ŞERİAT NEDİR,TARİKAT NEDİR,HAKİKAT NEDİR??

Yazar: Tarih: 04.06.2015 00:00:00

A A A

Allah dostlarından birinin yanına bir adam gelerek soruyor; Şeriat nedir, Tarikat nedir, Hakikat nedir?

Allah dostu; cami avlusunda yürürlerken, abdest alan birini göstererek, git ona bir tokat at der adama!

Adam gidip abdest alan adama bir tokat atar, abdest alan adam ayağa kalkıp kendisine karşılık vererek aynı cinsten bir tokat indirir.

Allah dostu iste der bu ŞERİATTIR sen bir tokat attın karşılığını gördü.

Git su adamada bir tokat at der Allah dostu:


Adam ona da tokat atar, ama bu adam sert bir bakışta dönüp tokadı vurana bakar.


Allah dostu; iste buda TARIKATTIR der; adam belayı hak ettim, Allah cezamı gönderdi de bir bakıyım kimin eliyle bu cezayı verdi der.

 

Git birde şu adama bir tokat indir:

Adam ona da bir tokat atar, tokadı yiyen hiç kendini bozmaz kafasını kaldırıp yukarı bile bakmaz.


Allah dostu; işte bu da HAKIKATTIR der, bu adam ben belayı hak ettim, Allah da cezamı      verdi ne fark eder kimin eliyle olduğu. der... yani; şeriat kısasa kısastır. tarikat şeriatın amele döküldüğü peygamber ve veli fırınlarıdır. hakikat ise şeriat ve tarikat vesilesi ile en yüce gaye olan fena fillah a erişmektir...

 

Yani her kimden gelirse gelsin her fiilin ve kelamın HAKİKAT anlamında ALLAHU TEALA’dan geldiğini bilmektir her şeyde her zerrede onu c.c. görmek maarifetullahtır.

Yunus Emre’nin dediği gibi:

Şeriat tarikat yoldur varana

hakikat, mağrifet andan içeri..

Kelime-i şehadeti söylemek, yani Allah’tan başka hiçbir ilah olmadığını, Hz. Muhammed Mustafa’nın (s.a.v.) onun kulu ve resûlü olduğunu kalbiyle tasdik etmek, Müslüman olmak için temel şarttır. Bu, imanın özüdür. Bir kimse, Allah’tan başka ilah olmadığına inandığı, onun varlığını-birliğini tasdik ettiği halde, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) peygamberliğini kabul etmediği takdirde Müslüman olamaz. Zira kelime-i şehadet, bu haliyle bir bütündür; yarısına değil, tamamına inanmak gerekir, iman parça-buçuk kabul etmez.

Tasavvuf ıstılahında ise İslam; dinin getirdiği hükümlerin tatbiki hususunda mutlaka Resûlüllah’ın (s.a.v.) sünnetine uyulmasıdır. (Fahreddin Iraki, Istılahat-ı Ehl-i Tasavvuf) Ezeli hükümleri kabullenme ve nefsin esaretinden kurtulup bütün mevcudiyetinle Hakk’a teslim olmadır. ( Ebû Said Ebû’l-Hayr, Esraru’t-Tevhid, s. 297.)

Tasavvufta ŞERİAT; dinin temel ve zahiri hükümlerini tasdik ve tatbik manasında kullanılır ve hakikate ulaşmanın ön şartlarından biri olarak kabul edilir. Bu itibarla şeriat, dinin ameli ve zahiri yönünü, tarikat ise ferdin iç dünyasını ve derûni cihetini temsil eder. Şeriatten geçmeyen yolun, hakikate götürmeyeceği de çok açık bir şekilde ifade edilir.

Tasavvuf erbabınca, beden ve dünya ile ilgili zahiri ve şer‘i hükümlere şeriat veya fıkıh; kalp ve ahiretle alakalı batıni ve sırri (derûni ve rûhi) hükümlere de hakikat ve tasavvuf denilmiştir. Bazan da öncekine ameli fıkıh, ikincisine de vicdani fıkıh tabiri kullanılmıştır.

Asıl itibariyle şeriat ve hakikat (tasavvuf), birbirinden ayrı ve farklı şeyler değildir. O bakımdan aralarında bir tenakuz ve uyuşmazlık olmaz. Adeta şeriat hakikatın dış yüzü, hakikat ise şeriatın iç yüzüdür.

Ancak bazı hallerde bunlar, esasta bir olmakla beraber, zahiren birbirine aykırı gibi görülebilir. Mûsa aleyhisselam ile Hızır aleyhisselam arasında geçen hadisede olduğu gibi. (Kehf sûresi, 18/60-82.) Burada Hz. Mûsa’nın bildiği hükümler şeriat, Hz. Hızır’ın bildikleri ise hakikat; yani ma‘rifet, ledün ilmi, tasavvuftur. Dolayısıyle ortada bir zıddiyet bahis mevzuu değildir.

Hasılı, şeriate dayanmayan, ona bağlı olmayan hiçbir hakikat mûteber ve makbul olmaz.

Şeriatte seninki senin, benimki benim.

Tarikatte seninki senin, benimki de senin.

Hakikatte ne seninki senin, ne de benimki benim; Hepsi malikü’l-mülk olan Hakk’ın.

 

Şeriatın tamamlayıcı unsurları olan tarikat, hakikat ve ma‘rifetin izahına...

A) TARİKAT

Tarikat, yol demektir. Tasavvuf lisanında ise meslek, evrad, ezkar ve manevi bakımdan Hakk’a ermek için intisap edilen ve takip olunan yol manasında kullanılır.

Tarikatın başlangıcı, kalbin gafletten uyanması, nefis mücadelesi, mücahedesi ve riyazetle vuslata ermek, vasıl-ı illallah olmaktır.

Tarikat; insanın, İlahi ahlak ile ahlaklanmayı öğrenip hal olarak yaşayabilmesi ve nihayet Allah’ın rızasını tahsil edebilmesi için, bir mürşid-i kamil ve mükemmilin terbiyesinden istifade ve istifade maksadiyle takip ettiği yoldur, usûldür.

Tarikat kelimesi Tasavvufun sistemleşmesinden sonra, giyim, zikir tarzı ve terakki ayrılıkları ile özellikler gösteren teşkilatlara alem olmuştur.

Sünni tarikatlerden bazılarının isimlerini şöyle sıralayabiliriz:

Nakşibendiye, Kadiriye, Rifaiyye, Yeseviye, Kübreviye, Mevleviye, Halvetiye, Şazeliye...

Zamanla bunların şûbe ve kolları da teşekkül etmiştir. Tarikatler arasında ortak esaslar bulunduğu gibi, farklı yönler de vardır. Dileyen herkes kendi hilkatine-fıtratına, kendi meşrebine, ruh yapısına ve manevi zevkine göre bir yol tutar.

B) HAKİKAT

Hakikat; bir şeyin doğrusu, aslı, künhü ve mahiyeti; mecaz ve teşbihin gayri, asli mana; kainat, tabiat ve ulûhiyet hakkında bütün teşbih ve mecazlardan soyulmuş ve açık olan doğruluk manasınadır.

Akaid ve kelam ilminde hakikat, eşyanın hakikati yani mahiyeti demektir. Fıkıh ve tefsirde, mecazın zıddı manasında kullanılır.

Tasavvuf ıstılahında hakikat, “ittisafun bi-evsafillah”dır. Yani hakiki fail olan Cenab-ı Hakk’ın, salikten vasıflarını alarak, yerine kendi vasıflarını koymasıdır. Hakikat, tasavvuf manasına da gelir. Bir bakıma hakikat, yukarıda da açıklandığı üzere şeriatin iç yüzüdür.

Mutasavvıflara göre; şeriat, tarikat, hakikat ve ma‘rifet diye dört kapı vardır ve hakikat bu kapıların üçüncüsüdür.

C) MA‘RİFET

            Tanımak, bilgi, aşinalık, tecrübe ve ameli bilgi manalarına gelen bu kelime, tasavvufi bir tabir olarak Allah’ın zatı ve sıfatları hakkında şüphe götürmeyecek derecede sağlam bir ilme sahip olmak demektir. Başka bir ifadeyle ma‘rifet, Hakk’ı tanıma, Rabbani tecellileri bilip kavrama, İlahi hakikatlere vakıf olma ve Allah’ın rızasına uygun hareket etmeyi bilmektir. Bu, vehbi (Allah vergisi olan) bir basirettir. Kaynağı kalb, ruh ve sair letaif yoluyla ilham, keşif ve müşahededir. “İlim”den epeyce farklı bir mana ifade eder. Zira ilmin kaynağı akıl, his organları ve nakildir. Onun için zahiri ilimler hakkında bilgi sahibi olanlara “alim” denir de, “arif” denmez. Sûfi ve velilere ise hem “alim”, hem de “arif” denilir.

İmam Kuşeyri (k.s.) hazretleri ma‘rifeti şöyle anlatıyor:

“Alimlere göre ma‘rifet, ilim manasınadır. Onlara göre ilim bir marifettir, her marifet de bir ilimdir. Allah’ı bilen herkes ariftir. Her arif de alimdir. Ma‘rifet şu vasıflara sahib olan kişinin sıfatıdır. Bu kişi Hak sabhanehû ve teala’yı önce sıfat ve isimleri ile tanır, sonra Hak ile olan muamelesinde sıdk ve ihlas üzere bulunur... Kötü huylardan ve bu huylara ait afetlerden temizlenerek saf hale gelir. Daha sonra Hakk’ın kapısında uzun uzadıya bekler ve daimi sûrette kalbi ile i‘tikaf halinde olur. Bütün bunların semeresi ve neticesi olarak, Allah Teala’dan güzel bir teveccühe kavuşur. Cenab-ı Hak onun bütün hallerinde sıdk üzere olmasını hasıl eder. Böylece o kul kendisini Allah’tan başkasına davet eden hiçbir şeye kulak vermez duruma gelir. Dolayısıyla halka yabancı, nefsinin afetlerinden beri ve uzak olur. O her an Allah’a müteveccihtir. İlahi kudretin tasarruflarının ne şekilde cereyan ettiğine dair sırları, Cenab-ı Hakk’ın tarifi ile bilir. İşte o zaman böyle kimseye arif denir. Onun bu hali ise, ma‘rifet ismini alır.

“Ma‘rifet aynı zamanda sonsuz bir saadet kaynağıdır. Her şeyin saadeti kendi yaratılışına uygundur. Yani her şey ne için yaratılmışsa, ondan zevk alır. Göz, güzel şeyleri görmekten, kulak güzel sesleri işitmekten zevk alır. Kalb ise bilmek, tanımak ve tatmak için yaratılmıştır.

Bilgilerin en lezzetlisi de, en üstün olanıdır. En mükemmel olanın bilgisi ise, en üstün, en şerefli ve en güzelidir. O bakımdan ma‘rifetullaha vakıf olmak, en büyük manevi zevk ve saadete vesile olacaktır.” (Kuşeyri, Risale (Terc.), 427-428.)

Kısaca analatılmak gerekirse, ma‘rifet öyle bir şeydir ki; herkesçe bilinenlerin sahası dışında ve onların ötesinde bir idraktir... İdrak-i basit de denilir. [“İdrak” anlayış, kavrayış demektir. Tasavvufta iki türlü idrak vardır. Birincisi “idrak-i basit” ki, Hakk’ın varlığını idrak etmekle beraber bu idrakin ve idrak edilen Hakk’ın şuurunda olmamaktır. İkincisi ise, “idrak-i mürekkeb”dir. Bu da, Hakk’ın varlığını idrak etmekle birlikte bu idrakin ve idrak edilen Hakk’ın şuurunda olmaktır.] (Muhammed b. Ali et-Tehanevi, Keşşaf-ı Istılahat-ı Fünûn, Hind., 1862,)

 İlim, mübtedilerin (yolun başındakilerin), ma‘rifet müntehilerin (sona ulaşanların) nasibidir; fenadan önce hasıl olmaz, fani’den başkasına müyesser değildir. Fena mertebesinde de değişik kademeler olduğundan, müntehiler arasındaki ma‘rifet derecelerinde de farklar bulunur. Bir kimsenin fena hali tam manasıyla kemale ererse, onun ma‘rifeti de tam olarak kemal bulmuş olur. Fena derecesi düşük olanların, haliyle ma‘rifet dereceleri de düşük olur.( Salahuddin İbn-i Mevlana Siracüddin, a.g.e., s. 172-173; el-Mektûbat, İmam-ı Rabbani, 1, 38.)

Evet, şeriat hakikatin kabuğu yani dış yüzüdür; hakikat ise şeriatin özü, iç yüzüdür. Şeriatten hakikate ulaştıran yola tarikat, şer‘i hükümleri koruyup yerli yerine oturtmaya da ma‘rifet denilmektedir.

Bunlardan birincisi avama, ikincisi havassa, üçüncüsü, havassu’l-havassa, dördüncüsü de ehassu havassu’l-havassa mahsustur. [Avam: halk; havas: vasıflı kişiler, alimler; havassu’l-havas: üstün vasıflara sahip olan mümtaz ve güzide ferdler; ehassu havassu’l-havas: en üstün vasıflara sahip olan kimseler, arifler.]

Görüldüğü üzere, bu mefhumlar silsilesini birbirinden ayırmak imkansız... Çünkü bunlar, birbirlerinin lazım-ı gayr-i müfarikıdır... Yani, olmazsa olmaz, birbirlerinden ayrılmaz parçalarıdırlar. Ve yine bunlardan her biri, ancak şeriatla tamam olur... Şeriatı mükemmel olmayanın; tarikat, hakikat ve ma‘rifeti de olmaz! İnsan, bütün bu yolları ikmal ettikten sonra şeriatı ifsat edecek olursa; tarikat, hakikat ve ma‘rifeti de bozmuş olur. Çünkü; şeriat ağaç, tarikat o ağacın dalları, hakikat ile ma‘rifet ise yaprakları ve meyveleri gibidir. Binaenaleyh, ağaç olmayınca; dalları, yaprakları ve meyveleri de olmaz. (el-Makamat, li’l-İmami’l-Birgivi, s. )

Ağaç dikmekten maksat; (ondan çeşitli yönlerden istifade ve bilhassa) meyve elde etmektir. Ağaçlar ayakta kaldıkları müddetçe meyveleri de düşecek (devşirilecek)tir. O ağaçların kökünde (kuruyup) bozulma olduğu zaman, meyveleri de yok olur. O ne büyük ahmaklıktır ki, ağacı kökünden sökerek meyveleri devşirilmeye çalışılır. Halbuki ağaçlar ne kadar bakımlı olursa, meyveleri de o kadar bol ve güzel olur. Her ne kadar meyve gaye değilse de, ağacın bir parçasıdır. (el-Mektûbat, İmam-ı Rabbani, 2, 55.)

O bakımdan tarikat, hakikat ve ma‘rifetin sağlıklı olabilmesi için de, öncelikle şeriatin tam ve mükemmel olarak yaşanması gerekir.

            Allah (cc), şeriat kapısının Hazret-i Peygamber’e, tarikat kapısının da Hazret-i Ali’ye ait olduğunu vurgulamaktadır. Bu vurgunun daha iyi anlaşılması için de, hayali bir senaryo ile Hazret-i Peygamber ve Selman-ı Farisi’yi konuşturmuş, iki soyut kavramı somutlaştırma yoluna gitmiştir. Özet olarak konuşmada şu konular geçmektedir. Selman-ı Farisi, Hazret-i Peygamber’den kendisine hakikat ilmini öğretmesini ister. Hazret-i Peygamber de, ona hakikat ilmini öğrenmek için Hazret-i Ali’ye gitmesi gerektiğini ifade eder. Selman-ı Farisi, bunun nedenini sorduğunda Hazret-i Peygamber şöyle bir cevap verir :

 “Allah Teala bana gizli şey komadı. Hakikatı, ma’rifeti, tarikatı, şeriatı, cümlesini bana bildirdi. Amma sonra, şeriat anahtarını bana virdi. Tarikat miftahını Ali’ye virdi. Tarikat ilmini öğrenen Ali’den öğrenir. Şeriat ilmini öğrenen, bizden öğrenir… Hakikatı biz öğretsek, sünnet olur. Hakikat ilmi ise, bir sarb ilimdir. Değme kişi çekemez, terk eder. Sünnetin terki caiz değildir.

            Yukarıda geçen konuşmada nübüvvet ve velayetin sınırları çizilmekte ve dört kapının kaynakları gösterilmektedir. Aynı olayın devamında Selman-ı Farisi Tarikatı öğrenmek üzere Hazret-i Ali’ye gittiğinde Hazret-i Ali ona; Hazret-i Peygambere uğrayıp uğramadığını sormaktadır.

            Niçin Hazret-i Peygamber’den sonra kendisinin gelmesinin gerektiğini ise şu sözlerle açıklamaktadır : “Bir kişi Şeriat’ı tamam etmeyince, tarikatı anlayamaz. Tarikatı tamam etmeyince ma’rifeti anlayamaz. Ma’rifeti tamam etmeyince, hakikatı anlayamaz…” Böylece Şeriat ve Tarikat kavramları hiyerarşik bir yapı içerisinde ele alınarak, zihinlerde hasıl olabilecek inanç ve erkan sıralaması yanlışlıkların önüne geçilmek istenmiştir.

Hazret-i Ali, muhataplarını kendi bilgi sınırlarını aşan, nübüvvet (peygamberlik) alanına ait konularda Hazret-i Peygamber’e yönlendirmektedir.

Hazret-i Ali, şeriatın Allah’ın emrini tutup nehyinden kaçmakla, tarikatın yolun incesine gitmekle ma’rifetin ise her şeyin edebini bilmekle tamamlanacağını söylemektedir. Hakikatın yüz bin kere yüz bin ilmi bulunduğunu haber veren Hazret-i Ali, hakikat ilmini öğrenebilmek için yerine getirilmesi gereken şartları da belirtmektedir.

İlk olarak talib kendisini, yetmiş iki taifeden aşağı görmeli, küfrüne bakmadan hepsine saygı göstermelidir. İkinci olarak da Allah’ın emrini tutup nehyinden kaçmalı, nefsini kontrol altında tutarak dünyadan geçmelidir. Aksi takdirde, hakikat ilmini okumak mümkün değildir. Yine Hazret-i Ali, Hazret-i Peygamber’in bir sorusuna cevap verirken şöyle bir seyr ü sülük formüllendirmesi yapmaktadır. “Ona iman ettim ki, bir kişi şeriata, hakikata  yapışsa, seni bulur, seni bulan Allah-ı bulur, Allah-ı bulanun muradı hasıl olur.”

İlk varılacak kapı Hz. Muhammed’in şeriat kapısıdır. Şeriat kapısından geçmeyene, hakkı batıldan seçmeyene tarikat kapısının açılması mümkün değildir.

Özetle, kişi önce nübüvvet sırrıyla iman edip, ALLAH’ın emirlerini yerine getirip, yasaklarından kaçınarak Müslüman olmalı ki şeriat kapısından girsin.