TASAVVUF NEDİR ?

Yazar: Tarih: 20.05.2015 00:00:00

A A A

Bu sorular öteden beri sorulur. İlk günden bu yana gündemden hiç düşmemiştir. Kıyamete kadar da düşeceğe benzemiyor.

Çünkü Tasavvuf, insan terbiyesini hedef alan ve insanı gündemde tutan bir sistemdir. Dünyada insan bulunduğu sürece ve insan da güzel ahlakla mükellef olduğu müddetçe- ki bu kulluğun bir gereğidir-tasavvuf var olacaktır.

Böylece tasavvuf vazifesini yapacak, sufi olan insan da üzerinde hizmet görecektir.

Bu yüzden gerçek tasavvuf, İslam'ın hizmetçisidir, takva ve edebin temsilcisidir, sevgi bahçesidir. Tasavvuf terbiyesine girenlerin ve onu dışarıdan tenkit edenlerin bu gerçeği bilmesi gerekir.

Biz burada her iki kesime ölçü olacak, denge verecek bilgileri vermeye çalışacağız. Bununla hedefimiz şudur:

Bu yola girenler niçin girdiklerini bilsinler ve nasıl bir emanet taşıdıklarını fark etsinler. Onu bilmeden red ve tenkit edenler de neye karşı çıktıklarını ve bununla sonuçta ne kazandıklarını görsünler.

Bize düşen önce gerçek sofîliğin ve tasavvufun ne olduğunu bilmektir. Bu bilginin bize iki önemli faydası olacaktır.

Birincisi: Bütün devirlerde hiç gündemden düşmeyen, İslam davetini en güzel şekilde temsil eden bu yolun ne olduğunu öğrenmek.

İkincisi : Bu rahmet deryasından ve edep kaynağından istifade etmek.

Günümüzde halk arasında tasavvuf ve sûfî gerçek manasıyla tanınmamaktadır. Birçok dinî terim gibi onlar da yanlış kullanılmakta; hakiki manaları bilinmemekte, bu yüzden haksız suçlamalar, yersiz değerlendirmeler yapılmaktadır.

Kelime ve kavramlara cahilce yüklenen yanlış manalar, hak ile batılı birbirine karıştırılmaktadır. Bunun yanı sıra devrimizin maddeci anlayışı da, dinimizin yüksek değerlerini değersiz hâle getirmektedir.

Bu durumda, günümüz insanında zaten sönmek üzere olan dinî anlayış, hayra yöneliş ve değerlerine saygı iyice azalmaktadır. Yıllardır din düşmanlarının Müslümanlar arasında sinsî ve planlı bir şekilde yaydığı bu kelime kargaşası yüzünden, esasında aziz olan şeyler zelil, zelil olanlar da aziz olarak tanınmaktadır.

Bu sebeple akıllı olup ölçüyü bilmek, dikkatli ve ferasetli olmak gerekir. Bilmediğimiz bir işi, ehline sormalıyız. Hükümde acele etmemeliyiz.

 

 

Aslını bilmediğimiz için anlamadığımız bir şeyi hemen inkar etmemeliyiz. Aksi halde ‘mümine kafir, alime cahil, arife gafil insan !..’ deme tehlikesine düşeriz.Bu ise dinimize göre yanlıştır.

Şunu unutmayalım: Bir şahıs veya sistem hakkında verdiğimiz bir hüküm,  Kur’an ve Sünnete uymuyor yani Allah rızasına uymuyor ve karşı tarafın hakkı yeniyorsa; o hüküm ahirette aleyhimize bir delil olur, hesabı sorulur. 

        TASAVVUFUN GÂYESİ

Tasavvuf dünyânın süsünden yüz çevirmek, insanların meyledegeldiği geçici lezzetlerden korunmak, halk ile berâber, Hakka yönelmektir.

Tasavvufun gâyesi; Hakk'm rızâsını kazanmak için nefisleri temizle­mekten, güzel ahlâk sâhibi olmaya çalışmaktan, kısaca Allah ve Resûlünün ahlâkıyla ahlâklanmaktan ibarettir.

Önceleri tasavvufun zuhûrundan maksat; ahlâkı güzelleştirmek, nef­si terbiye etmek, yâni nefsi dîne râm, dîni nefs için vicdan kılmak, nefsi, dînin hükmü altına sokmak, sâlih ameller ve güzel ahlâk ile süslenmek­ti.

Peygamber (s.a.) Efendimiz:

"Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim" buyurmuştur. Ta­savvufun ulaşmak istediği gâye, ahlâkın kemâl mertebesine varmak için, en güzel örnek olan Hz. Muhammed (s.a.) in gerçek vârisi olmaktır.

İnsan, ceset ve rûhtan meydana gelmiştir. Latif olan rûh, kesif olan bedene girince maddî varlığın rûh üzerinde yaptığı te'sirler, rûhun ber­raklığım söndürür.

İnsanın rûhî olgunluğu, nefis tezkiyesi ile tahakkuk, edeceğinden, rûhun beden üzerine üstünlüğünü te'min için alman tedbirler de tasavvufun gâyesini teşkil etmiştir.

 

     Tasavvuf, İslâmın bildirdiği hedeflere ulaşmada etkili bir yoldur.     Bu hedeflerden bir kısmını şu şekilde sıralayabiliriz:

      Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmak. Yani kalp ve ruhunu, Cenab-ı Hakk’ın razı olduğu sıfatlarla donatmaya çalışmak. İlahi ahlak, en kısa ifadesiyle, “Kur’an ahlakıdır:”

               Sünnet-i seniyyeye ittiba. Yani, Resulullah’ın hayatını örnek almak, Onun gibi yaşamaya çalışmaktır.

Tasavvuf, nazargâh-ı ilâhi olan kalbi Allah’tan gayrı her şeyden (mâsivadan) ve ahirete hiçbir faydası olmayan söz, hayal ve düşüncelerden (havâtırdan) korumanın, nefsi kötülüklerden arındırmanın yollarını gösteren, Kur’an ve Sünnet ışığında eğitim yapan manevi bir ilim ve terbiye okuludur.

Tasavvufî yaşantısı olmayan, kalbini kontrol edemeyen, kalbî amellere önem vermeyenlerin İslâm’ın güzelliğini hissederek yaşaması, Allah’a yakın (mukarreb) kullardan olması imkansız derecesinde zordur.

     TASAVVUF, KUR'AN VE SÜNNET YOLUDUR

         Rabbimiz, Hz. Adem Aleyhisselam’dan Fahr-i Alem s.a.v. Efendimiz’e kadar, insanlığın salah ve kurtuluşu, dünya ve ahiret saadeti için din göndermiş, emir ve yasaklarını bildirmiştir.

Neleri yapıp neleri yapmamamızı bildiren, dosdoğru bir hayatın yolunu gösteren din, Efendimiz s.a.v.’in risaletinde kemale erdirilmiştir.

            Müslümanlar da bu dine kâmilen uymakla mükelleftirler. İç ve dış bütün hayatını dinin sınırları cinder, onun koyduğu hükümler doğrultusunda tanzim etmedikçe, bütün varlığı ile inanarak, benimseyerek ve severek uygulamadıkça bir müslüman kâmil bir mümin olamaz. Kâmil bir mümin olmak, ancak maddî-manevî, zahirî-batınî, iç ve dış insanın bütün yönleriyle dinin ahkâmına bağlı olmasıyla mümkündür.

             Hayatın görünen yüzüyle (zâhirle) fıkıh ilmi, iç alemimizle de (bâtınla) tasavvuf ilmi ilgilenmektedir. Bütün islâmî ilimlerde olduğu gibi fıkıh ve tasavvufun da kaynağı Kur’an-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’dir.

İnsanoğlunun halifetullah sıfatıyla mukaddes emaneti taşıma çerçevesinde aslî ve değişmez gayesi, Hak bilgisini (marifetullahı) elde etmek, ibadet ve itaatle kul olmaktır.

Kâinat bu ulvî gayenin gereği olarak insanın hizmetine verilmiştir. İnsanın hakiki haysiyet ve şerefinin muhafazası da bu gayede ısrar etmesine bağlıdır. İnsan, akıl, ilim ve hikmetin aydınlığında kaldığı müddetçe bu gayeyi anlamakta güçlük çekmez. Kaldı ki Rabbimiz, Rahim sıfatının bir tecellisi olarak insan aklına yol göstermek ve insanın Bezm-i Elest’te Rabbine verdiği sözü hatırlatmak için peygamberler göndermiştir.

Mucizelerle desteklenmiş olan peygamberler, beşeriyeti ilim, hikmet ve marifet nuruyla doldurmuş, sırat-ı müstakimde, dünyevî ve uhrevî saadet yolunda dosdoğru rehberler olmuşlardır.

          Öyle ki, ibretle tefekkür eden insan, naklî (nakledilmiş, rivayet edilmiş) delil ve bilgilerin bir güneş, aklın ise bu güneş sayesinde görebilen bir göz hükmünde olduğunu anlar. Hayır ve şerrin karışık olduğu ve şerrin içinde hayrı bulup çıkarmak gibi hassas bir vazife ile mükellef olduğumuz bu imtihan dünyasında, rehbersiz akılla sapkınlığa düşmemek için, nakil güneşiyle aydınlanan “Tevhid” gerçeğini görmeye azami gayreti göstermeliyiz. Dışa dönük beş duyumuz ve içe dönük hafıza, idrak, hatırlama, hayal ve vehim gibi beş batinî hassamızla naklin emrinde olmalıyız. Ki böylece gaye yolunda emniyetli ve sağlam adımlarla yürüyebilelim.

Nakillerden, rivayet edilmiş bilgilerden açıkça anlaşılacağı gibi insanın değişmez üç aslî vazifesi vardır.

Bunlar:
          • İnsanın kendini bilmesi

          • İnsanın Rabbini bilmesi,

           • Rabbi ile kendisi arasındaki münasebet ve muameleleri bilmesi ve hayatını buna göre tanzim edip düzenlemesi.    

İnsanın kendini bilmesi, gayesini yani Rabbini bilmesi yolunda bir anahtar ve ilk adım hükmündedir. Çünkü Rabbü’l-Alemin’in bütün kudret ve sanatının incelikleri insanda mevcuttur.

Bu sanatın inceliklerini tanıyan, sanatkârın vasıflarındaki mükemmelliği, mahareti ve harikulâdeliği anlar ve hayranlığını gizleyemez. İnsan, cismanî ve ruhanî yapısı ve donanımıyla Yüce Rabbimiz’in kudretine, birliğine, vasıflarına ve sonsuz maharetine en büyük delil ve alamettir.

Hem insanoğlu kendini bilmekle nefsini ve sıfatlarını tanıyacak, felakete sürükleyen veya saadete götüren halleri anlayacaktır. Böylece felaket sebeplerini terk edip, saadet sebeplerine yapışacak... Bu imtihan aleminde gaye olan Hakk’ı tanıma ve O’na yakınlık (kurbiyet) kazanma yolunda kalbî yolculuğun inceliklerine vakıf olacak ve büyük cihadın, yani nefsle mücahedenin ne kadar ciddi bir hadise olduğuna muttali olacaktır.

Kendini bilip de bu yolla Rabbini bilen insan, Rabbi ile kendisi arasındaki münasebetlerin ve muamelelerin keyfiyetini de naklî delilleri esas almak suretiyle öğrenir. Bildiği ile amel eder ve gayesi istikametinde ebedi saadete doğru yol alır.

Kul, Rabbini kendi kusurlu anlayışı ile değil, Rabbimizin haber verdiği biçimde eksiksiz olarak, şanına layık sıfatlarıyla tanımalı ve Rabbini tanıma yolundaki engelleri bir bir tespit ederek bunları bertaraf etme yolunu öğrenip tatbik etmelidir.

İşte bu iki asılda toplanan bir tek gayeyi gerçekleştirmek için, nübüvvet güneşinden ışık alan velayet yıldızı hükmünde olan ariflerin, evliyaullahın, Habib-i Kibriya s.a.v.’in hakiki vârislerinin gittiği bir yol, takip ettiği bir usul vardır. Bu yol, Hakk’a ulaşmak isteyenlerin, dinini takva ve azimet yoluyla yaşayanların yoludur.

Bu tasavvuf yolu sözden ziyade hale önem veren, kalıptan ziyade kalbe önem veren bir yoldur.

Cenab-ı Hak “O gün ne mal ne evlat fayda verir. Ancak tertemiz (selim) bir kalple Allah’a gelenler (kurtulur).” (Şuara, 88-89) buyurarak, bütün kötülüklerden arındırılmış, tevhid nuru ile aydınlanmış bir kalbe sahip olunması gerektiğine, ebedi saadetin ancak bununla mümkün olabileceğine işaret etmektedir.

Fahr-i Cihan s.a.v. Efendimiz de bu hususta şöyle buyurmuştur: “Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır. O salâh bulursa bütün vücut salâh bulur. O fesada uğrarsa bütün vücut fesada uğrar. Dikkat edin o (et parçası) kalptir.” (Buharî)

Ruh beden için ne mana ifade ediyorsa, zahiri ibadetlerimiz için de kalbî amellerimiz aynı şeyi ifade etmektedir. Kişiden güzel haller, güzel ahlâk ve güzel ameller sadır olabilmesi için nefsin de mutmainne derecesine ulaşması gerekir. Rabbimiz itminan olmuş nefise hitap etmekte ve ondan razı olduğunu bildirmektedir. Rabbimiz’in hoşnut olduğu kullar nefsi mutmainne derecesine ulaşmış kişilerdir.

“Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran ziyan etmiştir.” (Şems, 9-10) ayet-i celileleri, nefis terbiyesinin ne mühim bir iş olduğuna işaret etmektedir.

             Kalbi tasfiye ve nefsi tezkiye etmek hususunda kişi öncelikle bütün hallerinde Allah rızasını gözetmeli, Sünnet-i Seniyye üzere yaşamalıdır.

İbadetlerini Rabbini görüyorcasına huşû ile vaktinde yapmalıdır. Haram ve şüphelilerden şiddetle kaçınmalıdır. Çok zikredip çok tefekkür etmelidir.

Mahlukata şefkat ve merhametle muamele etmeli, hizmeti şiar edinmelidir. Gecenin kalbi olan seher vakitlerini gafletle geçirmemelidir. Salih ve sıddîkların sohbetlerine iştiyakla devam etmelidir. Şah-ı Nakşibend Hazretleri k.s.: “Bizim yolumuz sohbet yoludur.” buyurmuştur. Kişi salihlerle beraberliği sayesinde dinin esaslarını, tasavvufu, adap ve erkânı, güzel ahlâkı öğrenip, yaşantısına yansıtma imkanı bulur.

Salihlerin hal yansımaları ile bilgilerin yaşanılması kolaylaşır ve hatta bir sevda halini alır. Kişinin nefsi ile cihadında en kestirme yol, dinin emirlerini samimiyetle yerine getirip, nehyettiklerinden şiddetle sakınmaktır. İstikamet üzere olmaktır. Bunu başaran kişi marifet ehli olur. Hakikate, kulluk makamına erişir.

Tasavvuf zannedildiği gibi bazı harikulâde haller yaşamak, kerametler göstermek değildir. Kur’an’a ve Sünnet ölçülerine uymak şartıyla harikulâde haller ve kerametler Allah’ın bir lütfudur. Ancak tasavvuf ehli bununla meşgul olmaz. Bilir ki bunlarla meşgul olmak gayeye ulaşmaya engel olur.

Kulun gayesi Allah Tealâ’dır. Tasavvuf ehli Kur’an ve Sünnet’e aykırı şeylerden şiddetle uzak durur. Bu yolun büyükleri şöyle buyurur: “Bizim yolumuzun yolcusu, zahiren halk ile olup bâtınen Hak ile bulunandır.”

Tasavvufun amacı, “üsve-i hasene” dediğimiz en güzel örnek, ideal insan, biricik önder, mürşid-i ekber Hz. Resulullah (SAV)ın gerçek bir bağlısı olarak Allah'ın sevgisini ve rızasını kazanmaktır. Bilindiği gibi onun sevgisi ve rızası Resulüne uymaktan geçer.
                  İşte delili: ““(Resulüm! ) De ki: Eğer Allah'ı seviyorsanız bana uyunuz ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve esirgeyicidir.” (Al-i İmran, 31)

                İnsanın nefis, şeytan, dünya, kafir, kötü çevre, cehalet gibi iç ve dış düşmanları vardır. Bunlar insanı Allah yolundan alarak ömrünü israf ile heder etmesini isterler.

Oysa insan, Allah’a ibadet için yaratılmıştır. “Ben cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 56)

"Kalbler ancak Allah'ı zikretmekle yatışır, huzur bulur."( Ra'd, 28)

Ne var ki insan nefsi, kötülüğü emredicidir. (Nefs-i Emmare)"( Yusuf, 53)

Nefisten daha cahil bir varlık yoktur. Bu yüzden eskiler ona “eçhel-i eşya/ şeylerin en cahili” derlerdi. Çünkü kendi helakine can atmaktadır. Öyleyse onu kötü vasıflarından arındırarak Allah'a kulluk yapmaya yöneltmek ve bunda ciddi ve disiplinli olarak başarılı olmak, dünya ve ahiret için en büyük zafer ve saadettir.

İşte tasavvufun amacı, çeşitli ibadet ve usullerle nefsi tezkiye ve kal¬bi tasfiye ile ahlakı güzelleştirmek, seve seve Allah'a itaat ve O’nun şeriatına teslimiyetle içi dışı nurlandırmaktır.

Böylece insanın sonsuz saadete ermesine vesile olmaktır. Bu bakımdan tasavvuf hem ilim, hem de uygulama olarak çok önemlidir.

İslam kalbimiz ve kalıbımızla Allah Teâlâ’ya iman ve teslimiyettir. İman ve rıza kalbin, ibadet ve amel kalıbın işidir. Kalıp, yani bedenle yapılan zahir, yani açık ve görünen amellerin:

            Emredilenleri vardır; namaz, oruç, zekat, hac, cihat vs. gibi.
            Yasaklananları vardır; içki, kumar, katillik, zina, haram yemek vb. gibi.

             Kalb ile ilgili batınî, yani içsel, görünmeyen hükümlerin de;
              Emredilenleri vardır; iman, sıdk, ihlas, rıza, huşu, haya, tevekkül vb. gibi.

Yasaklananları vardır; küfür, nifak, kibir, gurur, riya, hased, kin vb. gibi.

Bedenle yapılan emir ve yasaklardan bahseden ilme “fıkıh ilmi” diyoruz. Tasavvufta “zahir ilmi” denilince kastedilen de bu ilimdir. Kalb ile ilgili emir ve yasaklardan bahseden ilme ise “batın ilmi” anlamına “batın fıkhı”, “ahlak” veya “tasavvuf” diyoruz.

            Hatta, bedenle yapılan amellerde bile zahirî olduğu kadar batinî (içe ait, kalbî) hükümler de vardır. Mesela namazı, orucu, haccı yapar¬ken zahirî şart ve rukunlarına uymakla beraber, aynı zamanda huşu ve ihlasla yapmak, riyadan, süm'adan kaçınmak gibi batınî şartlarına uymak da gerekir. Eğer bunlar olmaz ise, ibadet dahi yok hükmündedir. Hat¬ta yok olmakla kalmaz, ayrıca cezayı gerektiren bir suç veya kötülük olur. Mesela riya ile yapılan ameller gibi. Yüce Allah, ahirette insana malın ve evlatların fayda vermeyeceğini, ancak selim, temiz, doğru kalbin fayda vereceğini söylüyor.( Şuara, 88-89.)

Peygamberimiz (sav) de, kalbin vücudun hakimi olduğunu, o iyi olursa, vücudun hepsinin düzeleceğini, o bozuk olursa, vücudun tamamen bozulacağını bildiriyor. (Buhari, İman 39; Müslim, Musakat 107 ) Öyleyse insana düşen, bütün gücüyle gayret ederek kalbini kötü ahlaklardan temizleyip iyi ahlaklarla bezemesi, nurlandırmasıdır. Kalb, ancak öyle selim olabilir. Kuşkusuz bunu yapmak da her Müslümana farz-ı ayn’dır. Bu olmaksızın yapı¬lan dış temizliği ise faydasızdır.

Zaten temiz olan Allah, ancak temiz insanların, temiz amellerini kabul eder. (Müslim, Zekat 65; Tirmizi, Tefsir-i Al-i İmran 36, Edeb 41; Darimi, Rikak 9; Ahmed 2/328.)

İslam’ın amacı da bu temizliği gerçekleştirmektir. “İslam, baştan sona güzel ahlaktır.” (AliMuttakî,Kenzu'lUmmal)

Malum, Peygamberimiz (sav) de güzel ahlakı tamamlamak için gönderilmiştir.

   Şu halde, “TASAVVUF NEDİR ? “ sorusunu, islama girmeyen ve bu işin dışındaki bir insana sormak yanlış olur.

Bu soruyu İslam’ı temel esaslarından öğrenip Tasavvuf yolunu imar eden mimarlara sormak gerekir. Çünkü Tasavvuf ayrı bir din değil, islamın içinde bir anlayıştır.

Bu yüzden tasavvufun mimarları onu binlerce değişik açıdan tanıtmışlar ve tarif etmişlerdir.

       Tasavvuf ehli, kendi derecesine göre, tasavvufu tarif etmiştir.

Birkaçı şöyle:

        Tasavvuf, dinin emirlerine uyup, yasaklarından kaçarak kalbi kötü huylardan temizleyip, iyi huylarla doldurmak demektir.

        Tasavvuf, sünnet-i seniyyeye yapışmak ve bid'atlerden kaçmaktır.

        Tasavvuf, ibadetlerin ve bütün hayırlı işlerin hakiki ve kusursuz olmasıdır.

         Tasavvuf, ölmeden önce ölmektir..

         Tasavvuf, Hakk Teteâlâ’ya, kayıtsız şartsız teslimiyettir.

         Tasavvuf, emeli bırakıp amele devam etmektir.

         Tasavvuf, insanı, ibadetlerde gereken ihlasa ve insanlara karşı gereken güzel ahlaka kavuşturan yoldur. (İnsana bu yolu mürşid-i kâmil öğretir.)

           Tasavvuf, her sözünde, her işinde, dine yapışmaktır.

           Tasavvuf, Resulullahın mübarek kalbinden çıkıp, evliyanın kalblerine gelen bilgilerdir.

Tasavvuf, kendi nefsinin ayıplarını, kusurlarını anlamaktır ve dine uymakta kolaylık ve lezzet hâsıl olmaktır ve gizli olan şirkten, küfürden kurtulmaktır.

           Tasavvuf, Allah-ü Teâlâyı, görür gibi ibadet etmektir.

 

         Bütün bu tariflerin özü şudur:

         Tasavvuf güzel ahlaktan ibarettir.

           Güzel ahlak, Allahu Teâlâ’nın edebi ile edeplenmektir.

            Bu, içi ve dışıyla Allah dostu olmaktır.

           İhlasla Allah’ın habib Hz. Muhammed (s.a.v.)’e uymaktır. O’na uyan Allah’a dost olur. Bu dostluğun ve güzel kulluğun merkezi kalbtir. Onun için işe kalbten başlamak gerekir. En Büyük dava, kalbi ihya etmektir.

             TASAVVUFUN İSLAMDAKİ YERİ VE ÖNEMİ

Kalbin tezkiyesi ve nefsin terbiyesi bütün müminlerin ortak hedefidir. Hz. Peygamber'in (s.a.v) Efendimiz, hayatı süresince bu işin merkezinde bizzat kendisi bulunuyordu. Manevî tezkiye ve terbiye onun nezaretinde gerçekleşiyordu. Ondan sonra bu görev farklı usullerle yerine getirilmeye çalışıldı.

Saadet asrından sonra kalp hastalıkları çoğaldı ve yaygınlaştı. Öyle ki, dinî hayata tahkikten çok, taklit hakim oldu. Yaşanan manevî gerilemeye devlet yönetimi bir çare bulamadı. Bütün iyi niyetlerine rağmen fakihler bu manevî gerilemeyi durduramadılar, onu üzülerek seyrettiler.

Bu arada hicri II. Asırla birlikte yeni bir ihya hareketi başladı. Bu, sönmeye yüz tutan dinî hayatı canlandırma hareketiydi. Bu hareketin başında büyük veliler bulunuyordu.

Veliler ve mürşidler aynı zamanda, daha sonra bir disiplin hâlini alacak tasavvufî terbiyenin temellerini oluşturuyordu.

Hasan el-Basri, Maruf el-Kerhi, Malik b. Dinar, Zünnun el-Mısrî, Süfyan es-Sevri, Haris el-Muhasibi, Cüneyd el-Bağdadi gibi zatlar, bu hareketin ilk öncülüğünü yapan kimselerdir.

Önceleri, vaaz, sohbet ve örnek tavırlarla halkı kucaklayan bu irşat faaliyetleri, hicri VI, miladi XI. yüzyılda tarikat disiplini içinde kurulan terbiye müesseseleri ile yeni bir şekil aldı ve İslam alemine yayıldı.

Kurucularının adıyla anılan ve meşhur olan Ka-diriyye, Rufaiyye, Kübreviyye, Şazeliyye, Nakşibendiyye, Mevleviyye, Bayramiyye gibi tarikatlar, Müslümanların dini duygu ve düşüncelerinde bir bütünlük oluşturdu.Biz, bütün bu terbiye ekollerinin oluşturduğu sisteme "tasavvuf" diyebiliriz.

Bu sistemi kuranların ortak görüşü şudur:

"Hz. Peygamber'in (s.a.v) sünnetini takip etmekten başka Allah'a giden hiçbir yol yoktur. Biz bütün hallerini ve işlerini Kur'an ve sünnete göre yapmayan kimseyi Allah adamı saymayız.'

Tasavvufun hedefe aldığı terbiye, her mümin için zaten gerekli bir terbiyedir. Öyle ki,İmam Gazali (rah) böyle bir terbiyeye girip nefsi ıslah etmeyi herkes için farz-ı ayın görmüştür; çünkü peygamberler hariç, hiç kimse manevî hastalıklardan uzak değildir ve onlardan tek başına kurtulamaz.

Büyük veli Ebu'l-Hasan eş-Şâzelî (k.s) der ki:

"Manevîyat ilmi ve terbiyesi almayan kimse, hiç farkında olmadan birçok büyük günah işlerken ölür gider."

İbnu Allan es-Sıddîkî (rah): Farkında olunmayan bu günahların kibir, kendini beğenme, ibadetiyle övünme, insanları beğenmeme gibi gizli günahlar olduğunu belirtir.

Hz. Muhammed (s.a.v.), İslâm ahlâkının kendisi ile kemâle erdiği bir peygamberdir. Zira İslâm ahlâkı, Kur’an’ın ortaya koyduğu cihanşümul değerler manzumesi içerisinde doğmuş, sünnet ile şekillenmiş ve nihayet Rasûlullah (s.a.v.)’in örnek kişiliğinde yaşanarak kemâl bulmuştur. Güzel ahlâk âbidesi olan Rasûlullah Efendimiz, Cenab-ı Allah tarafından terbiye edilmiş, ümmetine talim ettiği ahlâkî kuralları da vahiy yoluyla yine O’ndan almıştır.

O, bizim dünyamızın mihveri, hayatımızın odağı, dönüp dolaşıp geleceğimiz noktadır. Başvuracağımız rehber, sığınacağımız liman, teselli bulacağımız iklimdir.

TASAVVUF YOLUNUN İNCELİKLERİ

Tasavvuf, nefis denilen ve terbiye edilmediği zaman sadece kötülüğü emreden içimizdeki sesi susturup kalbimizi ve duygularımızı temizleyerek Allâh’a yaklaşmanın yoludur. Bu yol, bizzat Peygamber Efendimiz ve ashâbı tarafından yaşanarak öğretilmiş ve gönülden gönle günümüze kadar intikal etmiştir.

 

Şüphesiz Allâh’a yaklaşmanın pek çok yolu vardır. Kimi muhabbetle, kimi hizmetle, kimi infak ve cömertlikle, kimi ilim ve adâletle, kimi vefâ ve fedakârlıkla Allâh’a yaklaşmanın bir yolunu bulur. Nitekim, “Allâh’a yaklaşmanın yolu, mahlûkâtın nefesleri adedincedir.” sözü bu hakîkati ifade etmektedir.

Ancak tasavvuf, bu yollar içinde en kestirme, en çok tecrübe edilmiş ve en çok istifade edilmiş bir yoldur. Usûlüne riâyet edildiği zaman maksada ulaştırdığı hep yaşanagelmiştir.

       İhlas

Tasavvufta en önemli esas “ihlas”tır. İhlas, samimiyet demektir. Yani her işimizi sadece ve sadece Allah rızası için, Allah rızasına uygun olarak yapmaktır. Sevdiğimizde de, kızdığımızda da, oturduğumuzda da, kalktığımızda da hep Allâh’ın rızasını gözetmeliyiz. İbadetlerimize gösteriş (riya), kibir, kendini beğenme (ucub), gurur bulaştırırsak, o ibâdetlerden hiçbir ecir alamayız.

Her işte Allâh rızasını düşünmek, nefsin desîselerinden kurtulmak ve ihlâsla işlere sarılmak Müslüman tarafından dikkat edilmesi gereken hususlardandır. İnsan, ihlaslı olarak hizmet ederse semere alır. Aksi hâlde yaptığı ibâdetler hayırlı bir netice vermeyeceği gibi bazen insanın Allâh’tan uzaklaşmasına bile sebep olur. İçine riya karışan bir ibadet, meselâ namazı insanlar görsün diye kılmak, Allâh’ın rızasını değil, gazabını celbeder.

Cenab-ı Hak, her kula ayrı bir cevher vermiştir. Kimine varlık, kimine sağlık… Makbul olan, o verilen nîmetleri Allah yolunda harcamaktır. İstendiği kitaplar, tefsirler vb. okunsun, eğer ihlas yoksa noksanlıktır. Çünkü kullukta ilk şart, ihlaslı ve samimi olmaktır. Bütün mesele, kalbe îmânın yerleşmesi, nasihatlerin kulaktan kalbe inmesidir.

Doğruluk ve ihlas, dünyada da, âhirette de boşa gitmez. Dünya bazen keder, bazen sefadır. Biri gider, biri gelir. Bunun için başımıza gelen hâdiselere, ne çok sevinmeli, ne çok üzülmeliyiz. Kalbimizi, sadece, her şeyin sahibi olan Cenâb-ı Hakka bağlamalıyız.

Her şeyin hâlisi makbuldür. Elbise alırken, yiyecek alırken saf ve katıksız olmasına dikkat ederiz. İşte aynen bunun gibi imanımızı da saf, tertemiz ve dosdoğru yapmalıyız. İçine mâsiva, yani Allâh’tan başka hiçbir şey sızmamalı..

İstikamet

İhlâstan sonra en ehemmiyetli husus da “istikamet”tir. İstikamet, Allah’ın ve Rasûlü’nün târif ve emrettikleri şekilde İslâm’ı yaşamak demektir. Bu da Kur’ân-ı Kerim ve Sünnet-i Seniyye’ye tam olarak riâyetle mümkündür.

 

Biz âcizler kullar, neden yaratıldığımızı, günlerin ne kadar büyük bir hızla geçip gittiğini, ölümün âniden bizi yakalayıvereceğini ve toprağa gireceğimizi düşünmeliyiz. Nefsimize hiçliğini hatırlatmalı ve her gün kendimizi hesaba çekmeliyiz.

 

Ancak bu sayede kendi zavallılığımızı ve Yüce Allâh’ın kudret ve azametini müşâhede edebiliriz. Eğer o izin vermezse, hiçbir şey olmaz. Bizi yaratmış olması, bizi İslâm ile şereflendirmesi de hep O’nun nimetlerindendir.

Bu nîmetler mukabilinde bize düşen kendi hiçliğimizi ve kulluğumuzu bilmemizdir. Maalesef günümüzde “Falancanın şu kerameti var, filancanın bu kerameti var.” gibi sözler itibara alınıyor. Halbuki büyükler nazarında bu kerametlerin hiçbir kıymeti yoktur. Onlarca en büyük keramet, istikamet üzere kulluk yapmaktır.

Peygamber Efendimiz’in yaşadığı ve öğrettiği gibi İslâmiyet’i yaşayabilmektir. Kur’ân-ı Kerim’e ve Allah Rasûlü’nün sünnet-i seniyyesine sıkı sıkıya sarılmaktır. Hani ashâb-ı kiramdan bazıları:

“-Ben hayatım boyunca her gün oruç tutacağım!..”

“-Her akşam sabaha kadar namaz kılacağım!..”

“-Âilemden uzak duracağım!..” diye vaade bulununca Peygamber Efendimiz, hepsini mescide toplayıp hutbeye çıkıyor ve:

“-Sizin içinizde Allah’ı en çok tanıyan, en çok seven ve O’ndan en çok korkan benim!.. Buna rağmen ben oruç da tutarım, yemek de yerim; namaz da kılarım, istirahat de ederim. Âilemi de kendi hâllerine bırakmam!.. Bundan sonra kim benden daha fazla bir şey yapmak isterse, o benden, benim getirdiğim dinden (İslâm’dan) başka bir yol icad etmiş demektir.” buyuruyor ya, işte istikamet budur.

 

Yani, her adımında Peygamber Efendimiz’i tâkip… O’nunla birlikte, ama hep O’nun arkasında, O’nun izinde gitmek… O’nu geçmeye veya O’ndan farklı şeyler yapmaya çalışmamak!.. Kim bu hâli gerçekleştirmeye muvaffak olursa, işte o, asıl keramet sahibidir. Bu sebeple ibâdet hayatımızda îtidalli olmalı, az, fakat devamlı ameli tercih etmeliyiz. Günah ve haramlar husûsunda ise elimizden gelen bütün gayreti ortaya koymalıyız.

 

Hayatımızda Peygamber Efendimiz’e ne kadar çok uyarsak, Cenâb-ı Hakk’a o kadar yaklaşmış oluruz.

Peygamber Efendimiz’e tâbî olacağız ki, Allâh da bizi sevsin. Bir kişi bir günah işlese mesela içki içse cezasını çeker kurtulur. Lakin Peygamber -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e saygıda, sevgide gevşeklik yapılırsa ibadetlerimiz boşa gider.

Ruhumuz cesedimizden ayrılıncaya kadar kulluk var. Kaza namazlarınızı ihmal etmeyin. Yavaş yavaş, ama muntazaman bu borçlarınızı ödemeye çalışın.

       Teslimiyet

İstikameti perçinleyen bir husus da “teslimiyet”tir. Teslimiyet, önce Allah’a ve O’nun Rasûlü’ne, sonra da onlara ulaştıracak ehliyetli rehberlere yapılmalıdır.

         Teslimiyet ehli fuzûlî sevinmez, fuzûlî öfkelenmez. Hayatımız hep îtidalli olmalıdır, hiçbir şeyin aşırısı hoş olmaz. Dünyanın bir misafirhane olduğunu daima nefse duyurmalıdır.

          Teslimiyet, daima Cenab-ı Hakk’adır. Bazı insanlar, yemez, içmez, uyumaz her fırsatta vaktini ibâdetle geçirir, dağlar kadar ibadeti olur; bir başkası ise yer, içer, yatar, zarûrî seviyede ibâdetlerini devam ettirir, ama ikisinin de derecesi aynıdır, çünkü ikincisi kalben teslim olmuştur. Teslimiyet bu kadar mühimdir. 

  Muhabbet 

        İnsanlar, “muhabbet”e muhtaçtır. Sevmeden teslim olunmaz. Nefsin boynunu büken, şeytanı acze düşüren muhabbettir. Başta Allah rızası, başka gaye olmamalı… İş maddiyata dökülünce bağlar gevşer. İkinci mevzû ihlastır. Mevlânâ hazretlerinin buyurduğu gibi: “Ya olduğun gibi görün ya göründüğün gibi ol!”, kalbinle dilin bir olsun. Arkadan teslimiyet gelir. Teslimiyeti olan rahata kavuşur.

 Kalbe önce Allah ve Peygamber sevgisini, sonra da evliyaullâh sevgisini yerleştirmelidir. Çünkü dostu sevmek için dostun dostunu da sevmek gerekir. Bunun için ashab-ı kiram menâkıbını sıkça okuyun. Şahsen ben, Hazret-i Ebûbekir Efendimiz’in hayatını okudukça içime ferahlık gelir.

 İnsan Rabbini severse, herkesi sever, hatta hayvanâta varıncaya kadar bütün yaratılmışları sever. Zira o mahlûkât da, Allah’ın eseri, sanatı ve himâye için bize verdiği bir emâneti…

 İnsanoğlunun üç tuzağı vardır. Bunlar; servet, şehvet ve şöhrettir. İnsan bunlara kapılıp aldanırsa zelil olur. Kim fânî lezzetlerden vazgeçerse, ona mânevî lezzetler ihsân edilir.

 Bazıları nasihat ettiğiniz zaman söz dinler gibi oluyorlar, ancak işlerine gelmeyen hususları gizli gizli yürütüyorlar. Ne faydası var, ölçü Cenâb-ı Hak olacak. Allah’ın emir ve yasaklarına teslimiyet gerekli… İnsanların sevmesi veya takdir etmesi önemli değil. Mühim olan Cenâb-ı Hakk’ın râzı olması… Rabbimiz şuur versin. Âmin.

  Merhamet ve Hizmet 

Bu teslimiyet ve muhabbetin neticesinde “merhamet” ve “hizmet” tezahür eder.

 Tasavvuf yolunda istifade edebilmemiz için seherlerde kalkmalı, dînî meclislerde bulunmalı, hizmeti başkasından beklemeden yapmalı, nefsimizle meşgul olup merhamet, şefkat ve af sıfatlarından istifade etmelidir.

Merhametli olanlar, mahşerde herkes hesapla uğraşırken Hak Teâlâ ile sohbet edecek kimselerdir. Merhamet konusunda insanlar farklı farklıdır. Bazıları sadece kendi çocuğuna merhametli iken bazıları umûma karşı bir merhamet içerisindedir.

 Hizmet çok mühimdir. Ashab-ı kiram, Peygamber efendimizin hizmetine can atmış, onun bir sözüne bile “Anam babam sana fedâ olsun!..” diyerek karşılık vermişlerdir. Onlar bu teslimiyet, muhabbet, itaat ve hizmetlerinin karşılığını hem bu dünyada, hem de âhirette fazlasıyla almışlardır. Allah bize de onların bu mükâfâtlarından hisseler nasip eylesin. Âmin.

Sâlih ve Sâdıklarla Beraber Olmak  

İhlas, istikamet, teslimiyet, muhabbet, merhamet ve hizmetin, kalbe yerleşebilmesi ve bu güzel haslet ve husûsiyetlerin muhafazası için “sâlihlerle birlikte olmak” şarttır. Cenâb-ı Hak, şöyle buyurmuştur:

 “Ey îmân eden­ler! Al­lâh’tan it­ti­kâ edin ve sâ­dık­lar­la be­râ­ber olun!”(et-Tev­be, 119)

 Zîrâ sâlih ve sâdık dostlar, kişinin hem dünyasını, hem de âhiretini imar ederler. Onların, başka insanlardan dünyevî bir ümid ve beklentileri yoktur. İnsanları menfaat uğruna sevmezler ki, menfaat kaybolunca düşman olsunlar veya sırtlarını dönsünler. Onlar ancak Allah rızası için sever ve yine onun için buğz ederler.

 

Bu sebeple onlarla beraber olunduğu müddetçe insanda Allah’ın sevdiği niyet ve ameller artar, Allah’ın hoşlanmadığı günah ve davranışlar azalır. Sırf bu bile insanın kurtuluşu için en büyük vesiledir. Hadîs-i şerifte de buyrulduğu gibi:

 “İyi ar­ka­daş­la kö­tü ar­ka­da­şın mi­sâ­li, misk ta­şı­yan­la kö­rük çe­ken in­san­lar gi­bi­dir. Misk sâ­hi­bi ya sa­na ko­ku­sun­dan ik­râm eder ve­ya sen on­dan sa­tın alır­sın. Kö­rük çe­ke­ne ge­lin­ce, o, ya se­nin el­bi­se­ni ya­kar, ya­hut da onun pis ko­ku­su sa­na si­râ­yet eder.” (Bu­hâ­rî, Bu­yû, 38) 

 Öyleyse insan, her fırsatta yolunu sâlih ve sâdıkların arasına düşürmeye gayret etmelidir. Kalbi kararmış, kasvetli insanlarla kısa da olsa beraberlikler, insanın kalbine aynı kasâvetin bulaşmasına sebep olur.

 Dünya telâşe ve endişesinden kurtulmak için de, sâlihlerle beraberlik çok önemlidir. Onların söz ve yaşayışlarındaki âhiret kaygı ve endişesi, ister istemez insana da sirâyet eder. Bu da insanın gönlündeki aşırı dünya muhabbet ve hırsını frenler.

 Hayat, iniş ve çıkışlarla doludur; iyi günler de, kötü günler de birbirini takip eder durur. İnsanın dost ve arkadaş çevresi, iyi günlerde yanındadır. Ancak kötü ve sıkıntılı zamanlarda hakîkî dost ve arkadaşlar belli olur. Sâlih ve sâdık kimseler ise, insanı, dünyevî makam ve ikbâli için sevmediğinden, onun iyi gününde de yanındadırlar, kötü gününde de…

 

 Yine dünyevî dostlar, insanın eksik ve hatalarını yüzüne karşı söylemezler, ancak arkasından çekiştirirler. Hatta yüzüne karşı da insanı över dururlar. Oysa sâlih ve sâdık kimseler, yakın dostlarını, uygun bir şekilde, kırmadan, gücendirmeden ikaz ederler. Dostunun eksik ve hatalarını gayriye karşı da setrederler, yani örtüp gizlerler. Böylece insanın hatalarını azaltırken, iffet ve haysiyetini de muhafaza etmiş olurlar.

 Kısacası dünya saadet ve huzuru için de, âhiret kurtuluşu için de yegâne çâre, sâlih ve sâdık kimselerle birlikte olmak, onlarla ülfet etmektir.

         Güzel Ahlâk

 İç dünyasını ihlâs, istikamet, teslimiyet, muhabbet ve merhametle tezyin eden ve sâlihlerle beraber olmaya çalışan insanların ahlâkları da günden güne güzelleşir. Hakk’ın râzı olduğu huy ve davranışlar gelişir, güzel alışkanlıklar artar  Bu güzel ahlâkın başında mâlâyânî, yani dünya ve ahrete faydası olmayan şeylerden yüz çevirmek gelir. Gıybet, hased, kin gibi mâsiyetler bir tarafa, faydasız söz ve işlerden dahî yüz çevirmek, kişinin mânevî kemal ve fazîletinin işaretlerindendir. Çünkü vakit kısadır, yapılacak iş çoktur. Günlerimizi boş sözlerle, faydasız meşguliyetlerle geçirmek yerine en güzel ve en ehemmiyetli işlere tahsis etmeliyiz. Sükût, boş konuşmaktan evlâdır. Hayırlı bir söz söylemek de sükûttan evlâdır. Kur’ân-ı Kerim okumak, zikirle meşgul olmak, dînî bilgilerdeki noksanlarımızı telâfî etmek için okumak ve düşünmek; bazı hayırlı sözlerden daha faziletlidir. Bunun için ne zaman, neyi, nasıl yapacağımızı düşünmeli ve çok kıymetli olan vaktimizi o aniçin en lüzumlu ve en güzel işlere tahsis etmeliyiz.

 Riyâzât, mütevâzî bir hayat yaşamak, nefse her istediğini vermemek, kifâyet miktarı nefsi doyurmak, nefsi palazlandırmamaktır.

    Çünkü nefis dizgin altında olmazsa, serkeş bir at gibi binicisini uçurumdan yuvarlayıverir.

     Güzel ahlâkın bir icabı da insanlarla güzel geçinmektir. Sevmeyende ve sevilmeyende hayır yoktur. Peygamber Efendimiz, ülfet eden ve ülfet edilen müminleri hayırla yâd etmiştir. Haksızlıktan, kul hakkından şiddetle uzak durmalıdır. Ahlâkı güzel olan insan yumuşak başlı, öfkesini yenen, hizmetlere koşan kimsedir. Evimiz, gönlümüz herkese her zaman açık olmalıdır. Misafir ağırlamanın bir ölçüsü yoktur. Kimi bir kahve ile misafir ecrine nâil olur, kimi sofrasına dâvet etmekle… Herkes gücü ve imkânları nispetinde misafirine ikram etmeye çalışmalıdır. Mühim olan gönüllere girmek… Bunun için de gayret lâzım. Dünya işi bile gayretsiz olmuyor.  

      Bir kişinin ahlâkı güzelleşirse, bu durum, bütün azalarından belli olur. Sûreti de, sîreti gibi güzelleşir.

 Müslüman hayatı boyunca haramlardan ve şüpheli şeylerden uzak durmalıdır. Devamlı helâli aramalı, ihtiyatla hareket etmelidir. Çünkü haram ve şüpheli şeyler, insanın kalbini katılaştırır. İnsan zamanla ibadetlerinden tat almamaya başlar. Bunun için ağzımızdan giren lokmalarla, ağzımızdan çıkan sözlere çok dikkat etmeliyiz. İnsan, o lokmaların mâhiyetine göre davranışlarda bulunmaya başlar.

Haramlardan uzak durmak, öncelikle haram lokmadan uzak durma ile başlar. Kişi kendisi için buna dikkat ettiği gibi, âilesine de haram ve şüpheli lokmalar yedirmemelidir. Ağzımızdan çıkan söz de çok mühimdir. Söz ağızdan çıktıktan sonra, yaydan fırlamış ok gibidir. Nerede duracağı ve kimi, nasıl vuracağı belli olmaz.

          

DİLİN “HAY” DER İKEN KALBİN “ HÛ” DEMEZ;

EY DERVİŞ, BU MÜŞKİLİN BÖYLE ÇÖZÜLMEZ.

HAKK’DA BİRLEŞTİRMEZSEN DİL İLE KALBİN;

NE YAPSAN TOPLANMAZ DAĞINIK HÂLİN.