TARİKATIN AHKÂMI?(TEMEL ESASLARI)

Yazar: Tarih: 02.06.2015 00:00:00

A A A

Tarikatın mahiyeti; ibadete devam etmek, belli saat ve zamanlarda zikir yapmaktır. Tarikat, hakikat ve şeriat hükümlerine göre davranışlarda bulunmaktır. Allah (c.c.) 'tan başka hiçbir gaye ve hedef edinmemektir. İç ve dış dünyasını her türlü kusurlardan arındırmak ve yüce gayeler peşinde koşmaktır. Kalbini bütün yalancı sevgilerden temizlemek ve İlahi tecellilere ermekten engel olan her türlü bağlardan kurtulmaktır. Her zaman Allah (c.c.) ile beraber olarak hırs, kin ve düşmanlıktan uzaklaşmaktır. Bunun içinde kendini ve nefsini daima kontrol altında bulundurmaktır. Resulullah Aleyhisselatuvesselam 'ın yolunda bulunmak ve Sünnet'ine dört elle sarılmaktır.

 Tarikatın Temelleri (esasları) :

 1 –Makam

Kulun tekrar ede ede kazandığı âdab ve ahlâktır. Makam denilen âdab ve ahlâk; istek, arayış, sıkıntılara göğüs germe ve çalışarak elde edilir. Bu makamın kazanılması, Allah Teâla’nın o kimseyi o makamda ikamet ettirdiğini göstermesi ile olur.

Genellikle Makamların ilki tövben başlar, sırasıyla, inâbe, zühd, tevekkül, takva, kanaat ve teslimiyettir. Bir makamı tam olarak elde etmeden, diğer bir makama sahip olmak mümkün görülmemiştir.

Makamlar Hakk’a kurbiyet için konulan vasıtalardır. Sâlikin tevhid ehli olmasına vesile olan yol bu makamlardır. Sâlik bu yolda ikilik ortadan kalkıncaya kadar yürür. Salik öyle bir makama gelir ki, benliği kalmaz. Bu makam İnsan-ı kâmilin hususi terbiyesiyle mücahade ve riyazat neticesinde elde edilir.

En yüksek makam “Makam-ı Mahmûd olarak gösterilmiştir.Bu makama her kâmil insanın ulaşması mümkün görülmemiştir.

Makamlar, insanın ibadet ve zikir anında Allah Teâlâ’nın kendisine nazar ettiğini ve O’nun huzurunda bulunduğunu hissetmesidir. Bu aynı zamanda “ihsan” makamıdır.

  2-Tövbe:

            Tövbe; İnsanın hayatı içinde işlemiş olduğu günahlara ve ibadetsiz geçirdiği vakitlere,  nedamet ve pişmanlık duyup, Hakk’a rücu ve ilticasına denir. Bir an tövbe-i Nasuh ile tevbe edip; âbid,zâhid, salih, ve Hakk’ın nimetlerine şâkir, aynı zamanda zâkir kullarının arasında yer almaya sa’y ve gayret göstermesi lazımdır. Tövbeden mahrum, isyan vadilerinde yaşayanların akibetleri, şüphesiz felaket ve hüsranla neticelenir.

Tövbe, Tasavvufi vahdet kapısının kapısıdır. Ruhun selâmeti için günahın zararlı olduğunu idrakten doğmuştur. Zira günah mü’mini maksudundan, yani Allah’ından ayırır. Allah ile insan arasındaki hicabların kalkmasına vesile olan ilk makam tövbedir.

Tövbe, ruhi bir hadisedir. Kulun kusurunu Hakk’a götürmesi, günahlarını itirafla pişmanlığını beyan edip, O’na sığınmasıdır.

            Allah Teâlâ’nın rahmet ve mağfiret kapısı her zaman açıktır. Zira bu dergâh-Mevlâna’nın da belirttiği gibi- ümitsizlik dergâhı değildir. Geçmiş günahlarından pişmanlık duyup, Allah’a sığınmak isteyen bir kimse Mutlaka huzura kavuşur. Resûlullah (s.a.v.):

              “Günahından tövbe eden, hiç günah işlememiş gibidir.” Buyurmuştur.

                Gerekli olanı, yapılan günahlarda ısrar etmemek, Hakk’ın rızasını kazanmanın yollarını aramaktır.

Tövbe, Mü’minin, kötü huylardan, İslâm’ın ruhuna zıt davranışlardan sıyrılması, samimiyetle güzel huylara dönmesidir.

Kur’an’da;”mü’minlerin kurtuluş sebebi sayılan ve dönüşü olmayan Nasuh tövbesine teşvik eden, önce istiğfarı ardından tevbeyi emreden ayetler vardır.

          Tövbe, Kulun mevlâ karşısında kusurlarını itiraf ederek, O’na sığınmasına ve manen temizlenmesine vesile olur.

          Peygamber Efendimiz (s.a.v.) bu husustaki hadis-i şerifinde:

-“Ey insanlar! Allah’a tövbe edin ve O’ndan mağfiret dileyin. Çünkü ben günde yüz kere tövbe ederim.” buyurmuştur.

          3-Murakabe

            Kelime anlamı; korku,denetleme, gözetleme, kontrol etme, kendi iç âlemine bakma, dalıp kendinden geçme, devamlı gayeyi düşünme, kendini muhasebe manalarına gelmekle birlikte; Dinen kalp ile daima Allah'a bakma; kalbi kötülüklerden korumak için nefsi kontrol altında bulundurma; kişinin daima Rabbinin her halini bildiğini bilmesi; diz çöküp gözlerini kapayıp her şeyi zihinden çıkararak hakkın ilhamına mazhar olma,anlamında bir tasavvuf terimidir.

Murakabe her iyiliğin temelini oluşturur ve hayatın her safhası ile ilgilidir. Çünkü İnsan bu sayede geçmişin bir değerlendirmesini yapmaya içinde bulunduğu durumu düzeltmeye, daima doğru yolda bulunmaya, Rabbine karşı kendisini iyice kontrol etmeye çalışır, hiç bir zaman Allah'ı aklından çıkarmaz; Allah'ın kendisini gözetlediğini, kendisine çok yakın olduğunu, yaptıklarını gördüğünü, söylediklerini işittiğini bilir.

Böylece kendisi ve toplumu için faydalı,dünya ve ahirette mutlu bir kişi olur.“Ey iman edenler! Allah’tan korkun! Her nefis yarın için ne hazırladı ona baksın” (Haşr, 18)

 Zahirde yöneldiğin dört duvardır

 Batında olan sonsuz tecelliler vardır
 Gel sen,nefsini aradan kaldır
 O zaman görürsün,duvarın ardında kim vardır..

4- Gerçek doğruluk (sıdk)

          Sıdk,lügatta doğruluk, gerçeklik, kalb temizliği manalarına gelir. Istılahta sıdk, Müslümanın Hakk’ ulaşmasını temin eden gerekli sıfatlardandır. İnsan, Sıdk, ihlâs ve sabır sahibi olmakla olgunluğa erer.

          Doğruyu ve doğru olmayı ve doğrularla bulunmayı emreden pek çok âyet ve hadis mevcuttur.

          Doğruluk; şeytanla savaş, onun hilelerinden kurtuluş, vesveselerden uzaklaşma ve şerden korunmaktır. Doğruluk, kalben dünyaya ait olan sevgiyi çıkarma hususunda insanı mücahade ve hayra davet eder.

          Doğruluğun mahalli; dil, kalb ve fiillerdir. Bunların hepsi doğruluğa muhtaçtır. İnsanın, diliyle doğru olanı söylemesi, kalbinden geçenlerin doğru düşünceler olması, fiil ve hareketlerinde istikametten şaşmaması, onu dünya ve ahret saadetine ulaştırır.

          Doğruluk, Allah Teâla’ya kavuşma hazırlığıdır. O bütün Salih amel ve imanın anahtarıdır. Sıdk (doğruluk) Salihleri allah’a ulaştıran bir makamdır.

          Doğruluk, dünyaya karşı duyulan aşırı sevgiyi önler. İnsanın nefsiyle olan mücadelesine sadakatle devam etmesini sağlar.

Doğruluk her işin esası, neticesi ve düzenidir. 

 

Bu peygamberlikten sonra gelen bir makamdır.  Kur’an-ı Kerîm’de bu husus, Ayetinde şöyle belirtilmiştir:

Kim Allah’a ve Peygambere itaat ederse, işte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerle, sıddîklarla, şehidlerle ve iyi kimselerle birliktedirler. Bunlar ne güzel arkadaştır.( Nisa 69.)

          Hz. Peygamber (S.A.V.) şöyle buyurmuştur:

          “Sıdk hayra, hayır da cennete götürür. Mü'min kişi, doğru söyler Allah katında doğru olarak yazılır. Yalan fısk ve fücura, fısk ve fücûr da cehenneme sürükler. Kişi yalan söyler. Dolayısıyla Allah katında yalancı olarak kaydedilir.”

5-SABIR

            Âbidlerin ibadetleri, zahidlerin zühdleri, Saimlerin oruçları, hacıların Hacc esnasında karşılaştıkları müşkülleri yenmek için nefsini feryad-ı fagandan koruyup, günah ve kötülükleri de işlememek üzere nefislerine hakim olmaları hep sabırla mümkündür. Çünkü sabrı olmayan ve ya pek az olan kimseler teşebbüslerinde başarılı olamazlar.

            Sabır, elem ve balâlara şikâyeti terk manasına gelir. Peygamber Efendimiz (s.a.v.)  sabrı, dinin yarısı olarak tarif etmiştir.

            Sabrı, nefse haz veren şeylerden uzaklaşmak şeklinde de tarif edilir. Sabır makamına ulaşmış bir kimse, musibetlerden etkilenmez. Çünkü kişi belâya sabretmekle, kazaya razı olur. Sahibini Cennete sokar. Sevabı da köle azadındnan efdaldır, buyurulmuştur.

            Sufî riyazat ve mücâhade için sabrı bir düstur olarak benimsemelidir. Zira nefisle mücadelenin en mühim şartı sabırdır. Allah Teâlâ sabırlı olmamızı emretmiştir.

 “Andolsun, sizi biraz korku, (biraz) açlık, (biraz da) mallardan, canlardan ve mahsullerden yana eksiltme ile imtihan edeceğiz. Sabredenlere (lutf-ü keremimi) müjdele”. (Bakara:155)

 “O halde Habîbim, peygamberlerden azim saahiblerinin sabretdikleri gibi sen de sabret.” (Ahkâf,35)

            Sabır, kulun iradesi içinde olduğu gibi, iradesi dışında da olur. Allah Teâlâ’nın emir ve yasaklarına riayette sabır irade içi, Hakk’ın hükmüne teslim olmak ise, irade dışı sabırdır.

            Hz.Ali r.a.):  “Sabrın imandaki yeri, cesetteki ruh hükmündedir.” demiştir.  Sabırdan mahrum imanın da bir değeri olamaz.

            Üç çeşit sabır vardır:

            1-Allah’ın emirlerini yerine getirmede sabır,

            2-Günahlardan kaçınmada sabır,

            3-Hayatta karşılaşılan zorluklara sabır.

            Sabrı ayrıca abidlerin va âşıkların sabrı olmak üzere ikiye ayırmışlar. Abidlerin sabrının en güzel şekli; şikayette bulunmamak.(şikayeti terk etmek) Aşıkların sabrının en güzel şekli de, Hakk’a ulaşmanın çabuklaşması için sabrın terk edilmesidir. O halde, abide sabır şarttır, aşıkın vuslattan sonra sabra ihtiyacı yoktur.

6-ZİKİR

Zikir, unutmamak, hatırlamak, zihinde tutmak, yâd etmek, anmak demektir. Kur’an-ı Kerîm’de “zikir” kelimesi 256 yerde geçmektedir. Bir âyet-i kerîmede,(Al-i İmran 191)  “mü’minlerin ayakta, oturarak ve yanları üzere yatmışken Allah’ı zikrettiği.Bir başka ayette ”(A’raf 205) “içinden yalvararak ve korkarak aşikara olmayan hafif bir sesle Rabbini an da gafillerden olma..” (Taha sûresinin-124. Ayetinde; “Hakk’ın zikrinden yüz çevirenin dar bir geçimle belaya uğratılacağı”na dikkat çekilmiştir.

Zikirden maksat; kalbin temizlenmesi lekelerden tasfiye edilmesidir. Rasûlüllah sallallâhü aleyhi ve sellem Efen­dimizin “İnsan cesedinde bir parça vardır. O parça iyileştiği zaman bütün cesed iyi olur. Bozulduğu zaman bütün cesed bozulur. Biliniz ki o parça kalbtir” hadis-i şerifi buna işarettir. Zikrin tam manasıyla gerçekleşme­si Allah Teâlâ’dan başka her şeyin yok olmasına bağlıdır.

Kişinin dünyadaki saadeti ve ahiretteki kurtuluşu Allah Teâlâ’nın zikrine devam edip, üzerine düşmekle gerçekleşir. Göz açıp kapayıncaya kadar Allah Teâlâ’nın zikrinden gafil ol­mak caiz değildir.

           

7-UZLET

            İnsanlarla beraber olmaktan kaçınmak, bir kenara çekilip ayrı yaşamak anlamında, bir tasavvuf terimi. Aralarında ince farklar olmakla beraber, vahdet, halvet ve inziva terimleri de aynı manada kullanılırlar.

Kişinin uzlete çekilmesinden maksat günahtan ve günaha sebep olacak şeylerden sakınmaktır. Ancak mutasavvıflar Uzlete çekilene lâyık olanı insanlardan uzak kalmaktan maksadının, onların şerrinden uzak olmak değil, kendi şerrinden insanların selamette olmalarına inanmasıdır derler.

Uzlete çekilen kişinin, Şeytanın kendisine vesvese vermemesi için, itikada ait bilgileri ve ibadetinin makbul olması için de farzları edaya yarayan ilimleri bilmesi gerekir.

İslâm’da asıl olan insanlardan uzaklaşmak değil, onlarla kaynaşmaktır. Nitekim Hz. Peygamber(Sallallahu Aleyhi ve Sellem) bir hadis-i şerifte şöyle buyurmuştur:

“İnsanların ezasına karışan, onların eza ve cefasına katlanan mümin, insanların arasına girmeyen ve onların baskılarına katlanmayan müminden daha faziletlidir.”

Zaten mutasavvıfların istediği uzlet, temelli insanlardan uzak kalmak değil, nefsi terbiye edip tekrar insanların arasına dönmektir. Kuşeyrî Risalesinde esas uzletin insanlardan uzak olmak değil, günahlardan ayrıolmak olduğuna işaretle şöyle der: “Hakikatte uzlet, kötü huylardan ayrılmaktır.”

  8- TEVEKKÜL

Tasavvuf, kulun yartılış gayesine en uygun hayatı seçmesini ve ona ulaşmanın yollarını arzular. Bu arzunun, bu gayenin en şereflisi Ma’rifetullahtır. İnsanların bu makama ulaşmasına sebep olan yollardan biri ve en önemlisi Allah’a tevekkül ve O’ndan yardım dilemektir. Nitekim Kur’an-ı Kerîm’de şöyle buyrulmuştur.

«Ey Rabbimiz! Ancak Sana tevekkül ettik ve Sana yöneldik ve son gidiş de ancak Sana'dır.» (mümtehine:4)

 “..ve Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etmelidir.” (İbrahim:11)

Kim Allah'a güvenip dayanırsa, Allah ona yeter.(Talâk:3)

Tevekkül sebeplere sarıldıktan sonra başlar. Zira o kalbin Allah’a olan güvenidir. Allah’ın kullarına bahşettiği nimetlerle tatmin olmayan kalbin huzur içinde bulunması mümkün değildir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Müslümanı,  her halinde tevekküle davet etmiştir. Özellikle, bir kimse evinden çıkarken “besmele” çekip “Ben Allah’a tevekkül ettim” derse, ona şöyle cevap verilir: “Hidayete yöneltildin, ihtiyacın giderildi,sakındırıldın ve şeytandan uzaklaştırıldın.” (Ebû Davud,Tirmizi ve Nesai rivayet etmiştir)

9- ŞÜKÜR

Şükür, nimeti vereni düşünüp, nimetini ikrar ve itiraf ile bu ihsandan dolayı O’na hamd(teşekkür) etmek ve o nimeti O’nun gösterdiği istikamette kullanmaktır. Dil ile şükür, nimet sahibini itiraf ile hamd; kalb ile şükür, nimeti verenin Allah olduğunu bilmek; beden ile şükür, bedeni Allah’ın yasaklarından korumak ve buyruklarına uymaktır.

Allah Teâlâ, bizden nimetlerine şükredip nankörlük göstermememizi (Bakara-152) istemekte ve şükrettiğimiz zaman nimetini arttıracağını haber vermektedir.(İbrahim:14/7) Allah Resûlü (s.a.v.)nün gece sabahlara kadar namzla meşgul olması ve kendisine “niye bu kadar kendinizi yoruyorsunuz.” Sorusuna “Şükredici bir kul olmayayım mı” şeklindeki cevabı da bunu anlatır.

10-TAKVA

Tasavvufî mânada TAKVA, Nûr suresini 52. Ayetinde geçtiği gibi kalbi günahlardan temizlemek demektir. Takva, kişinin Allah’a itaatla ilahi cezadan sakınmasıdır.

Taat ve ibadet anlamında kur’an-ı kerîmde: “Ey insanlar! Allah’dan nasıl korkmak lazımsa öylece korkun. Ancak Müslüman olarak can verin.” Buyrulmuştur.(A.imran 102)

            Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor ki: Allah’da kulları içinde sadece âlimler korkar” Bir başka ifade ile Takva; Seni Allah’dan uzaklaştıracak şeylerden uzaklaşmandır.

Takva; dini daha derin bir anlayışla yaşama olayıdır, dinde hassaslıktır. Takvada, ruhsattan kaçış, azimetle amel ediş söz konusudur. Bu yüzden, her ne kadar müftüler bir konuda fetva verseler de, sen, yine kalbine danış, derler.

Takvayı üçe ayırırlar: 1. Avamın takvası: Bu sahibini ebedî cehennemden korur, 2. Havassın takvası: Sahibini cehenneme girmekten korur. 3. Ehassu’ıl havvas’ın takvası: Sahibinin cennette derecesini yükseltir ve Allah'ı müşahedeye lâyık kılar.

 

KANAAT, elde edenle yetinmek, Allah’ın verdiğine sabredip razı olmaktır. Başka bir ifade ile, çalışıp çabalayarak bütün gayretini sarf ettikten sonra ele geçene razı olmaktır. Cenâbı Hakk, herkesin rızkını bir sebep ile bağlayarak taksim etmiştir. Çoğa sevinip aza üzülmek kanaat değildir.

Peygamber Efendimi(s.a.v.)’in “İslâm’a iletilip kendine yetecek bir rızık ile yetinen kişiye ne mutlu!” “Kanaat, bitmez mal, tükenmez bir hazinedir.” Hadisleriyle. “Allah’ım Muhammed ailesinin azığını yetecek kadar yap!” duası, kanaat kavramına açıklık getirmektedir.

             12- RIZA

            Hoşnutluk, beğenmek, müsaade, izin manalarına gelmektedir. Allah’ın hükümleri karşısında itirazsız boyun bükmektir. Rıza, Tasavvuf makamlarının en üstünü olarak kabul edilmiştir.

 “Rıza, dünyadan el etek çekmek demek olan ZÜHD’den daha faziletlidir.”(Fudayl b.İyaz)

 

 “Rıza Allah’ın en muazzam kapısı ve dünyanın cennetidir.Bilinsin ki Allah Teâlâ, kulundan razı olmadıkça, kulun O’ndan razı olması mümkün değildir.”  (A.Vahid b.Zeyd)

13-VERA

Vera; İnsanların çeşitli ihtiraslardan kurtulmalarını temin eden önemli bir makamdır. Toplum hayatında ferdler arasındaki ahenk bu sayede gerçekleşir. Hz.Ömer (r.a.)’ın şahsi işlerinde devlet mumunu kullanmaktan kaçınmasındaki durumu VERA ile izah edebiliriz.

Vera, umumi manada haram ihtimali olan şeylerden çekinmektir.

Vera’nın en aşağı derecesi, yasaklardan çekinmek, en yüksek derecesi ise, Allah’ı zikirden alıkoyacak olan şeylerden kaçınmaktır.

13-ZÜHD

Dünyaya karşı duyulan her rağbeti, gönülden söküp atmaktır. Bir kimse, dünya malını, nefse ait hevesleri, şöhret ve mansıp hırsını gönülden çıkarmadığı müddetçe zâhid olamaz. Allah ve Peygamber sevgisi zühd sayesinde gerçekleşir.

Zühd, tasavvuf erbabının tanınmasına vesile olan en yüce makam olarak bilinir. Bir zat, Peygamber Efendimize gelerek;

-Ya Resûlallah! Öyle bir amel göster kii, onu yerine getirdiğim zaman, Allah rızasını kazandığım gibi, insanlar tarafından da sevileyim” deyince, Resulallah (s.a.v.),”Dünyadan yüz çevirirsen Allah seni sever, insanların elinde olanlardan yüz çevirdiğin takdirde, insanlar tarafından da sevilirsin.” Buyurmuştur.

Müride lazım olan, zaruretinden (çaresizlik. Muhtaçlık. Sıkıntı. Yoksulluk.) dolayı dünyadan alakasını kesmesidir. Evvela kalbini, mal ve makam sevgisinden temizlemeye çalışmalıdır. Çünkü mal ve makam sevgisi insanı Hak’dan uzaklaştırır.

 Bir müridin yanında, halkın kabul ve reddi eşit olmadıkça, tarîkde bir şeye nail olamaz. Hatta mürid için en zararlı şey “Halk beni sevip bana hürmet ediyor mu?” diye düşünmektir. Bu fikirde olan müridin henüz iradesi sabit ve sahih olmamıştır.

14-İHLÂS

            İhlâs, insanların sabırlı ve dürüst olmaları için lüzumlu olan bir haslettir. Samimiyetten uzak gönüllerin, güzel sıfatlarla donanması mümkün olmaz. İhlâsın girmediği yerde, İslâmi vasıflardan eser kalmaz.

            Allah Teâlâ, Peygamber Efendimiz (s.a.v.)in, kendisine ihlâs ile itaat ve kulluk etmesini emretmiştir:

 “(Habîbim) şübhesiz ki biz o kitabı sana hak olarak indirdik. O halde Allaha, dînde Ona ihlâs edici olarak, ibâdet et. “(zümer:2)

De ki: «Ben dînimde, kendine İhlâs edici olarak, ancak Allaha ibâdet ederim». (Zümer14)

            Kur’an-ı Kerîm’de imandan sonra bahsedilen amel-i Salih ihlâs ile meydana gelir. Bütün samimiyetiyle dinin prensiplerine sarılan insan, zaman ve zemine uygun olarn en güzel amellerin sahibi olur.

            İhlâs insanın kalbini saf ve berrak hale getirir. Zira Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Hadis-i şerife belirttiği üzere:

 “Allah teâlâ sizin kalıbınıza ve malınıza bakmaz,

 Kalbinize ve amellerinize bakar”

         İhlâsın zıddı olan RİYA, imanın kuvvetini zayıflatır. Hatta kişiyi şirk bataklıklarına sürükler. Gösteriş niyetiyle yapılan bütün davranışlarda riya vardır.

Cüneyd-i Bağdadi’ye göre, İhlâs, Allah ile kul arasında bir sırdır. Bu sebepten, melek onu bilemeyeceği için, hasenatını yazamaz, şeytan da bundan habersiz olacağından, onu ifsad edemez. Hevâ ve heves de onu kendine meylettiremez.”

İman bereketini amelin çokluğundan ziyade, ihlâsta aramalıyız. Çünkü ihlâs, Salih amelleri hatırlayıp, gözde büyütmeyerek, mükâfatını sadece Allah Teâlâ’dan istemektir.

15-CÖMERTLİK

Cömertlik; insanın, sahip olduğu imkânlardan, muhtaçlara meşrû ölçüler dahilinde, ve Allah rızasından başka hiç bir gaye gütmeden, ihsan ve yardımda bulunmasını sağlayan üstün bir ahlâk kuralıdır.

Cömertlik, ruhun bir melekesidir. İnsanları, muhtaç olanlara vermeye, ihsanda bulunmaya sevk eder.

Kalpler cömertlik sayesinde temizlenir. (Leyl, 92/17-20)

"Cömert kişi, Allah'a yakın, Cennet'e yakın, insanlara yakın ve Cehennem ateşinden uzaktır. Hasis insan, Allah'tan uzak, Cennet'ten uzak ve Cehennem ateşine yakındır. Cömert cahil, ibadet eden cimriden Allah'a daha sevimlidir" (Tirmizî, Birr, 40) "Gıbta edilecek kişilerden biri de cömertlerdir" (Buhârî, Temennâ, 5; Tevhid, 45).

 Peygamberimiz,(s.a.v.) insanlara dünyada yaşadıkları sürece cömert olmalarını, işi öldükten sonraya bırakmamalarını tavsiye eder: "Sadakanın en iyisi bizzat kendisinin vereceği sadakadır.

Sadaka sağ iken, malınız elinizde iken, istediğiniz kimseye istediğiniz kadar verdiğinizdir. Yoksa can boğaza geldikten sonra geç kalmış olursunuz. Sizden sonrakiler istediklerini yapar. " (Buhârî, Vesâya, 14).

Gazzali der ki: "Malı olmayan kişide hırs değil kanaat olmalıdır. Malı olan kişide ise cimrilik değil cömertlik olmalıdır."