TARİKATA İHTİYAÇ VARMI?

Yazar: Tarih: 27.05.2015 00:00:00

A A A

Evet Tarikata ihtiyaç var. Çünkü kişi, Tarîkat mektebinde şahsî kaprislerden arınır. Tevâzu sahibi olur. Bütün kötü huylar ondan uzaklaşır. İyi ve beğenilen huylar benliğini kaplar. Yaratılan her varlığı yaratandan dolayı sever. Ahlâk düsturunun en üst düzeyine ulaşır.

 Fert, bu şekilde kemâle erişince fertlerin oluşturduğu toplum da haliyle değişir. Dervîşleri bol olan bir toplumda yalan söylemek ve duymak mümkün olmaz. İftirâ kalkar, namus düşmanlığı yok olur. Ticârî ahlâk gelişir, aldatmak ve aldanmak mümkün olmadığı gibi hayır-hasenât için yardımlar çoğalır. Haksız yere cana kıymak, can acıtmak gibi topluma zarar veren kötülükler yok olmuş olur.

 Kısacası dervîşi bol olan toplumda anahtara, demir kapıya, demir çerçeveye, demir kasaya değil, insana güven başlar.

İtikat ve amel esasları Kur’an ve Sünnet’e uygun olan her tasavvufi meşrep asıl itibarı ile sahih ve haktır.

 Eğer Tarîkat ismi altında bir takım yanlışlıklar yapılıyorsa, bu yanlış bizzat Tarîkat müessesesinin suçu değil Tarîkat ismini haksız yere kullanan ve bu işin ehli olmayan istismarcıların suçudur.

    Tarîkat, sahih olan Tarîkattır. Böyle bir Tarîkat da insanlığın iftihâr ettiği irfân mektebidirettiği İRFAN MEKTEBİ’DİR.

    İsim, nâm ve ma’nevî şöhretlerini kuşaktan kuşağa duyduğumuz Seyyid Ahmet er-Rufâî(ra), Seyyid Abdulkadir-i Geylânî(ra), Şâh-ı Nakş-ı Bend(ra), Mevlana Celaledin-i Rumî(ra), İmâm-ı Rabbânî(ra), Muhyiddîn-i Arabî(ra), Hacı Bayramı Veli(ra), Yunus Emre(ra) vb. büyük zatlar, bu yollarla gelmişlerdir. Bu gibi zatlar ve gittikleri yollar, değil insanlığa zarar vermek aksine insanlığa birçok ma’nevî değer kazandırmışlardır. Yaşadıklarıı topraklarda Milli Birlik ve Beraberliği esas almışlar. Çünkü bu hâl Tasavvuf ruhunun tabi bir neticesidir.

Tasavvuf, her şeyden önce bir gönül mesleğidir. Bu mesleğe gi­renler, tarikatlarının, şeyhlerinin ve dergâhlarının farklılığına rağ­men, hedefte bir olduklarının şuuruna sahip olmalıdırlar. Fıkıh mezhepleri, nasıl ameli konularda daha doğru olana ulaşma çaba­sı içinde olmuşlarsa, tarikatlar da kalbi konularda daha yüksekle­re ulaşma çabası içinde olmuşlardır. Bu hakikat, gözden uzak tu­tulmamalı ve müridler farklı tariklerine rağmen aynı yolun yolcu­ları olduklarını unutmamalıdırlar.

Tarikatların,  âlem-i İslam’ın her tarafında hiz­metleri olmuştur. Bilhassa; Hindistan’da, Afrika’da, Anadolu’da ve Orta Asya’da dinî ve millî birliğin muhafazasında mühim rolleri görülmüştür.

         Tarikatların ferdi ve içtimai hayatımızdaki derin izleri asla inkâr edilemez. Tarikatlar, ahlaka, ubudiyete ve İslam kardeşliğine dair son derece mühim hizmetler ifa etmişlerdir. Bu dinî ve ahlaki müessese tâ asr-ı saadete kadar dayanır. O tarihten beri dinî ve millî hayatımız üzerinde fevkalade güzel tesirleri olmuştur. Fertler arasında uhuvvet ve muhabbeti ahenkli bir surette takviye etmişler, milletin terbiye ve tenvirinde, iffet ve ahlakında pek büyük rol oynamışlardır. İslamî hayatın tekâ­mül ve intizamında; Bâyezid-i Bistami, Cüneyd-i Bağdadi, Şah-ı Geylanî, Ahmed-i Bedevi, İmam-ı Rabbani, Şah-ı Nakşibendi, Ahmet Yesevi ve emsali mürşitlerin büyük hisseleri vardır.

         Tarikat,  Müslümanlar arasında ittihad rabıtalarını temin eden en kudsî ve en metin bir bağdır. Zira, bir Medineli ile bir İstan­bullu, bir Buharalı ile bir Bağdatlı arasındaki samimî muhabbet ve daimî uhuvveti hiçbir felsefi cereyan temin edemez. Muhab­bet ve uhuvvetin tesisinde olduğu gibi, İslamiyet’in neşr ve tamiminde de tarikatların büyük payı olmuştur. Bu husus ecne­bilerin bile dikkatini çekmiş ve onları hayrete düşürmüştür.

         Bu konuda, darü’l-fünun müderrislerinden Muhammed Ali Ayni, hülasaten şu satırları naklediyor: “Bidayetten beri din-i mübin-i Ahmediye’nin neşr ve tamiminde, sofiyanın ne büyük hizmetleri geçmiş olduğunu, 19. Asrın en yüksek bir müsteşriki olan Mansignon şöyle ifade ediyor; ‘Din-i İslam’ın, âlem-şûmül bir din olmasında ehl-i tasavvufun hizmeti büyüktür. Şöyleki; Çeştiye, Şattariye, Nakşibendiye dervişleri, Hindistan’a ve Mala Adaları’na giderek ahali arasında İslamiyet’i neşr etmişlerdir.” Bilhassa Abdulkadir Geylani, Ebu’l Hasan-ı Şazelî, Ahmedi Ticani ve Sünusi Hazretleri, Afrika’nın ortasına kadar İslamiyet’i neşr etmişlerdir.

         Mutasavvıflar, İslam Dini’nin bilhassa Anadolu’ya ve Balkanlara yayılmasında, devletlerin kuruluş ve yükselişinde fevkalâde müessir olmuşlardır. Memleketin her yerinde camiler, tekkeler ve zaviyeler açarak, milleti, İslam’ın ziyası altında top­lamışlardır. Müslümanları dış tehlikelere karşı daima uyanık tutarak gazi derviş'leriyle içte ve dışta asayişi muhafaza etmiş­ler, devlet güçlerinin yanında milis kuvvetler tesis ederek vatan, din ve namusun muhafazası için mal ve canlarını feda etmişlerdir. Millî birliğin muhafazasında hatta esnaf ve sanat­kârların teşkilatlandırılmasında, mesailerin tanziminde, içtimaî ve iktisadi sahalarda büyük gayretleri olmuştur. Sulhta mürşit, muharebe zamanında mücahit olmuşlardır.

 

         Tarikatların, dinî, ahlaki, içtimai ve askerî alanlardaki hizmetlerini bir kenara atmak, insanlık âleminde ve medeniyet alanında yaptığı hizmetleri gizlemek acaba mümkün müdür? Bu günün varlığında dünün payı yok mudur? Elbette ki, zamanlarımızdan uzak olma­ları, gönüllerimizden ırak olmalarına sebep olamaz. Tasavvufun zevkini alan ve onu yaşayanlar her devirde olduğu gibi, zamanı­mızda da mevcuttur. Asırlardan bu yana, ruh ve kalplere sinen bu neşe ve neşve kolay kolay silinemez, perdelenemez, perdelense bile koparılıp atılamaz.

         Bazı çevrelerin, tarikatların değerli hizmetlerini göz ardı ederek, mürşitlik taslayan bazı ehliyetsiz belki de kasıtlı kimselerin birtakım yanlış sözlerini ve hareket­lerini bahane ile, tasavvuf ve tarikat aleyhtarlığına girdiklerine üzülerek şahit oluyoruz. Tarikat aleyhtarlarını iki grupta mütalaa etmek gerektir. Birinci grup; gerçekte maneviyat düşmanı oldukları halde, bu gayelerini saklamakta ve tarikatlar içerisin­de kendilerince tespit ettikleri bazı noksanlıkları ve hataları ba­hane ederek tarikata saldırmakta, maneviyat düşmanlıklarını bu perde altında icra etmektedirler. İkinci grup ise; güya dinin asliyetini muhafaza niyetiyle tarikat düşmanlığı yapmakta ve bilmeden birinci grubun gizli emellerine hizmet etmektedirler. Bu her iki grup içinde de akademik kariyeri olan bazı kişilerin bulunması ilim adına acı bir vakıadır.

       Ben, ifa ede geldiğim hizmetim itibariyle, herhangi bir tari­kata müntesip değilim. Ancak, vicdanımdan gelen bir hamiyet ile bu hak tarikatlara gelen itham ve itirazlara cevap vermeyi dinî bir vecibe ve vicdani bir vazife telakki ettim.

       Evet, temeli güzel ahlaka bina edilen, fazilet ve istikameti, insaf ve merhameti imanın kemâlinden sayan, ferdin tekâmül ve saadetine, cemiyetin ahenk ve intizamının muhafazasına hizmet eden,  beşeriyetin muhabbet ve uhuvvetini temin eden bu müesseseler, tarikata intisab ettiği iddiasında bulunan bazı ehliyetsiz şahısların hatalarıyla ve kusurlarıyla lekedar olamaz ve mahkûm edilemez.    

       Bu gibi insanların kusurlarını nazara alarak, tarikatları mahkûm etmeği akıl da, vicdan da reddeder. Bu yanlış hareketler araştırılırsa hak tarikatlar ile hiç bir münasebetlerinin olmadığı açıkça görülür. Bu yanlışlıkların, bu bidatların sebepleri, tarikatların aslında değil; tarikata birtakım dünyevi maksatlar için giren ve şeyh libasına bürünen, ilim ve faziletten habersiz bir kısım ehliyetsiz veya kasıtlı kişilerin hareketlerinde aranmalıdır. Böylelerin hataları ile 'Hak için hareket' eden dervişleri, dimağı ilim ve irfan ile tenevvür etmiş hakiki mürşitleri, faziletli âlimleri, kalbi envar ile dolu şeyhleri ittiham etmek hakikat ve insaf ile asla bağdaştırılamaz.

       Ehliyetsiz bazı tabiplerin hataları yüzünden, tıp ilmine cephe almak insaf ve mantıktan ne kadar uzak ise; ilim ve irfandan habersiz birtakım kimselerin sözlerini ve davranışlarını bahane ederek tarikatlar hakkında yanlış hükümler vermek de o kadar büyük bir hatadır.

       Ehl-i tarik olanlar,  sefahatin, cehaletin meydan aldığı ve etrafı kasıp kavurduğu bir ortamda, dalalet ve bidatlerin revaç bulduğu bir zamanda, fazilet ve irfanın kapılarını kapatan, parlak zekâların,  ulvi istidatların, inkişafına mani olarak bu milletin selamet ve saadetine sed çeken cehalet, sefahat ve ihtilafla cihad etmelidirler ve etmektedirler. Bunun yolu, dimağları düşünmekten, fikirleri ilimden men eden, akıl ve muhakemeyi tazyik altına alan sefahat ve rezaletle şuurlu ve sistemli bir şekilde mücadele etmektir. Her adımda dalalete biraz daha saplanan, kıvrandıkça inkıraz ve hüsrana daha fazla gömülen neslimizin elinden ancak böylece tutulabilir.

       Yine bu kimseler, namus şakilerinin ve din düşmanlarının yılan dişli kalemleriyle milletimizin şeref ve haysiyetlerini soymalarına karşı, elmas kılıç hükmündeki kalem ve fikirleri ile cihad yapmalıdırlar.

 

 Bu noktada Yunus Emre´nin şu beytini hatırdan hiç çıkarmamak gerekir:

Bir kez gönül kırdın ise, bu kıldığın namaz değil,

Yetmiş iki millet dahi, elin yüzün yumaz değil.

 

      Müslümanların yeniden var olma mücadelesi verdiği bir devir­de, bu şuura sahip olanlara düşen; ayrılık noktalarını değil birlik noktalarını çoğaltmaya çalışmak ve Allah Teala´nın sağlam ipine topyekun sarılmaktır. Şeriat ile tarikatı ayrı yollar gibi göstererek Müslümanları tarikat ehli, şeriat ehli diye farklı kutuplara itenle­re verilecek cevap, devrin tefrik değil te´lif devri olduğunu hatırlat­maktır, ´Kol kırılır, yen içinde kalır misali, fikrin gelişmesi, cema­atin fikren diri kalması için yapılan müzakere ve sohbetlerde, ka­firlere karşı celal sahibi, farklı düşünen Müslümanlara karşı merhamet dolu olunmalıdır.

    Marifet yoluna girenler, Şeriat ilminin ehemmiyetini elbette da­ha iyi takdir eder v-+e bu ilimleri kazanmak için de çaba sarf ederler. Bunun aksini düşünmek, marifet ehli hakkında sui zan beslemek­tir. Bundan Yüce Allah´a sığınırız. Yolların çokluğu, gidilen yerin kıymetini gösterir. Kimi kısa, kimi uzun olabilen bu yolların hepsi de Rahman´a çıkmaktadır.