TARİKAT İLE ŞERİAT ARASINDAKİ FARK?

Yazar: Tarih: 04.06.2015 00:00:00

A A A

Din ile aynı mânâda kullanılan ŞERÎAT, Arap lisânında açık ve geniş cadde, insanı bir ırmağa, bir su kaynağına götüren yol, demektir. Ayrıca, sırât-ı müstakîm (doğru yol) mânâsına da gelir. Daha sonra “dinî hükümler”e isim olmuştur. Çünkü dinî hükümler de, insanları, ictimâî ve mânevî hayatlarının kemâline vesîle olan İlâhî feyz ve irfan kaynağına kavuşturacak bir yoldur. İslâm hukuk lisânında ise; Cenâb-ı Hakk’ın kulları için vaz‘etmiş olduğu, dînî-dünyevî emir ve yasakları ihtivâ eden hükümler topluluğudur. Meselâ: Şerîat-ı Mûsâ, Şerîat-ı Muhammediye gibi...

Şeriat insan hayatını tanzim eden dini değerlerdir. Bu değerlerin kaynağı Allah Teâlâ’dır.

Yukarıda şeriatı din yolu olarak tarif edilmiştir. Din, aynı zamanda şeriattır.

Kur’ân-ı Kerim’de:

 “Sonra da seni din mevzuunda bir şerîat sahibi kıldık.

 Sen ona uy; bilmeyenlerin isteklerine uyma” (Câsiye sûresi, 45/18) buyrulur.

 Burada şerîat kelimesi, İlâhî yol ve hükümler mânâsınadır. Diğer bir târifle; Kitap, sünnet, icma‘ ve kıyâs-ı fukahâ dediğimiz edille-i şer‘iye’ye istinâd eden İlâhî kanunlardır... Şer‘-i şerîf, Şerîat-ı İslâmiye gibi. (Ömer Nasûhî Bilmen,, Hukûk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhiyye Kâmusu, )

Şerîat kelimesi çoğu zaman, hem aslî (i‘tikâdî) hükümleri, hem de fer’î (amelî) hükümler olan ibâdet-ahlâk ve muâmelâtla ilgili hususları içine alacak tarzda umumî bir tâbir olarak din mânâsında kullanılır.

 Diğer taraftan ibâdet ve muâmelâtla alâkalı dinî hükümlerin hepsine birden “şerîat” veya “ahkâm-ı şer‘iye” denmesi de yaygındır. Bir başka ifadeyle şerîat, İslâm’ın hukuk sistemi, hukuk düzeni demektir. “İslâm şerîati” ifadesiyle de, Kur’an ve sünnetten kaynaklanan dinî hukukun tamamı kastedilir. Meselâ Osmanlı hukukunda sıkça kullanılan “şer‘-i şerif” tâbiri de bu mânâdadır.

Allah’a inanmak, namaz, oruç nev’inden dini vazifeler şeriatın bir parçasıdır. Ayrıca bütün kişisel davranışlar kadar, bütün sosyal ve hukuki münasebetler ve insanın bütün hayat safhası, şeriat çizgisi ile sınırlandırılmıştır.

Avam ve havas, bütün insanlar şeriatın muhatabıdır. Çünkü şeriat, Allah Teâlâ’nın rahmani feyizlerine mazhariyettir ve umumi rahmettir.

TARÎKAT, yol demektir. Tasavvuf lisânında ise meslek, evrâd, ezkâr ve mânevî bakımdan Hakk’a ermek için intisab edilen ve tâkib olunan yol mânâsında kullanılır.

Seyyid Şerif Cürcânî’nin (k.s.) târifi ile tarîkat; menzilleri (mânevî yoldaki konak yerlerini) geçip mesâfe alabilmek ve yüce makamlarda terakkî edebilmekten (yükselip ilerlemekten) ibârettir ki, bu da Allah Teâlâ’nın yoluna girenlere mahsus bir sîret, yani hâl-tavır-ahlâk ve gidiştir.

Tarîkat; insanın, İlâhî ahlâk ile ahlâklanmayı öğrenip hâl olarak yaşayabilmesi ve nihâyet Allâh’ın rızâsını tahsil edebilmesi için, bir mürşid-i kâmil ve mükemmilin terbiyesinden istifâde ve istifâde maksadiyle tâkip ettiği yoldur, usûldür.

Tarikat bir disiplindir. Tasavvufun şeriat esaslarına riayetle, dinin özüne varmayı belirli bir disiplin içerisinde gerçekleşmesini amaçlar. Dinde ibadetler, belli niyetlerle yapılır. Tarikat dinin özüne varmak suretiyle Hakk’ın rızasını kazanmak ve dolayısıyle dünya ve ahret saadetini hedefleyen bir vasıtadır.

Tarikatler, gaye olan ve asıl hedefe ulaştıran bir vasıta olarak kaldığı sürece, tek kıble anlayışı zedelenmez Aksi takdirde birlik ve beraberlikten eser kalmaz, cemaat anlayışı küçülür veya kaybolur; tarikat trikatçılık, mezheb mezhebcilik, şekil şekilcilik olur.

Cemaatleri asıl hedefte canlı tutan, imanı güçlendiren, Hakk’a muhabbet ve kurbiyete vesile olan bir nevi takviye hedeflerin içerisinde Tarikatlerin de önemli bir yeri vardır.

Tarikat İslâm dininde Allah ve Resû’ünü tasdik keyfiyeti, gerçekte samimi bir mukaveleden ibarettir. “Biatü-r-Rıdvan” bu mukavelenin manyağını teşkil eder.

 

 Sünnî tarîkatlerden bazılarının isimlerini şöyle sıralayabiliriz:

 

Nakşibendiye, Kadiriye, Rifâiyye, Yeseviye, Kübreviye, Mevleviye, Halvetiye, Şâzeliye..

Allah Teâlâ’ya ulaşmaya vasıta olan bu tarikatlerin şubeleriyle birlikte sayılarının ikiyüz kadar olduğunu bilmekteyiz. Zamanla bunların şûbe ve kolları da teşekkül etmiştir. Tarîkatler arasında ortak esaslar bulunduğu gibi, farklı yönler de vardır. Dileyen herkes kendi hilkatine-fıtratına, kendi meşrebine, ruh yapısına ve mânevî zevkine göre bir yol tutar.

Bu yolun/tasavvufun en yüksek mertebeleri, şeriatın cüzleridir. Şeriatı hafife alıp tarikatı ulvî ve kudsî göstermeye çalışmak nı zındıkaya götürür. Çünkü şeriatın dışında tarikat anlayışı olmaz. Şeriatta/Kur’an ve Sünnet’te olmayan bir meseleyi tarikatın ortaya çıkarması imkânsızdır. Sakın ola ki, tarikatı methedeyim derken şeriatın hakikatini çiğnemeyelim. Bunu bilerek yapmak insanı küf re götürür. Hiçbir zaman bir mürşide olan muhabbet, peygambere olan muhabbetten üstün olamaz. Bir tarikatın amelini yapmış olmak, şeriatın bir amelini ve emrini geri bırakmaya sebep olamaz. Bir sofi, zikrini çekiyor veya virdini yapıyor olsa, yakında da ezan-ı Muhammedî okunup cemaatle namaz kılınacak olsa, “Zikrim daha evlâdır. Namazı sonra kılarım” diyemez. Zikrini yanda bırakıp cemaatle nama­za koşmalıdır.

Hanefî mezhebinde günahkâr olan bir hocanın veya imamın ar­kasında bile namaz kılınır. Şu veya bu tarzda camideki hocalara baha­neler bularak namazlara katılmamak şeriata haksızlıktır. Böylesi bilgisizliktir.

Gavs-ı Sânî hazretleri (k.s) buyurdu:

“Sofiler bir araya gelince cemaatleri terketmesinler. Mahallenin, köyün, semtin imamının arkasında namazlarını eda etsinler. Bir araya gelince fıkıh okusunlar. Zira ilmihal meselelerinde çok noksanları var. Sohbet mahallerini kıraathaneye çevirmeyin. Oralarda lüzumsuz ko­nuşmalar yapmayın. Evlerinize geç vakitlerde gitmeyin. Unutmayın ki evlerinizde sizi bekleyen aile efradınız vardır.”

Şeriatın haricinde tarikat olmaz. Kur’an ve Sünnet’e uymayan bir tasavvuf (tarikay) da olmaz. Resûlullah Efendimiz’e ve onun getirdiklerine uy­mayan bir tasavvuf olamaz. Resûlullah Efendimiz’in (s.a.v) cadde-i kübrasında olmayan ve onun arkasından gitmeyen hiçbir iş veya yol, hakiki lezzetlere ve nurlara vasıl olamaz. Çünkü Resûlullah Efendmiz (s.a.v) “hatemü’l-enbiya”dır, bütün nebilerin sonuncusudur. Bütün insanlık namına muhatab-ı İlâhîyedir. Bütün insanlığın onun bayrağı al­tında bulunması zaruridir. Bu yol, Kur’an ve Sünnet’e uymayan ve gü­nümüzde sözde “tarikat” denilen sapık yollara asla benzemez. .

Şeriat da Allah'ın emri, tarikat da Allah'ın emri. Şeriat da, tarikat da, Allah'a giden yol ise fark nedir?

 

Fark şudur ki şeriat delilli bir yoldur. Tarikat Allah'a giden bir yoldur. Zahirde vasıtası şeriattır. Şeriat da Allah'a giden bir yol ama delilsiz bir yol.

 

Şimdi zamanımızda delile kitap deniliyor. Delîl peygamberdir. Öyle ise, Peygamber delîl ise, meşayihler de onun varisleridir. Aksi halde kıyamete kadar tarikat gitmezdi. Yürüyemezdi. Peygamberimizle beraber giderdi. Tarikat gidince sadece şeriat kalırdı.  O halde tarikatsız olmaz.


         Şeriat tarikat yoldur varana

 Hakikat marifet ondan içerü

       Tarikat Allah'a giden bir yoldur. Zahirde vasıtası şeriattır. Şeriatta kıl kadar eksikliğin varsa, senin vasıtan bozulmuş. Senin ayağın kırılmış, yürüyemezsin. Vasıtan bozulmuş gidemezsin. Çünkü şeriatın tamamı ile tarikat oluyor. Şeriatın nihayeti, tarikatın başlangıcı oluyor.

Onun için:

Cismi ile şeriatta, akl-ı ruhu ile tarikatta, sırrı ile bila vuslatta. Tarikatın olursa rahat yürürsün. Tarikatsız Allah'a giden yolda eşkiyalar var.  Ama tarikatın olursa o yol emniyetlidir. O yolda hiç bir eşkiya yoktur, vurucu, kırıcı  da yoktur.

       -Bu ne demektir?

Zamanımızda kitap ve sünnetler var. bir evliyayı kendine delil edersen, O senin delilindir, kurtuldun. O ne işliyorsa haktır. O bid'at işlese bile onun işlediği bid'at, Hayıra giden (bid'atı hasenedîr.) Bir de bid'atı seyyie var. O da şerre gider. Günaha gider.

Biz bunu bilemeyiz. Allah bildirir. Cenâb-ı Hakk buyuruyor ki:

"Herkes bildiğinin alimidir. Herkes bildiği ile amel ederse biz bilmediklerini ona öğretiriz."

 

-Öyle ise tarikattan, şeriattan maksat nedir?

 

-Şeriattan maksat: Cesetle ilgili olan. Cesedinle şeriatı yaşayacaksın. Kalbini ancak zikrullahla temizlersin. Senin o çok kıymet vermiş olduğun o amel senin kalbini temizlemez. Eğer ilmin sana varlık oluyorsa, ben âlimim, ben biliyorum diyorsan, o ilim senin kalbini temizlememiş.

 

Benim şu kadar amelim var. Ben üstün insanlardanım diyorsan, o amel de senin kalbini temizlememiş.


-Ya kalbini nasıl temizleneceksin?


        -Her şeyi kalbinden çıkaracaksın. Amelin mi var. Çıkaracaksın. Mal sevgisi, evlat sevgisi, herşeyi çıkaracaksın ki kalbin temizlensin ve kalb-i selîm olasın, O zaman huzura ulaşasın.

Ahmed Rufai H.z leri  ne göre bu yoldan gidenlere “sûfî” isminin verilmesinde çesitli görüşler ileri sürülmüstür:

“Buna göre Mudar kabilesinden kendilerine “Benu’s-suffe” denen bir cemâat vardı. Atalarının adı Gus b. Mürre b. Üdd b. Tabîha er-Râbıt idi. Bu adamın anasının çocukları daha önce yasamadığından, kadıncağız eğer bir çocuğu yasarsa basına alâmet için bir tutam yün bağlayıp Kâbe’nin hizmetçisi yapacağına dâir nezirde bulunmus. Yukarıda ismi geçen adam doğup yaşadığından anası ahdine vefâ göstererek oğlunu Kâbe hizmetine vermisti. İşte bu adamın soyundan gelenlere “Benu’s-suffe” (yün baslının oğulları) dendi. Bunun nesli İslâm’ın zuhûruna değin hacılara yol gösterir Kâbe’ye hizmet ederlerdi.

Allah Teâlâ, İslâm dînini bahşettikten sonra, İslâm’a girmişler, zühd ve takvâ yolunu tutmuşlardı. Bunlarla arkadaşlık yapanlara da “sûfî” deniyordu. Veyâ ibâdetle meşgul olup onlar gibi yün elbise giyenler, kendilerine nisbet edilerek “sûfî” deniyordu.

Mutasavvıflar, vasfın menşeini, sebeplerini îzâhda çeşitli nedenler ileri sürdüler. Bazıları, “Tasavvuf: safâ, temizlik, duruluktur.” dediler.

Seyyid-i Ahmed Rufai H.z leri  “sûfî” liğin   ma’nâ i’tibârıyla bunların hepsinin doğru olduğunu belirtir.  Çünkü tasavvuf hırkasını giyen bu zümre safâ ve müsâfât yolunu tutmuşlar, zâhirî edebleri islemişler ve zâhirin bâtınî edeblere delâlet eden bir alâmet olduğunu söylemişlerdir. Yine onlar: “Zâhirî edebin iyi olusu, iç terbiyenin nisânıdır. Zâhirî edebi bilmeyenin bâtınî terbiyesine emniyet olunmaz.” demişlerdir

        Eriş kalb-i selîm içre huzura

 Seni mahv et erem dersen sürura

 Ölümden evvel öl gel gir kubura

 

Allah hepimiz sırat-ı müstakimden ayırmasın. Âmin.