Sofi kime denir? Vasıfları nelerdir?

Yazar: Tarih: 31.08.2015 00:00:00

A A A

Hakk yolunun yolcuları, Efendimiz(s.a.v.) ’in haşyet, sekînet, heybet, tazim, rıza, sabır, zühd, tevekkül gibi hallerinden de nasiplerini alıp Allah Rasûlüne (s.a.v) tam ma­nasıyla uyarak, sünnetini en güzel şekilde ihyâ etmişlerdir.

Velilerden Abdülvâhid b. Zeyd’e, “Size göre sûfî kimdir?” diye sorulunca, Hazret şu cevabı vermiştir:

Akıllarıyla sünneti tam anlamaya gayret eden, kalpleriyle ona bağla­nan ve nefislerinin şerrinden de devamlı Cenabı Hakk’a sığınan kimseler, gerçek sufilerdir.”

İşte sufinin tam tarifi ve kâmil mürşidin gerçek hâli budur.

Onlar ne kadar güzel amel etseler, kendilerine güven gelmez. Çünkü takva yolunda acziyet esastır. Bu yolun imamı Hz. Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v) şu duası bu edebin esasıdır.

“Allah’ım! Beni, bir göz yumup açma zamanı kadar da olsa, nefsimin eline bırakma! Beni, küçük bir çocuğun anne-babası tarafından korundu­ğu gibi himayet et!”

Sufilerin, Rasulullah’a (s.a.v) uymakla elde ettikleri en şerefli ahlak, işte bu tevazu ve hiçliktir. Bu ahlak devamlı Allah Teâlâ’ya muhtaç oldu­ğunu bilme hâlidir. Bu hâle ulaşmak için kalbin ilahi marifetle açılması ge­rekir. Ayrıca yakîn nûruyla kulun iç âlemi aydınlanmalı, kalbiyle ilahi huzu­ra ulaşmalı, Cenab-ı Hakk’la özel muhabbet ederek sırrı her şeyden uzaklaşmalıdır.

Bütün bunlardan sonra Sufînin nefsi, emredilen her şeyi yapma durumuna gelebilir. Ama bütün bunlarla beraber bu kul, nefsini bütün kötülüklerin kaynağı görür. Nefsin bir ateş gibi olduğunu, onun bir kıvılcımıyla bütün âlemin yanabileceğini bilir. Ayrıca nefiste bir istikrar bulunmadığını, onun her an değişik bir hâl içine girdiğini farkeder ve uyanık durur.

Allah Teâlâ’nın lutfuyla nefsinin gizli sıfatlarını tanıyan kul, onun kö­tülüğünden devamlı Allah Teâlâ’ya sığınır, O’ndan yardım ister. Bu du­rumda nefis, kulu devamlı Rabbine sevkeden ve O’na sığınmaya zorlayan bir vesile olur.

Mürid hak yoluna giren ve mürşid elinde terbiye gören kimse demek­tir. Mânevî terbiye yoluna giren kimselere tasavvufta sâlik, mürid, sufi, derviş, gibi isimler verilir. Bu isimler genelde her mürid için kullanılır.

Fakat sufi, mürşid, şeyh gibi isimleri mânevî terbiyesini bitirmiş reh­ber insanlar hakkında kullanmak daha yerinde olur.

Çünkü tasavvuf yoluna giren herkes için, yukarıda anlatılan yüksek ahlakî özellikleri bulmak mümkün değil. Bulunması da kolay değildir. Bu­nun elde edilmesi için, Cenab-ı Hakk’ın özel desteği yanında, büyük bir gayret gerekmektedir.

Kur’an-ı Hakim’de “mukarrabûn, muttakî, muhsin, muhlis, veli, ebrar, salih” gibi sıfatlarla anlatılan kâmil müminlere tasavvufta kısaca "sufi” ismi verilmiştir.

Arifler, mânevîyat yolcularını genel olarak üç gruba ayırır ve üç ayrı isimle tarif ederler:

  1. Sûfî,
  2. Mutasavvıf,
  3. Mübtedî-müteşebbih.

Takva sahibi olabilmek (muttakî) ve Allah Teâlâ’yı tanımak (Marife- tullah) için tasavvuf yoluna girenlere halk “sûfî” ve ya yaygın kullanımıyla' “sofi"derler. Ancak bu isimlendirme mecazidir, hakiki manasında değildir.

Çünkü yukarıda da değindiğimiz gibi esasen “sûfî" ismi, terbiye işinin başında olanlara değil, sonunda olanlara ve Kur’an-ı Hakim’deki ifadesiy­le “muttakî” sıfatını alan kâmil Müslümanlara verilen bir isimdir.

Arifler, aldıkları terbiye derecesine göre hak yolcularını şöyle tanıtırlar:

“Allah için tövbe edip sevgi ve iradesiyle ariflerin yoluna giren, gücü yettiği kadar onların tavsiyelerini yapmaya çalışan, fakat henüz kendileri­nin güzel sıfat ve ahlakına sahip olamayan kimseye, mutasavvıf denir.

Bu anlamda mutasavvıf olan birisine sufi denmez. Gerçek manasıy­la sufi, İlâhi huzurda kabul görmüş velilerin haline sahip olan velilere veri­len bir isimdir.

Bu ikisinden başka, zahiren onlara benzeyip hal ve hareketlerinde onlar gibi olamayan kimseye, onlara sadece benzemeye çalışan (müteşebbih) veya sûfilerin yoluna yeni giren (mübtedî mürid) denir.”

Zahiren de olsa, sufilere benzemeye çalışan (mübtedî-mürid), velile­rin yoluna ve onların halinin güzelliğine inanıp kendi isteği ile Allah dost­ları gibi olmak istiyor demektir.

Ancak kalbinin katı, nefsinin azgın, nasibinin az olmasından ve gücü yetmediğinden dolayı velilerin ulaştığı güzelliklere ulaşamamıştır. Buna rağmen o, içindeki iman ve Allah sevgisi sayesinde sevdiği Allah dostları­nın arasına katılacak ve onların topluluğu arasında kabul edilecektir.

Zira bu haliyle o kimse:

“Kim bir kavme benzerse, o da onlardan sayılır” hadis-i şerifinin müj­desine muhatap olmuş oluyor. (Ebû Dâvud, Libas, 4; Ahmed Müsned, 2/50)

Samimi sevgi insanı sevdikleri ile buluşturur. Böylece gücü yetmese bile bu tür insanlar, velilerle eşit derece ve benzer sıfatta olmadıkları hal­de; sırf güzel niyeti, samimiyeti ve binlerce insan grupları içinden Allah’ın dostlarını tercih etmesi yüzünden nice güzelliklere, bereketlere, iyiliklere kavuşur.

Yeryüzünde insanlar arasında yayılan isimler değil, Allah katında ve melekler arasında, göklerde anılan güzel sıfatlar önemlidir.

Yeryüzünde dış görünüşleri itibariyle fakir, garip, kıymetsiz gibi gözü­ken öyle Allah dostları vardır ki, kimse onlara itibar etmez. Sözlerini dikka­te almaz, selam bile vermez. Fakat onlarda öyle bir gönül dünyası ve edep hali vardır ki, Allah ka­tında bu zatların sözleri dinlenir, duaları kabul edilir, istekleri gözetilir. Me­lekler bile onları ziyarete gelir, selam verir, kendilerine hürmet gösterir.

 

 

Bu sebeple her insan gizli bir hazine gibi görülmeli, kılık kıyafete as­la aldanmamalı. Hiç kıymet verilmeyen bir insanın Allah dostlarından biri­si olabileceğini düşünerek, herkese karşı edepli davranmalı, tevazu gös­termelidir.

Arifler sufiyi güzel ahlaklarına göre tarif etmişledir.

Biz bu tariflerinden bir kaçını nazım halinde takdim ediyoruz:

Sufi denir, özü temiz, kalbi safi olana;

Hû deyip Hak ile benliğini bulana.

Sufi, ariftir, işi hakkı tariftir,

Mevla’yı zikrettirir kendisine bakana.

 

Sufi, edeple süslü, sevgiyle yüklüdür,

Kibretmez, tevazu gösterir  halka

Sufi, halkı ölü sayar, daima Hakk’a bakar,

 Fânî görür de, gönül vermez dünyaya.

 

Sufi, yağmur gibi rahmet olur âleme,

İhsanı umumidir dostuna düşmanına.

Sufi, her şeyini Hakk’a feda eder;

Düşünse ancak hayır gelir aklına.

Sufi, asla ben demez, nefse yol vermez,

Her an muhtaç olduğunu bilir Yüce Mevla’ya

Sufi, halini halka şikayetten haya eder,

Derdini Rabbine açar, teslim olur kazaya.

Sufi, yeryüzünde ilâhi bir delildir,

Her haliyle şahittir Allah’ın varlığına.

Sufi, Peygamber aşığı, Allah dostudur;

Sen de dost olursun, girersen halkasına.

SUFİLİĞİN İLK BASAMAĞI İMAN ve SEVGİDİR

Allah yolunda en büyük sermaye iman ve sevgidir. Bir şeye inanma­yan onu sevemez; sevemeyen, sevdiğine hizmet edemez. Bu yol sevgiy­le başlar, sabırla devam eder. Hak yolunda sabırsız yol alınmaz. Usulüne uygun gidilmezse, hedefe ulaşılamaz.

Velileri seven, sevginin yüceliğine (keramet) ulaşır. Allah dostlarıyla aynı yolda, aynı halde ve aynı mecliste bulunmaya sabreden bir kimse, Hz. Rasûlullah’ın (s.a.v) şu müjdesine erişir:

“Zikir halkasına uğrayan ve zikredenleri göğe kadar sarıp kuşatan melekler, ilâhi huzura çıktığında Allah Teâlâ -her şeyi en iyi bildiği halde- onlara zikir ehlinin halini ve niyetlerini sorar.

 Onlar da meclislerine katıldık­ları zikir ehlinin sırf ilâhi rıza ve cemâlullah aşkıyla zikir yaptıklarını beyan ederler.”

O zaman Allah Teâlâ:

“Sizleri şahit tutarak söylüyorum: Muhakkak ben onları affettim" bu­yurur. Bunun üzerine içlerinden bir melek:

“Ya Rabbi! Onların içinde bir kimse var ki onlar gibi zikir ehli değildir. Aralarına zikretmek için değil, bir ihtiyacı için katılmıştı” deyince Allah Te­âlâ:

“Onlar öyle bir topluluktur ki onlarla oturan şakî (rahmetten mahrum) olmaz.” buyurur. (Buhâri, Deavât, 67; Müslim, Zikr, 35)  

Allah dostlarının şu güzelliğine bakın!

Bir işi için de olsa, onlarla oturan ve kendileriyle aynı mecliste bulun­maya sabreden kimse, nasıl onların üzerine inen ilâhi rahmetten nasibini alıyor, günahından temizleniyor!..

Bir de iş niyetiyle değil, sırf Allah rızası için onların meclisine katılan kimseye verilecek ilâhi nasibi ve rahmeti düşünelim. Hadiste vaat edilen bu rahmete ulaşmak için, bu tür meclislerin ve o meclistekilerin münkiri ol­mamak ve oraya nifak içinde adım atmamak gerekir.

 

Ayrıca ilim ve zikir meclislerine iyi niyetle gitmek, kendisini ilahi rah­mete muhtaç bilmek, kalbi açmak, gönülden yalvarmak lazımdır. Bir kim­se, iman, sevgi ve edeple Allah dostlarının meclislerine girer ve gücü yet­tiği kadar üzerine düşeni yaparsa, gücünün yetmediği şeylerde mazur gö­rülür ve –inşaallah- şu hadisteki müjdeye ulaşır:

Ebû Zer el-Gıfârî (r.a) anlatıyor: Hz. Peygamber (s.a.v) ’e:

“Ya Rasulallah! Bir topluluğu sevdiği halde, onlar gibi amel etmeye güç yetiremeyen kimse hakkında ne buyurursunuz?” diye sordum, Efen­dimiz (s.a.v):

“Ey Ebû Zer! Sen sevdiklerinle beraber olacaksın" buyurdu. Ben de:

“Şüphesiz ben Allah ve Rasulünü seviyorum” dedim. Efendimiz (s.a.v):

“Muhakkak ki sen, sevdiklerinle berabersin." buyurdu.

 

Kâmil mürşid, sadık müridin kalbini Allah’a bağlar. Onu nazarları al­tına alır, nefis ve şeytanın kalbe giriş yollarını bilir, ona göre müride ilaç verir.

Onu dua ile destekler, kalbini sevgiyle besler. Ona hatasını gösterir, eksiklerini tamamlatır.

Mürşid, müridinin önünde örnek olur, onun yolunu açar.

“‘Tasavvuf kısaca güzel ahlaktan ibarettir”, diyor arifler; acaba güzel ahlak nedir?

Güzel ahlak, Yüce Yaratıcının ve halkın haklarını güzel korumaktır. Bunun tek yolu da Allah’ın Rasulü Hz. Muhammed’e (s.a.v) samimiyetle tabi olmaktır.

Allah Teâlâ kendisini sevenlere ve sevmek isteyenlere, bu sevginin gerçek olması ve karşılık bulması için tek bir yol göstermiştir. Bu yol:

“Rasulüm de ki: Eğer siz Allah’ı seviyorsanız, hemen bana uyunuz ki, Allah da sizi sevsin." (Al-i Imrân 3/31) âyetinin tarif ettiği Muhammedî yoldur.

Tasavvuf, Hz. Peygamberin (s.a.v) uyguladığı terbiye usullerine uy­gun olarak bir mümini üzere eğitmektir. Efendimizin (s.a.v) sünnetine uy­mayan kimse, nefsiyle bin sene mücahede ve mücadele etse bile terbiye olamaz, bir başkasını eğitemez.

Sühreverdî (k.s) bu âyetin, kulluğun temelini ve hedefini ortaya koyduğuna dikkat çektikten sonra der:

“Sufiler, diğer Müslümanlar arasında, Resulullah’a uyma konusunda en başarılı olanlardır. Çünkü onlar, Hz. Peygamber’in (s.a.v) sözlerine tam manasıyla uyarlar. Peygamberin emrettiklerini yerine getirip, yasakla­dığı şeylerden şiddetle sakınırlar.

Sufiler, bu hususta Allah Teâiâ’nın, "Rasulüm size neyi verdi (ve em­retti) ise onu alıp yapın, neden nehyetti ise ondan da sakınınz” (Haşr 59/7) emrine canla başla uymuşlardır.

Sûfiler, bütün amel ve ibadetlerinde, farz, vacip ve nafilelerde büyük bir ciddiyetle Hz. Rasulullah’a (s.a.v) tabi olmuşlardır. Efendimiz’in (s.a.v) söz ve davranışlarında kendisine uymanın bereketiyle onun ilim, haya, af, müsamaha, şefkat, merhamet, güzel geçim, nasihat, tevazu gibi ahlakla­rıyla süslenmişlerdir.

Ayrıca Efendimiz’in (s.a.v) haşyet, sekînet, heybet, tazim, rıza, sabır, zühd, tevekkül gibi hallerinden de nasiplerini alıp, Allah Rasulüne (s.a.v) her yönden tam itaat etmişlerdir.

Allah dostu Abdülvâhid b. Zeyd’e, “Size göre sufi kimdir?” diye soru­lunca şöyle demiştir:

“Akıllarıyla sünneti tam olarak anlamaya gayret eden, kalpleriyle ona bağlanan ye nefislerinin şerrinden de Cenab-ı Hakk’a sığınan kimseler, gerçek sufilerdir.”

Bu sufilerin halini tam olarak anlatan bir tariftir.

Rasulullah Efendimiz’in (s.a.v) en büyük ahlakı, devamlı kendini yü­ce Allah’a muhtaç bilip, nefsini O’na havale etmesiydi. Şu duası bunu gös­teriyor:

“Allah’ım! Beni, bir göz yumup açma zamanı kadar da olsa, nefsimin eline bırakma! Bana vermiş olduğun güzel şeyleri, benden geri alma!”

Sufilerin Rasulullah’a (s.a.v.) uymakla elde ettikleri şeylerin en şeref­lisi budur. Bu hale iftikar denir; ve devamlı Allah Teâlâ’ya muhtaç olduğu­nu bilme halidir.

 

Allah Teâlâ, yüce lutfuyla, nefsin özelliklerini sufiye tanıtmış, Rasulul­lah Efendimiz’e (s.a.v) açtığı gibi; sufiye nefsin halini göstermiş, o da, nef­sinin şerrinden devamlı Allah Teâlâ’ya sığınıp, O’ndan yardım istemeye yönelmiştir.

Bu durumda nefis, kulu Rabbine sevk eden bir vesile olmuştur. Bu­nun için sufi olan bir kimse, Rabbinden gafil olmadığı gibi, nefsini kontrol­den de geri kalmaz.

“Nefsini bilen Rabbini de bilir.” hikmetli sözü, Allah Teâlâ’nın bilinme­sinin, nefsin bilinmesine bağlı olduğunu ifade etmektedir.”

Tek hedefi ilahi ahlak ile süslenmek ve kulluk ile şereflenmek olan sufinin, bu hedefe ulaşması için Hz. Rasulullah’tan (s.a.v) başka bir delili de yoktur.

Allah Teâlâ, Rasulullah Efendimiz’i (s.a.v), öyle bir makamda oturt­muştur ki, ona itaat eden Allah Teâlâ’ya itaat etmiş olur.57

O’nun elini tutup biat etmek Allah’a biat sayılmıştır. (Fetih 48/10)

Bunun için bütün veliler, ulu arif Cüneyd el-Bağdâdî’nin (k.s), belirtti­ği şu sözde hemfikirdirler:

“Hz. Rasulullah’ın (s.a.v) sünnetine uymaktan başka Allah’a giden hiçbir yo! yoktur.”

İyice incelendiğinde görülecektir ki tasavvuf, insanı Kur’an ve sünnet edebi üzere terbiye eden bir okuldur. Gerçek sûfi, Kur’an-ı Hakim’de:

"Ey iman edenler! Allah’tan korkun ve sadıklarla beraber olun.” Tevbe9/119

 

 

 

Ahmed Rufai H.z leri  ne göre bu yoldan gidenlere “sûfî” isminin verilmesinde çesitli görüşler ileri sürülmüstür:

“Buna göre Mudar kabilesinden kendilerine “Benu’s-suffe” denen bir cemâat vardı. Atalarının adı Gus b. Mürre b. Üdd b. Tabîha er-Râbıt idi. Bu adamın anasının çocukları daha önce yasamadığından, kadıncağız eğer bir çocuğu yasarsa basına alâmet için bir tutam yün bağlayıp Kâbe’nin hizmetçisi yapacağına dâir nezirde bulunmus. Yukarıda ismi geçen adam doğup yaşadığından anası ahdine vefâ göstererek oğlunu Kâbe hizmetine vermisti. İşte bu adamın soyundan gelenlere “Benu’s-suffe” (yün baslının oğulları) dendi. Bunun nesli İslâm’ın zuhûruna değin hacılara yol gösterir Kâbe’ye hizmet ederlerdi.

Allah Teâlâ, İslâm dînini bahşettikten sonra, İslâm’a girmişler, zühd ve takvâ yolunu tutmuşlardı. Bunlarla arkadaşlık yapanlara da “sûfî” deniyordu. Veyâ ibâdetle meşgul olup onlar gibi yün elbise giyenler, kendilerine nisbet edilerek “sûfî” deniyordu.

Mutasavvıflar, vasfın menşeini, sebeplerini îzâhda çeşitli nedenler ileri sürdüler. Bazıları, “Tasavvuf: safâ, temizlik, duruluktur.” dediler.

 Bir başka gurup da, “Tasavvuf: musâfât, dostluk kurmaktır” demislerdir. Ve başka ma’nâlar…”

Seyyid-i Ahmed Rufai H.z leri  “sûfî” liğin   ma’nâ i’tibârıyla bunların hepsinin doğru olduğunu belirtir.  Çünkü tasavvuf hırkasını giyen bu zümre safâ ve müsâfât yolunu tutmuşlar, zâhirî edebleri islemişler ve zâhirin bâtınî edeblere delâlet eden bir alâmet olduğunu söylemişlerdir. Yine onlar: “Zâhirî edebin iyi olusu, iç terbiyenin nisânıdır. Zâhirî edebi bilmeyenin bâtınî terbiyesine emniyet olunmaz.” demişlerdir

Ebû Nasr es-Sarrâc (k.s), velilerdeki kulluk hâ­lini şöyle anlatır:

“Tasavvuf terbiyesinde Allah Teâlâ’ya ulaşan sufiler, İslâm’ın ilim ve emanetini taşıyan fıkıh, tefsir, hadis âlimi ile aynı derecede farz ve vacip­leri yerine getirip haramlardan kaçındıktan sonra, birçok hususta, onlar­dan daha farklı bir ilim ve ahlaka sahiptirler.

Bu özel ilim ve yüksek ahlakî değerler ise şunlardır:

  • Mâlâyanî denilen boş işleri ve sözleri terk.
  • Allah Teâlâ’nın rızasından başka her şeyi kalpten çıkarmak.
  • Az ile kanaat etmek.
  • Dünyalık olarak zaruri ihtiyaçlarla yetinmek.
  • Kendi iradesiyle fakirliği zenginliğe, açlığı tokluğa tercih etmek.
  • insanların gözünde yükselmeyi, makam ve mevkii terk etmek.
  • Halka son derece şefkat ve iyilik etmek.
  • Büyük küçük herkese tavazu göstermek.
  • Kendi ihtiyacı varken başkalarını tercih etmek.
  • Dünyalık imkanları kimin kullandığına ve kimin ele geçirdiğine hiç aldırış etmemek.
  • Allah Teâlâ'ya karşı güzel zan beslemek.
  • Bütün iş ve ibadetlerinde ihlâs halinde hareket etmek.
  • Devamlı Allah Teâlâ’ya yönelmek.
  • Allah’tan gelen belaya teslim olmak, kaza ve kadere boyun eğmek.
  • Nefsânî arzulara karşı sabretmek.
  • Tasavvuf yolunda mücahedeye devam etmek, asla yılmamak.
  • Allah Teâlâ’ya tam bir huzur ve huşu içinde kulluk yapabilmek için kalbi kötü düşüncelerden arındırıp murakabeye sarılmak.
  • Ebedî sevgiliye kavuşmak için ölümü hayata, sıkıntıyı rahata tercih etmek.

İşte bütün bunların ötesinde, kâmil sufilerin sahip olduğu daha birçok mânevî ilim ve haller vardır. Ama âlimler, onların varlığına iman edip hak olduklarını söylemekle yetinmişlerdir.

Mesela, inâbe, nasuh tövbesi, verâ, tevekkül, rıza, sabır, haşyet, havf, muhabbet, recâ, şevk, müşâhede, yakîn, kanaat... gibi ilim ve haller bunla­rın başında gelir.

Bütün bu özellikler, Allah Teâlâ’nın kitabında ve Hz. Rasulullah’ın (s.a.v) sünnetinde mevcuttur. İlim sahipleri bütün bunları bilir. İyice araştıran âlimler, velilerin bu özelliklerini inkar etmemişlerdir.

İmam Gazâlî (k.s)  diğer ilim dallarını ve İslâmi grupları inceledikten sonra, bütün hedefleri Kur’an ve sünnete uymak olan gerçek sufilerin hâlini de incelemiş ve nihayet şu sonuca varmıştır:

 

 “Bütün halleriyle Allah yolunu tutmuş kimseler ancak sufilerdir. Onların tutumları en güzel tutum, yolları en doğru yol ve ahlakları en temiz ahlaktır.

Daha doğrusu, bütün akıllıların aklı, tüm hikmet ehlinin hikmeti ve şe­riatın inceliğini kavramış âlimlerin bilgisi bir araya gelse ve onların hâl ve ahlâklarını daha iyisi ile değiştirmek isteseler bile, buna güçleri yetmez. Çünkü sufilerin zahirî ve bâtınî bütün hâl ve hareketleri peygamber­lik nurundan alınmıştır. Bilindiği gibi yeryüzünde nübüvvet nurundan baş­ka aydınlanacak başka bir nur da yoktur.”

Sözün kısası, tasavvuf yolunun ilk şartı mânevî temizlik ve kalbi Allah’tan başka bütün şeylerden arındırmak­tır. Bu yolun anahtarı yani esası kalbi, tamamen Allah’ı zikretmeye ada­maktır. Sonu ise O’nun irâde ve rızasında yok olmaktır. (Fena hali)

Bu öyle bir haldir ki, usulünce yoluna sülük edenler bizzat tadarak öğrenirler. Onu bizzat yaşayarak öğrenemeyenler, bu yolu kat etmiş sufilerle sık sık beraber oldukları takdirde, tecrübeyle ve işiterek, bu halin varlı­ğına kesin olarak inanır, yaşanan mânevî haller sayesinde onu kesinlikle kavrarlar.

Sufilerle düşüp kalkanlar, onların sohbetlerine katılanlar onlardan bu imanı ve irfanı elde edebilirler. Çünkü sufiler öyle kimselerdir ki, onlarla aynı mecliste bulunan kimse, ilâhi rahmetten mahrum olmaz.”

İşte tasavvuf, bu derece güzel hâl ve ahlak sahibi salihlerin yetiştiği bir takva okuludur.

Bu okulun mezunlarına “sufi";

Bu okulda takva dersleri okutarak -Allah’ın izniyle-kalpleri tezkiye ve nefisleri terbiye eden kâmillere “mürşid”;

Yolun inceliklerini kavrayanlaramutasavvıf”;

Yola yeni adım atanlara “mübtedî mürid”denir.

Şu halde mürid, sevgi ve iradesiyle bir kâmil mürşidi önüne delil ve imam seçerek hak yola giren ve Allah’ın rızasını arayan kimse demektir.

 

 

 

 

    Velilerin terbiyesine girmek ve onların bir parçası olabilmek kolay de­ğil elbette.  Bakınız bir veli ne diyor:

“Mürid, şeyhi ile övünen kimse değildir. Gerçek mürid, mürşidinin kendisiyle övündüğü kimsedir.” (Şa’ranî :el-Envaru’l-Kudsiyye )

İmam Şaranî’nin mürşidi İbrahim ed-Dusûkî (k.s), gerçek bir müridin halini şöyle anlatıyor:

         “Kim iffetli, şerefli ve temiz ahlaklı değilse, o benim evladım olamaz.

Bizzat neslimden gelse bile! Ama kim, dinin hükümlerine, tasavvufun edeplerine sarılır, günahlardan sakınır, zühd, verâ ve az yeme özellikleri­ni elde ederse, o benim hakiki evladımdır.”

         Bu kişi isterse dünyanın öbür ucundan gelen birisi olsun fark etmez.”