TARİKATA GİRMEK İSTEYENLERDE ARANAN ŞARTLAR NELERDİR?

Yazar: Tarih: 08.06.2015 00:00:00

A A A

              Allah, kullarından cennetin karşılığı olarak iman istemiştir. İman “La ilahe illallah Muhammedün Rasûlullah”ta özetlenmiş, formüllenmiş genel bir yapının adıdır.La ilahe illallah Muhammedün Rasûlullah diyen ve yaşadığı sürece bunun hakkını veren cennete girer. La ilahe illallah’ın hakkı nedir; haramlardan kaçmak, farzları yerine getirmektir. Farzlar belli, haramlar bellidir. Faiz, zina, anne baba hakkına tecavüz etmek gibi benzeri şeyler haramdır. Mü’min bunlardan kaçar, farzları da yerine getirirse cennete girer.

Farzlar nedir; namaz, hac, oruç, zekât gibi bildiğimiz şartlardır. Ancak mü’min, bir cemaatin, bir mümin kardeş grubunun içinde ve arasında olmadığı sürece istese de bu haramlardan kaçınma farzları yerine getirme şartını gerçekleştiremeyebilir.

 

Çünkü mü’minin imanının amansız bir hırsızı vardır; o da şeytandır. Şeytan kolay kolay mü’mini rahat bırakmaz, sürekli aldatma ve sürekli tuzağa düşürme hamlesi içerisindedir. Bunun için mü’min grubun arasında, bir cemaatin içinde bulunmalıdır ki ayağı kaymasın.

 

Bu cemaat aslında İslam Toplumudur, bu cemaat hacca gittiğindeki arkadaş grubudur, bu cemaat camide namaz kılıp beraber saf tuttuğu grubudur. Buna rağmen daha kaliteli, daha iyi, daha ihlâslı ibadet ve kulluk yapmak için haramlara karşı sürekli birbirini ikaz eden bir grupçuk görüntüsü vermek için Müslümanlar tarih boyunca farklı oluşumlar içerisine girmişlerdir. Hâlâ da bu anlayışla bir araya gelen cemaat olarak adlandırılmış yapılar vardır.

Tarikatlar bu amaçla ortaya çıkmıştır. Bilhassa Abbasiler döneminde yaygınlaşan dünyevileşme hastalığına karşı Allah’ın dostları, evliya vasfını taşıyan insanlar, Müslümanları ikaz etmek için çeşitli hareketler geliştirmişlerdir. Bunlar zamanla tasavvuf, tarikat diye anıldı.

Bunlar, gel Allah’tan daha çok kork, gel ihlâsını artır hamleleridir. Hiçbir şekilde bir Müslüman, Allah’a daha iyi ibadet yapmayı teşvik eden bir tarikattan men edilemez.

 

 Tarikat kötü görülemez, tasavvuf kötü görülemez. Nihayetinde bu bir kalite arayışıdır. Allah da bunu bizden istemektedir. Ama ilerleyen zaman zarfında kendisi Allah dostu olup olmadığı belli olmadığı halde, bu işi sulandırmış isimler de ortaya çıkmıştır. Daha iyi ibadet yapmak yerine daha sulanmış, felsefeye dalmış hareketler de gelişmiştir.

Daha çok namaz kılmak, daha çok oruç tutmak, daha çok Kur’an okumak, daha ihlâslı olmak ama dünyadan da el etek çekmemek, cihad da etmek, siyasetle de meşgul olmak üzerine kurulu bir tarikat, her mü’minin içinde bulunması gereken bir harekettir.

 Tekke ve medreselerin ortaklaşa faaliyet gösterdiği dönemlerde kişiler önce medresede dînî öğrenim görür, ardından manevi eğitim için tekke ve tarikatlere intisab ederlerdi. Bugünün şartlarında bu pek mümkün görünmüyor. Bununla birlikte bugün işin bilincinde olan mürşidler, müridlerine seyr-u sülûke girerken önce ilmihâl öğrenmelerini tavsiye etmektedirler.

 Çünkü farz ve haramlar bilinmeden tasavvufun tarif ettiği zâhidâne hayatı yaşamak zordur. Türkçe'de kişinin gündelik hayatta lâzım olan bilgilere "ilmihal" adının verilmesi tesadüf değildir.

 Bu isim dînî bilgilerin maneviyat ve hal ile beslenmesi lüzumunu göstermektedir. Bu bakımdan tasavvuf ve ilmihali birbirinden soyutlamadan öğrenmek ve birini diğerine alternatif görmemek gerekir. Önce temel fıkhî bilgiler öğrenilince İslâm tasavvufunu yasamak kolaylaşır.

Tasavvuf ve tarikatt, bir gönül ve sevgi işidir. Kalb ısınmadan bağlılık olmaz. Tabii burada ısınmadan murad kalbin birinci derecede mürşide ısınmasıdır.

Tarikata girmek isteyen kişi önce bu konudaki niyyetinin sağlamlığını tartmalıdır. Niyyetinin sağlamlığını anladıktan sonra yukarıda anlatılan tariklardan hangisinin kendi fıtratına uygun olduğuna bakıp gönlünün ısındığı bir mürşid aramalıdır. Bulunca hemen istişare ve istihare ile sağlam bir kanaat oluştuktan sonra intisab etmelidir. Çünkü tarikata intisabda manevî bir taahhüd ve sözleşme yapıldığından bir daha bu verilen söze bağlı kalmaya ve alınan ders ve evradı yerine getirmeye özen gösterilmelidir.

Avamdan insanların okuma yazma bilmeyen kimselerin tarikata girmelerinde hiçbir mahzur yoktur. Ancak böyle bir manevi ihitiyac hisseden kişi önce ilmihalini öğrenmeli, ondan sonra tasavvuf ve tarikatın emirlerini yerine getirmelidir. Zaten müteşerri tarikatlarda müridin intisabından sonra fıkhî bilgilerini artırmak için bir tavsiyede bulunulur. Hattâ eskiden tekkelerde bu anlamda dersler okutulurdu.

 Bugün tekke ortamı olmadığına göre şeyhler ve görevlendireceği kişiler, ihvana zarûrât-ı dîniyyeyi öğretmelidirler. Din, temel bilgiler olmadan sağlıklı biçimde yaşanamaz.

Kişi ruhen ve manen kendisini hazır hissettiği zaman tarikata girebilir. Buna mani bir hüküm yoktur. Önemli olan kalben hazır olmaktır. Tasavvuf ve tarikatı hiyerarşik bir yükseliş sonucu varılan bir nokta gibi görmemek gerekir. Çünkü tasavvufun içinde hiyerarşik bir yapılanma varsa bile, giriş için böyle bir şart sözkonusu değildir. İnsan istediği zaman tarikata girebilir.

Tarikat ve tasavvuf, şeriatı daha iyi yaşamaya yarayan bir eğitim sürecidir. Bu yüzden tarikata ilk giren herkesin her bakımdan mükemmel olmasını beklememek gerekir. Zaten bir mürşide intisâb eden kimselerden gerçek anlamda istifade ile kemale erip "velî" olabilenlerin sayısı sınırlıdır.

 Diğerleri o şemsiyenin altında hiç olmazsa "şakî" olmaktan kurtulmak için bulunurlar. Böyle bir mürşide intisâb etmemiş olsa çok daha kötü işler yapması muhtemel olan bu kişiler, bu sayede kendilerini korumuş olurlar.      Allah Rasûlü'nün ashabına bakılacak olursa orada da durumun aynı olduğu görülecektir. Bütün sahabilerin manevi kemali eşit değildir. Yıllar yılı Sevgili Peygamberimiz'in yanında bulunmuş Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman ve Ali ile, adları bile duyulmamış sahabiler bir değildir.

Bir tarikata girmek ihtiyaç meselesidir. Eğer mü’min, tek başına nefsiyle ve şeytanla mücadele edemeyeceğini düşünüyorsa veya bulunduğu ortam bunu gerektiriyorsa bir tarikata girebilir. Girilecek tarikatın belli özellikleri muhakkak aranmalıdır. Bu özellikleri kısaca şöyle özetleyebiliriz:

              1- Tarikatın ana konusu Allah’ı zikir, İslam’ı daha iyi yaşamak, cihat etmek, dünya varlığına karşı züht üzerine kurulu olmalıdır.

2- Tarikatın başı ve ileri gelenlerinde, tarikatın iddia ettiği şeyler görülmelidir. Dünya malı biriktiren, herkes gibi yiyen içen, eğlenen, gezen bir şeyh, her ne kadar haram bir iş yapmıyor olsa da bulunduğu ya da iddia ettiği hedeften uzak yaşamaktadır. Kendine yararı olmayanın öbür insana ne yararı olacaktır.

3- Tarikat, bid’atlerden, göstermelik törenlerden uzak olmalıdır.

4- Kendilerini önemseyen ama diğer tarikatları küçümsemeyen bir anlayış sahibi olmalıdırlar.

      BİR TARİKAT KİMLERDEN OLUŞUR VAZİFELERİ NELERDİR?

Tarikat ve tekke eğitiminde, mânevî tesiri artırmak ama­cıyla, şeyh ve ihvandan oluşan tarikat topluluğu, âile ferdleri gibi değerlendirilir. Şeyh, müridlerinin babası makamın dadır. Mürîdler de birbirlerine “ihvân” diye hitab ederek kendilerini mânevî babanın evlâdı kardeşler olarak görürler. Aslında bu anlayış, genel anlamda İslâm için de geçerlidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) “Ben size babanız menzi lesindeyim ve size öğretirim.”(Dâvad, Tahâre,4) buyurduğu gibi, Hz. Pey­gamberin eşleri için Kur’an’da:

“Peygamber, mü’minlere kendi canlarından daha önce gelir. Onun eşleri de mü’minlerin analarıdır.” (Ahzâb, 33/6) buyurulur.

Yine ümmet feıdleri,

Kur’an lisanıy­la birbirinin kardeştendir (Hucurât, 49/10)