BİR TARİKAT KİMLERDEN OLUŞUR VAZİFELERİ NELERDİR?

Yazar: Tarih: 31.08.2015 00:00:00

A A A

Tarikat ve tekke eğitiminde, mânevî tesiri artırmak ama­cıyla, şeyh ve ihvandan oluşan tarikat topluluğu, âile ferdleri gibi değerlendirilir. Şeyh, müridlerinin babası makamın dadır. Mürîdler de birbirlerine “ihvân” diye hitab ederek kendilerini mânevî babanın evlâdı kardeşler olarak görürler. Aslında bu anlayış, genel anlamda İslâm için de geçerlidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) “Ben size babanız menzi lesindeyim ve size öğretirim.”(Dâvad, Tahâre,4) buyurduğu gibi, Hz. Pey­gamberin eşleri için Kur’an’da:

“Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de mü’minlerin analarıdır.” (Ahzâb, 33/6) buyurulur.

Yine ümmet feıdleri,

Kur’an lisanıy­la birbirinin kardeştendir (Hucurât, 49/10)

 Tarîkat  mensupları bulundukları ma’nevî makamlar itibarıyla Muhib, Tâlib, Mürîd, Murad, Sâlik, Dervîş, Sûfi,  Halife ve Şeyh  gibi isimler alır.

Muhib: Kelime ma’nâsı seven kişi demektir. Ehl-i tarîkatı sevip intisaba henüz karar vermemiş ancak tarîkat ehlinin zikir ve sohbet meclislerine devam eden kişiye denir.

 Tâlib: Kelime ma’nâsı istekli demektir. Bir şeyhe ve muayyen bir    tarîkata bağlanmaya karar vermiş ancak henüz intisabı gerçekleşmemiş istekliye verilen isimdir.

 Mürîd: Kelime ma’nâsı kendi iradesi ile hareket eden demektir. Allâh’a yaklaşmayı kast ederek Mürşid-i Kâmil’e biat etmeyi istediği, irade ettiği için mürid diye isimlendirilmiştir.

 Murad: Kelime ma’nâsı kendi iradesinden çıkıp şeyhin iradesi ile hareket edendir. Şeyhine intisab ettikten sonra kendi iradesini şeyhinin iradesinde fâni edip zâhir ve bâtını ile şeyhine teslim olan müride denir.

Sâlik: Mutlak yolcu anlamına gelip tarîkata intisab eden kişinin murad makamında farz, vacip ve sünnet amellerle birlikte şeyhinin kendisine telkin, talim, tayin ettiği bir takım nafile ibadet, zikir-evrad ve ezkâr ile tasavvuf ilmini tahsil için ma’nevî yolculuğunu devam ettiren kişiye verilen isimdir.

Dervîş: Farsça bir kelime olup fakir anlamındadır. Buradaki fakir mal, mülk ve birtakım  mâddî zenginliklerden yoksun anlamında olmayıp kalbini Allâh sevgisine engel olan tüm şeylerden arındıran anlamındadır. Aynı zamanda seyr u sülûk adı verilen ma’nevî yolculukta istikrarlı olan sâlike denir.

 Derviş kelimesi beş harften müteşekkil olup “dal” harfi  dünyayı terk etmek. Yani, Allah’ın(cc) rızasına mani olan dünya sevgisini kalpten çıkarmaktır.

 “re” harfi riyayı yani insanlar görsün diye yapılan hal hareket ve davranışları terk etmektir.

“vav” harfi  varlığı terk etmektir. Yani kişinin ben aldım, ben sattım, ben yaptım, ben olmasam olmazdı gibi  enaniyet (benlik), ucb(kendini beğenmişlik) kibir(büyüklük taslamak) gibi nefsin kötü sıfatlarını terk etmek anlamına gelip, mutasavvıflar nezdinde varlık birdir. O da Allah’ın vücudundan ibarettir.

 “ye” harfi yalanı terk etmektir. Çünkü yalan her türlü kötülüğün kaynağıdır. Onun için sevgili peygamberimiz(sav) yalan söyleyeni ümmet olarak kabul etmemiştir.

“şın” harfi şehvetleri terk etmektir. Şehvet insanın vücut azalarının şiddetli istekleri demektir.Mesela gözün Allah’ın haram ettiği şeylere bakması, gözün şehvetidir. Kulağın Allah’ın yasakladığı şeyleri dinlemesi kulağın şehvetidir. v.b.gibi.

Meczub:Sâlik seyr u sülûk esnasında fena mertebelerini tamamlayıp cem makamında kalır, beka mertebelerini tamamlayarak sülûke başladığı noktaya dönemezse bu ismi alır.

 SÛFİ: Kişi Tasavvuf ilminde  mütehassıs olunca sûfî  lakabı ile anılır.

 Hâlife: Kelime anlamı arkadan gelen  olup, şeyhin vekili ma’nâsını ihtiva eder. Burada kast ettiğimiz İslam Hukukun da devlet başkanı anlamına gelen, siyasi ma’nâ ifade eden hilafet ve halifelikle alâkası olmayıp yukarıda da belirtildiği üzere tasavvufi meşreblerde kemâle erişip nefis terbiye ve tezkiyesi hususunda mürşid-i kâmilin yerine kâim olan şahsa verilen sıfattır.  

 Günümüzde  yaygın olan yanlış bir kanaat te, şeyh efendi vefat ettiğinde vefat eden şeyhin yerine yalnız bir halifesinin şeyh olacağı zannedilmektedir. Oysaki mutlak hilâfet sahibi olmuş, o şeyhin  kaç tane halifesi varsa hepsi de irşad vazifesini yürütebilir. Yalnız halifenin mutlak(gerçek) hilafet mi yoksa mukayyed(geçici) hilafet mi sahibi olduğu o şeyh efendinin vermiş olduğu icazet (Tarîkatlarda şeyh tarafından halifelere verilen diploma) denilen yeterlilik belgesi ile tespit edilmiş olması lazımdır. Şeyh efendi vefat ettiğinde mutlak(gerçek) hilafet sahibi olmayan  mukayyed(geçici) hilafete sahip olan tüm halifelerin, postnişin makamında bulunan o mutlak halifeye bağlanıp intisablarını tecdid etmeleri ve kalan esmalarını tamamlamaları gerekir. Aksi halde irşada yetkileri olmaz. Tarîkatlarda mutlak ve mukayyed olmak üzere iki tür hilâfet vardır.

 Mutlak (gerçek)Hilâfet: Seyr u sülûk’ünü tamamlamış ma’nevî kemalin zirvesine ulaşmış tüm yönleri ile şeyhini temsil etme hakkını kazanmış şeyh vekili demektir.Böyle bir vekile postnişin de denir. Yerine kâim olan, yani şeyh vefat ettiği zaman onun yerine şeyh olan kişi demektir.

 Mukayyed(geçici) hilâfet: Kayıtlandırılmış, sınırlandırılmış anlamında olup, mukayyed hilafet sahibi olan vekil seyr u sülûk’ünü henüz tamamen tamamlayamamış, tamamlaması gereken bir veya birkaç esması kalmış ve şeyhini bazı konularda temsil yetkisine sahip, şeyh vekili demek olup, zatında kâmil olduğu kabul edilse bile başkalarını irşada henüz mükkemmil(başkalarını kemale erdirebilecek olgunluğa ulaşan) olmamıştır. Bu durumda şeyhi vefat ettiğinde postnişinlik yapamaz.

Çünkü tüm yönleri ile irşada yetkili değildir. Mukayyed halife, şeyhi vefat ettiği zaman mutlak halifeye, yani şeyhin yerine postnişin olan halifeye bağlanıp intisab etmek zorundadır.

 Şeyh-Mürşid: Tasavvuf ilmini tahsil yolunda seyr u sülûk’ünü tamamlamış zâhir ve bâtın irşâda yetkili kılınmış zâtında kâmil, gayrilerini irşad da mükemmil olmuş, şeyhi tarafından verilen icazet ile bu yetkileri sabit olmuş, aynı zamanda postnişin diye isimlendirilen, Tarîkat  mensûblarını  tüm yönleri ile irşada kâdir olan zâta verilen isimdir.

 ‘Ben mürşidim’ demekle kişi mürşid olamaz. Ta ki Peygamber  Efendimiz’den(sav) beri sahih bir el ile kalpten kalbe akarak gelen ma’nevî bir pay verilmiş olmalıdır. Zira mürşid, dervîşi Rasûlullah’a hatta Cenâb-ı Hakk’a vâsıl edebilmelidir. Çünkü Allâh’tan gelen kulluk sevgisi, evvelce Peygamber Efendimiz’e(sav) gelir, oradan mürşidler kanalı ile bizlere ulaşır. Nasıl ki depodan gelen su, birbirine bağlanmış borularla döşenerek ta mutfağımızdaki musluğa geliyor, eğer borular arasında kopukluk olduğunda su akmıyorsa, nakletme hususunda borular gibi olan mürşidler silsilesi de eğer birbirine bağlı olmazsa Allâh’tan rahmet, muhabbet ve sevgi bize kadar ulaşmaz. Yine elektrik tesisatındaki akış ta  bu konunun bir örneğidir.

Mürşidler vâsıtası ile Allâh’tan bizlere ulaşan sevgiye feyiz denir. Feyiz, mürşidin gönlünden mürîdin gönlüne akınca mürîd sevgi ve büyük bir arzu ile Allâh’a yönelir. Yani feyzi çoğalır, bu hale cezbe denir. Dervîş, miraç yaparken Allâh’a karşı olan sevgisinden dolayı cezbe çoğalır, dervîş Allâh aşkı ile dolar ve kendinden geçer. Bu hale sekir hali denir. Cezbe haline düşen dervîşe meczup denir.

 Cezbe varken en zor ibâdetler bile nefse kolay geleceğinden    Tarîkat’a giren Mürîd bu cezbeyi mürşidinin gönlü ile isteyebilir. Bu isteyişe râbıta denir. Râbıta yaptıktan sonra mürîdin gönlüne feyiz akınca mürîdin Allâh’a karşı sevgisi ve aşkı artar. Mürîd kalbini Allâh’a çevirir. Buna murâkabe ismi verilir.

 Velî-i Mercuğ: Sâlik sulükünü tamamladığı vakit insanları irşad için geri çevrilir. İniş kavsinin üçüncü (Seyri Anillâh) ve dördüncü (Seyri Fileşyâ) basamaklarından inebilirse bu ismi alır.

 Miraç: Peygamber(sav) efendimizin rûh ve bedeniyle yaptığı mirac’ı    Tarîkat ehli beka mertebelerinden cem ül cem veya hazret ül cem makamında iken tamamen Vehbi olarak Allah tarafından huzuru ilahiye çıkarılmasına verilen isimdir. . Buna Tasavvuf dilinde Ma’nevî Miraç veyâ Mirac-ı Rûhani denir.

 Ma’nevî Miraç: Kişinin bulunduğu ma’nevî halin minimum noktasından yükselerek kemalat-ı ilahiyeden nasiplendikten sonra tekrar minimum noktaya dönüşüdür.

 Miraç halinde olan dervîşten bazen kendisinin haberi olarak bazen de haberi olmayarak olağanüstü haller meydana gelebilir. Eğer bu haller sadece kendisinin hissettiği olup başkalarının görmediği hal ise bunlara mükaşefe ismi verilir. Başkalarının hissettiği ve anladığı hallere ise kerâmet ismi verilir. Kerâmet sahibi bir kişi, bu halini Allâh’tan bilir ve ona göre davranırsa hali dâim olur. Aksi takdirde kerâmet, kişinin ma’nevî sembolü değildir. Çünkü kerâmet denen harikulade haller bazen dervîşlikle velîlikle ilişkisi olmayan yaramaz insanlarda da meydana gelmektedir. İslami literatürde buna istidrac denir.  Bir mürşide intisap edinirken dahi kerâmet yeterli ölçü olmamalıdır. Zira günümüzde bu işin sahtekârlığı fazlasıyla yapılmaktadır. Aranılacak en büyük ölçü, Allâh(cc) ve Rasûlü’nün(sav) ölçüleri içerisinde yer almasıdır. Yalnız başına âlimlik, dış görüntüsünün cazibesi, pîr-i fânî (yaşlı) olması pek fazla önemli değildir.