek ve öylece yaşamaktır.

Tarîkatların hepsinin gâyesi, mürîdlerini yalnız Allah'a kulluk ve yalnız O'nun rızasını kazanma idealine ulaştırmaktır.

 Nitekim bunu zikir, fikir ve ibâdetlerinde şöyle dile getiriyorlar:

«İlâhî benim maksadım yalnız sen, elde etmek istediğim de yalnızca senin rızandır.»

 

TASAVVUF VE TARİKAT, RESULULLAH EFENDİMİZİN EF’'ALİ, HAREKETLERİ VE AHLAKLARINA VE ASHAB-I KİRAMA UYMAKTIR.

AMAÇ ;  MÜSLÜMANLARIN YANLIŞ YOLLARA SAPMAYIP, PEYGAMBER EFENDİMİZ (S.A.V.)’in GETİRDİĞİ ALLAH YOLU OLAN DOĞRU YOLDA BULUNMALARINA VE İLERLEMELERİNE YARDIMCI OLMAKTIR.

BU DOĞRU YOL İKİ YÖNLÜDÜR:

ALLAH'IN EMRETMİŞ OLDUĞU İBADETLERİ İŞLEMEK VE YASAK ETTİĞİ ŞEYLERİ İŞLEMEMEK..