Rufai.Com

  • Yazıtipi boyutunu arttır
  • Varsayılan yazıtipi boyutu
  • Yazıtipi boyutunu azaltır

Warning: Parameter 1 to modMainMenuHelper::buildXML() expected to be a reference, value given in /home/ahmet/public_html/libraries/joomla/cache/handler/callback.php on line 99
Anasayfa

Müridlerin Esası

e-Posta Yazdır PDF

Ulema­dan bir zat şöyle demiştir: Halk, üç şey ile perdelenir: Dirhem aş­kı; Önderlik sevdası ve kadınlara teslimiyet. Bir arif ise şöyle der­di: Kulu, Allah Teala'ya ibadetten şu üç şey alıkor: Müridlikte sa­mimiyetin azlığı; Tariki bilmemek ve şer alimlerinin hevaya daya­lı konuşmaları.

Alimlerimizden biri de şöyle demişti: Talep edilen perde arka­sında, yol gösteren kayıp ve ihtilaf mevcut olduğu zaman hak orta­ya çıkamaz. Hak ortaya çıkmadığı zaman da mürid şaşkınlığa dü­şer.

Müridin şu yedi haslete sahip olması gerekir:


1. Müridlikte sıdk ki bunun alameti, hazırlık yapmaktır.

2. Allah'a itaata sebep oluşturmak ki bunun alameti; kötü arka­daşları terketmektir.

3. Nefsinin halini bilmek ki bunun alameti; nefsin afetlerini keşfetmektir.

4. Allah'ı bilen alimlerin meclislerine katılmak ki bunun alame­ti; böyle alimleri diğerlerine tercih etmektir.

5. Tevbe-i Nasuh ile tevbe etmektir ki bunun alameti; heva ile olan bağları kesmektir.

6. Nefsin arzuladığı şeyde zühd sahibi olmak ve ilmin zemmet­mediği helal lokmayı yemektir ki bunun alameti; onu aramaktır. İl­min nefsine hakim olması ise, şeriatın hükmüne uygun olan mu­bah yollarla olmalıdır.

7. Bütün bunlarda kendisine destek olacak salih bir arkadaş sa­hibi olmaktır ki, salih arkadaşın alameti; kendisine takv ve iyilik­te yardım etmesi, günah ve saldırganlıktan menetmesidir.
Bu yedi haslet, müridliğin azığı olup, müridliğin dürüst ve sağ­lam oluşu bunlara bağlıdır. Bu yedi haslete ulaşabilmek için de şu dört şeyden istifade edilir. Bu dört unsur, mezkûr yedi hasletin bi­nasının sağlam, temellerinin güçlü olmasını temin eder.

Bunlar şöyle sıralanabilir: Açlık, uykusuzluk, sükut ve halvet.

Bu dört unsur, nefsin hapsi ve hareket sahasının daraltılması, onun ezilerek bağlanmasını sağlar. Böylelikle nefsin tabii sıfatları zayıflatılıp muamelesi güzelleştirilir. Bu dört unsurdan her birinin kalp üzerinde belli bir müsbet tesiri vardır. Açlık, kalpteki kanı zal-tarak onu ağartır. Bu aklaştırma, kalbin nurunun beyazlamasını temin ederek kalbin yağını eritir. Kalbin yağının erimesi, onun yu­muşaklık ve şefkatini arttırır. Yumuşaklık (=Rikkat) ise, her hay­rın anahtarıdır. Katılık (=Kasâvet) ise her türlü şerrin anahtarıdır.

Kalbin kanı eksildiği zaman, düşmanların ona nüfuz etmesi zorlaşır. Çünkü şeytanın yeri, kalpteki kandır. Kalp rikkat bulup yumuşadığı zaman, düşmanın hakimiyeti de zayıflar. Çünkü onun kalbe hakimiyeti, kalbin sertliğinde kendini gösterir. Filozoflar 'Kalp, kanın böbreğidir" derler. Bu sözlerinde dayandıkları delil ise, insan öldüğü zaman vücudundaki kanı ancak ruhunun teslimiyle birlikte kaybeder olmasıdır.

Filozoflardan bazıları ise, nefsin yatağının kan olduğunu söyle­mişlerdir. Bizce, sıhhatli olan görüş de budur. Çünkü bu, Tevrat'ta Musa'ya (as) yönelen "Ey Musa, damarları yeme, çünkü onlar her nefsin sığınağıdır" ifadesine ve Allah Resulü'nden (sav) rivayet edi­len şu hadise uygundur: "Şeytan, Ademoğlu'nun kanında hareket eder. Açlık ve susuzlukla onun kanallarını daraltın".[8]

Küfe uleması ise, kanı nefs olarak ifade etmiş ve şöyle demişler­dir: Akıcı nefsi (=kanı) olmayan böcek türünden canlıların içinde öldükleri su necis olmaz. Onların kasdettikleri bu canlılar, domuz­lan böceği, örümcek ve kalorifer böceği gibi canlılardır.

Açlıkta ise, kanın eksilmesi sözkonusudur. Kanın eksilmesi, in­sanın ezeli düşmanı olan şeytanın yolları olan damarların daral­masını ve mekânının darlığından dolayı nefsin meskeninin zayıflamasını sağlar. İsa'dan (as) rivayet edilen bir haberde şöyle dediği rivayet edilir: "Ey Havariler topluluğu, karınlarınızı aç, ciğerlerini­zi susuz tutun ve vücutlarınızı çıplaklaştırın. Belki o zaman kalp­leriniz Allah'ı görebilir". Yani zühdün hakikatma ve kalp saflığına ulaşırlar.

Açlık, zühdün anahtarı ve ahiretin kapısıdır. Açlıkta nefsin zil­leti, teslimiyeti, zayıflatılması ve kırılması mevzubahistir. Bütün bunlar da kalbin hayat ve salahının özünü teşkil ederler. Açlık ile ulaşılabileceklerin en alt noktası, sükutun tercih edilmesidir. Sü­kutta ise selamet vardır. Akıl sahipleri için de bu, ulaşılması gere­ken bir gayedir.

Sehl (ra) der ki: Hayrın tamamı şu dört şeyde toplanmıştır. Ab­dal'ın abdal olması da bunlar sayesindedir: Karınların boş tutul­ması, sükut, uykusuzluk ve insanlardan uzaklaşma. Yine o, şöyle demiştir: Kim açlığa ve zarara karşı sabredemezse bu işin hakika­tma ulaşamaz.

Abdülvahid b. Zeyd, Allah üzerine yemin ederek şöyle derdi: Sıd-dıklar, ancak açlık ve uykusuzluk ile sıddık olabilirler. Çünkü açlık ve uykusuzluk, kalbi nurlandırıp onu parlatır. Kalbin nurlanması, gayba yakından temas etmeyi, kalbin parlaması ise, yakini imanın saflaşmasını sağlar. Nurlanma ve parlaklık, kalbe aklık ve yumu­şaklık kazandırır. Bunlar sayesinde ise kalp, parlatılmış bir aynada gözüken inci gibi bir yıldıza dönüşür ve gayba gayb ile şahit olur.

Böyle bir kul da, baki olan ahiret alemini yakinen bildiği için fa­ni olan dünya zühd sahibi olur. Hevasmm acil arzularına olan düş­künlüğü azalır. Çünkü o, bunlardan ötürü göreceği cezanın veha-metine yakinen şahit olmuştur. Allah Teala'ya itaat ve kulluk teza­hürlerinde bulunmaya rağbet edecektir. Çünkü ahireti ve oradaki yüksek dereceleri müşahede etmiştir. Onun için dünya ahirete dö­nüşmüş, mevcut dünya gaib, gaib olan ahiret de mevcut ve hazır ol­muştur. Mevcut dünya, kaybolup gidicidir. Kaybolup gidecek olan dünya onu ister ve arzular. Ama o, kaybolup gidecek olanı sevmez ve asla onun peşine düşmez. O, geç de olsa ahiret alemini ister ve onu arzular.

Harise el-Ensari (ra) bu babda şöyle bir nitelemede bulunmuş­tur: Nefsim dünyadan vazgeçtiğinde sanki Rabbimin Arşı'nı apaçık dururken görür gibi oldum. Sanki, birbirlerini ziyaret eden cennet ehline ve birbirlerine düşmanlık eden cehennem ehline bakıyor gi­biydim.

Allah Resulü de (sav) müminin kalbini vasfederken şöyle bu­yurmuştur: "Kalpler dört çeşittir. Bir kalp vardır ki içinde yalnızca ışık saçan bir çerâğ vardır. Bu, müminin kalbidir".[9] Kalbin, dünya hayatında zühd ile süslenmesi ve hevadan tecerrüd etmesi, onda bir kandil yakar. Kalbin içinde ışık saçan bu kandil, kalbin gaybı görmesini sağlayan yakini imanın nurudur.

Bir alimimiz şöyle demiştir: "Kim, kırk gece halisane bir şekil­de uykusuz kalırsa semanın melekûtu mükaşefe yoluyla kendisine görünür". Bu alim, başka bir vesilede de hayrın tamamının dört şeyde toplandığını söyledikten sonra bunlar arasında 'Gece uyku-suzluğu'nu da saymıştır. Şunu bil ki, alimlerin uykusu, ancak uzun süren uykusuzluğun ardından uykunun ağır basmasıyla olur. On­lar, bu uykusuz vakti mükaşefe, şuhûd ve Allah Teala'ya yakınlık için kıyam ile geçirirler.

Abdal zümresinin sıfatları arasında şunlar sayılır: Yemeği, öl­memek için yemek; uykuyu sadece ağır basınca uyumak; sözü an­cak zaruret halinde söylemek. Geceyi sevdiği Allah Teala için uyku­suz geçiren kimse, elbette gündüz O'nun emirlerine muhalefet et­meyecektir. Çünkü o, bütün gecesini O'na hizmetle geçirmiştir.

Hasan el-Basri (ra) bir gün pazara gitmişti. Pazar esnafının boş laflarım ve onların laf kalabalığını görünce şöyle dedi: Zannederim bu kimselerin geceleri de, kötülüklerle geçirilen gecelerdir. Bir ha­diste ise Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmekte­dir: "Kaylule yapın. Çünkü şeytanlar kaylule yapmzlar. Gece kalka­bilmek için gündüz kaylulesinden destek alın". Allah Teala'mn "Sa­bır ve namaz ile yardım isteyin" (Bakara/45) buyruğunun tefsiriyle ilgili şu hadis rivayet edilmiştir: 'Gece kıyamı için oruçtan destek alın'. Başka bir haberde ise 'Açlık ve gece namazı ile nefs mücahe-desine destek verin' denilmiştir. Üçüncü bir tefsirde ise 'Sabır ve na­maz ile yasaklardan sakınmada yardım isteyin' denilmektedir.

Sükuta gelince, sükut aklı aşılayan, vera'ı eğiten ve takvayı cel­beden bir fazilettir. Allah Teala sükut ile kula, sahih tevil ve tercih edilen bir ilim ile çıkış nasip eder ve sükutu tercih etmesi sebebiy­le onu, sözde ve amelde doğruluğa muvaffak kılar.

Seleften bir alim şöyle demiştir: Sükut etmeyi, ağzıma koydu­ğum bir taş yardımıyla otuz senede öğrendim. Konuşmaya davran­dığımda dilim taşa takılıyor ve susuyordu". Bir başka zat ise şöyle demiştir: "Kendi kendime, beni ilgilendirmeyen bir konuda söyledi­ğim her kelime için iki rekat namaz kılmaya söz verdim. Ama bu bana kolay geldi. Bunun üzerine, her kelime için bir gün oruç tut­maya söz verdim. Bu da bana kolay geldi. Bunun üzerine her keli­me için bir dirhem sadaka vermeye söz verdim. Bu bana ağır geldi ve sükut etmeyi öğrendim".

Ukbe b. Amir (ra) şöyle demişti: "Ey Allah Resulü, kurtuluş ne­dedir? Buyurdu ki: Dilini tut, evin sana yetsin ve günahın için ağ­la".[10] Allah Resulü (sav) bu hususla ilgili kısa ve özlü bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: "Selamette olmak kimi sevindirecekse, sü­kuttan ayrılmasın".

Allah Resulü (sav) Muaz'a (ra) namaz, oruç ve benzerlerini va­siyet ederken şöyle buyurmuştur: "Sana bütün bunlardan çok ken­dine hakim olabileceğin başka bir şey söyleyeyim mi? Sonra eliyle diline işaret etti. O zaman Muaz (ra) şöyle dedi: Ey Allah Resulü, dillerimizin söylediklerinden dolayı da hesaba çekilecek miyiz? Al­lah Resulü (sav) buyurdu ki: Anan seni yitirsin ey Muaz, cehen­nemde insanları burunları üstünde sürütecek olan, dillerinin hasat ettiklerinden başka nedir ki? Sustukça selamette olursun. Konuş­tuğunda ise, her söylediğin lehinde veya aleyhinde olur".[11]

Abdullah b. Süfyan (ra) babasından şunu rivayet etti: "Dedim ki: Ey Allah Resulü, bana İslâm için öyle bir şey vasiyet et ki, sen­den sonra onu hiç kimseye sormayayım. Allah Resulü (sav) buyur­du ki: 'Rabbim Allah'tır" de, sonra da istikamet üzere ol. Bunun üze­rine şöyle dedim: Bunları yaptıktan sonra neden sakınayım? -Baş­ka bir rivayette; Bana en fazla zarar verecek şeyi de haber verir mi­sin- ? O zaman Allah Resulü (sav) 'Bu' buyurdu ve dilini işaret et­ti". Başka bir hadiste ise şu rivayet edilmiştir: "Kul, dilini koruyun-caya kadar Rabbinden layıkıyla korkmuş sayılmaz".

Bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kalbi istikamet buluncaya kadar kul salah bulmaz. Kalbi ise, dili istikamet bulmadıkça istikamet bulmaz"[12]İbni Me-sud (ra) şöyle demiştir: Hiçbir şey, dil kadar uzun hapsi gerektir­mez. Seleften biri ise şöyle demiştir: Vera'ı inceledim ve onun dil­deki kadar az olduğu başka bir şey görmedim.

Bir alim de şunu söylemiştir: Bir kulun dili istikamet bulduğun­da diğer amellerini de sağlam görürüm. Dilinde yanılma olan ku­lun ise diğer amellerinde daima fesad görürüm. Hikmet ehlinden biri de şöyle demiştir: Akıl çoğaldığında, söz azalır. Akıl azaldığın­da ise söz çoğalır. İbni Hanbel ise şöyle derdi: Kelam ehlinin alim­leri zındıklardır. Söz ve kelam ehlinin teşkil ettiği taifeden biri şöy­le demiştir: Kim kelam yaparsa, çok büyük iyilik yapmış olur. Ama asıl iyilik sükut etmektedir.

Zünnun-i Mısri (ra) şöyle derdi: Korku, kaygılandırır, haya ise susturur. Ariflerden biri ise şunu ifade etmiştir: İlim, iki kısma ayrıl­mıştır: Yarısı sükuttur, diğer yarısı ise nerede sükut edeceğini bil­mektir. Dahhak b. Müzahim şöyle derdi: Benim yetiştiğim alimler, sükut ve vera'ı öğrenirlerdi. Bugünkiier ise Kelam öğreniyorlar. Ha­san el-Basri (ra) Enes b. Malik'ten (ra) Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğunu rivayet etmiştir: "Dört şey vardır ki övgüyle karşılanır. Sükut ki, ibadetin başıdır. Tevazu, Allah'ı zikir ve eşyanın azlığı".

Hammad b. Zeyd derki: Bir gün Eyyub'a şöyle dedim: Bugünün ilmi mi fazladır, yoksa geçmiş zamanın mı? Dedi ki: Ey oğulcuğum, bugün Kelam daha fazladır. Geçmişte ise ilim daha fazlaydı.

Denildi ki: Selef-i Salih, alimin ilmini anlatmasından olduğu gi­bi sükutundan da istifade ederlerdi. Başka bir yerde ise şöyle de­nilmiştir: Alimin sükutundan istifade edemeyen kimse, onun sö­zünden de istifade edemez. Bir alime şöyle sorulmuştu: Falan mı daha alimdir, yoksa şu mu? Dedi ki: Falan daha alimdir. O ise, Ke­lam bakımından ileridir. Soruya muhatap olan zat, böyle bir cevap vererek ilim ile Kelamı tefrik etmiştir.

Horasan alimlerinden birine ölüm döşeğindeyken şu soruldu: Senin vefatından sonra meclisine oturacağımız bir alim göster. O da, Talanca' diyerek sükutu ile tanınan, ibadet ehlinden fakat ilim bakımından meşhur olmayan birini tavsiye etti. O zaman şöyle de­diler: Onda, bizim sorduklarımıza cevap verebilecek kadar ilimyok-tur. Bunun üzerine alimin cevabı şöyle oldu: Bunu biliyorum. Ama onda öyle bir vera' vardır ki, bilmediği hakkında asla konuşmaz.

Ameş şöyle derdi: Sözde öyle sözler vardır ki cevabı sükuttur. Seleften bir zat şöyle demiştir: Sükut, alimin süsü, cahilin ise örtü­şüdür. Başka biri ise şöyle demiştir: Sükut, alimin cevabıdır. Bir hadiste de şu rivayet edilmiştir: "Sükut, alimin süsü, cahilin leke­sidir". Bir alim de şöyle demiştir: Hiçbir şey şeytana halîm ve alim biri kadar zor gelmez. Çünkü o, konuştuğu zaman ilim ile konuşur, sustuğunda da hilim ile susar. Şeytan da şöyle der: Şuna bakın, onun sükutu bana konuşmasından daha ağır geliyor.

Selef den bir zat şöyle dedi: Kelamı öğrendiğin gibi, sükutu da öğren. Çünkü kelam sana hidayeti gösterdiği gibi sükut da seni ko­rur. Sükutta senin için iki haslet vardır: Onun sayesinde senden daha cahil olamn cehaletini savar, ilimce senden daha üstün olanın ilmini öğrenebilirsin. Bir alim de şöyle demiştir: 'Bilmiyorum' de­meyi öğren, 'Biliyorum1 demeyi Öğrenme. Çünkü 'Bilmiyorum' dedi­ğinde sana bilmeni sağlayıncaya kadar öğretirler. 'Biliyorum' dedi­ğinde ise, bilmediğini görünceye dek sana sorular sorarlar. Bir alim de şöyle demiştir: Alim, 'Bilmiyorum' kelimesinde hata ettiği za­man, helak noktaları ona isabet eder. İsa'dan (as) rivayet edildi ki: "Hayrın tamamı şu üç şeydedir: "Sükut, konuşma ve bakış. Süku­tu, tefekkür için olmayan hatadadır. Konuşması, zikir olmayan ki­şi, boş iştedir. Bakışı, ibret için olmayan kişi de, eğlencededir".

Bir alim şöyle demiştir: İnsanlar üzerine öyle bir zaman gele­cektir ki, insanların yaptıkları en iyi iş uyku, ilimlerinin en hayır­lısı da sükut olacaktır. Çünkü ameller fesada, ilim de şüpheye du­çar olacaktır. Aynı alim başka bir vesilede ise şöyle demiştir: Ve on­ların hallerinin en faziletlisi de açlıktır. Çünkü o zamanlarda ha­ram yayılacak ve helal muğlak olacaktır. Bir alim ise şöyle demiş­tir: Sükut, aklın uykusu, konuşma ise onun uyanmasıdır. Her uya­nıklık bir uykuyu gerektirir. Akıl sahibi bir insan sustuğu zaman, aklı toplanır ve onun cevheri hazır olur.

İbni Abbas'm (ra) Mücahid'e yaptığı vasiyette şöyle bir ifade ye-ralır: "Seni ilgilendirmeyen bir hususta konuşma. Bu, senin için en sağlıklısıdır. Aksi halde hataya düşmemenden emin olamam. Seni ilgilendiren mevzuda ise, ancak yeri geldiğinde konuş. Kendisini il­gilendiren bir mevzuda konuşan nice konuşmacı vardır ki, sözü ye­rinde söylemediği için günaha girmiştir". Ulemadan biri de şöyle demiştir: Kişinin vera'ı, onun konuşmasında ortaya çıkar. Başka bir sözde ise şöyle denmiştir: Sözü çok olanın hatası da çok olur. Hatası çok olanınsa kalbi ölür." Denilir ki: "Söz azaldığı zaman, doğrular artar."

Seleften bir cemaattan şu söz nakledilmiştir: Selametin onda dokuzu, sükuttadır. Denilir ki: Gereksiz yere, mizah için veya eğ­lence için söylenen her kelime için kul beş noktada durdurulur ve kınanıp sözü ikrar ettirilerek kendisine şu sorular sorulur: Falan sözü niçin söyledin? Seni ilgilendirir miydi? İkinci soru, Onu söyle­diğinde sana bir faydası oldu mu? sorusudur. Üçüncüsü, Eğer onu söylemeseydin sana bir zarar gelir miydi? olacaktır. Dördüncü so­ru, Sussaydm da selamete erseydin olmaz mıydı? sorusu olacaktır. Beşinci ise şu olacaktır: Keşke onun yerine Sübhanallah ve Elham-dü lillah deseydin de sevabını kazansaydm! olacaktır.

Denir ki: Söylenen her kelime için üç defter açılır. Birinci ve ikinci defterde 'Nasıl?' sorusunun cevapları yazılır. Üçüncü deftere ise, 'Kimin için?' sorularının cevapları yazılır. Kul eğer bu üç defter­den de kurtulursa kurtulur. Eğer kurtulamazsa, hesap için bekle­mesi uzadıkça uzar.

Hasan el-Basri (ra) şöyle demiştir: Müminin dili, kalbinin arka­sındadır. Konuşmak istediği zaman tefekkür eder. Konuşmak, eğer lehinde ise konuşur. Aksi halde dilini tutar. Münafığın kalbi ise, di­linin ucundadır. Yani o, kalbine doğan her şeyi söyler. Konuşmadan önce hiç duraksamaz ve düşünüp taşınmaz.

Bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Alimin afeti, konuşmanın kendisine sükuttan daha hoş gelmesidir".

Konuşmada süsleme ve fazlalık varken, sükutta selamet ve ka­zanç vardır. Allah Resulü'nün (sav) bir vaazında ise şöyle buyurdu­ğu rivayet edilmektedir: "Ne mutlu o kimseye ki, kendi ayıbıyla uğ­raşması, başkalarının ayıplarım aramasını engeller, malının fazla­sını infak eder ve sözünün fazlasını da tutar".

Sükutun faziletleri hakkında söylenenler ve rivayet edilenler hayli fazladır. Ama burada, bunların hepsini zikretmemiz mümkün değildir.

Halvefe gelince, Halvet; kalbin halktan hali olması, bütün him­met ve gayretin Hâlık'm emrine yöneltilmesidir. Halvet, müridin sebat üzerindeki kararlılığını güçlendirir. Çünkü insanlarla içice olmak, kulun sebatını zayıflatıp himmet ve gayretini dağıtarak ni­yetini zayıflatır. Halvet, kulun dünyevi hazlar üzerindeki nefsani arzularını azaltır. Halvette olan kul, bunlara çok daha az şahit olur. Şunu unutmamak gerekir ki gözler, kalbin kapısı gibidir. Kal­bin afetleri de, gözler yoluyla girer. Kalbin şehvet ve lezzetleri de, gözlerde bulunur.

Ulemadan bir zat şöyle demiştir: Bakışları artan kimsenin piş­manlıkları da uzar. Halvet, ahiret fikirlerini çekerek, yakinen gör­dükleri sayesinde kalbin ahirete olan ilgisini arttırır. O, kulların hatıralarını unutturup kalbin daima Ma'bud'u zikretmesini temin eder. Halvet, sıhhat alametlerinin en büyüğüdür.

Allah Resulü'nün (sav) bir hadisinde de bu yönde bir ifade var­dır: "Allah'tan afiyet dileyin. Kula, yakini imandan sonra kul yapı­lan en büyük lütuf, afiyettir"[13] Başka bir hadiste ise "Uzlete çekil­mek, afiyettir" buyrulmuştur. Bu hadislere göre uzlete çekilmek, mendub görülen ve her halükârda yakini imandan sonra gelen fa­ziletli ameller arasında yeralır. Müridin bu yolda sadık olması için, halvette bulduğu lezzet ve tadı kalabalıkta bulamaması gerekir. Gizlilikte bulduğu dinçlik ve kuvveti, açıklıkta bulmaması gerekir. Onun yalnızlıktaki aşinalığı, halvetteki rahatı ve gizlilikteki amel­lerinin güzelliği, aleni yapılanlara denk olmamalıdır.

Haller arasında halvetin insanlara karışma mukabilindeki du­rumu, makamlar arasında korku makamının muhabbet makamı mukabilindeki durumuna benzer. Korku, bütün abidler için geçerli olan bir makam iken, muhabbet hususi müminler için bir ziyade­dir. Halvet ve yalnızlık da böyle olup bütün müridler için geçerlidir, insanlara aşinalık ise, alim imamlara mahsus olan bir ziyadedir. Ancak halvet başka bir aklı, yalnızlık ve tek başına kalma da ikinci bir imanı gerektirmektedir. Süfyan-ı Sevri (ra) ve Bişr b. Hars'dan (ra) şu söz rivayet edilmiştir: Tek kalmaktan dolayı yal­nızlık hissine kapılıp insanlardan aşinalık bulduğunuzda sizin için riyadan emin olamam.

Ebu Muhammed (ra) şöyle derdi: Hayrın tamamı, şu dört has­lette toplanmıştır. Abdal'ı abdal yapan da bunlardır: Karınları bo­şaltmak, sükut, halktan uzlete çekilmek ve gece uykusuz kalmak. Abdülaziz'den Sehl'in (ra) şöyle dediği rivayet edilmiştir: Velinin insanlara karışması bir züldür. Tek başına kalması ise izzettir. Al­lah dostu velileri pek ender olarak halk içinde gördüm.

Ariflerden biri şöyle demiştir: Tek başına kalmaya aşina olmak, müridin tarike girmesinin alametidir. Tevbenin sıhhati ve istika­met üzere kararlılığın güçlenmesi sabit olduktan sonra müridliğin itilasının alameti, zikrettiğimiz dört şeyi bunların zıdlarma tercih etmesidir. Kalbin varlığı, yüreğin açılması ve ahlakın güzelliği bunlarla temin edilir. Bu dört halin zıddı ise, dünya kapılarını, gaf­let anahtarlarını ve heva yollarını ifade ederler. Çünkü tokluk kal­bin katılık ve zulmetini, nefsin arzularının da güçlenmesini, arzu­larının yayılmasını arttırır. Nefsin güçlenmesi ise, imanın zayıfla­ması ve iman nurlarının sönmesini beraberinde getirir. Nefsin za­yıflatılması ve tabiatının söndürülmesi ise, imanın güçlenmesini ve yakin nurlarının ışığının yayılmasını sağlar. Böyle yapan kul da, Allah Teala'ya yakın ve O'nun meclisine nail olanlardan olur.

İnsanın tok olması ise, dünya hayatında arzu ve hevanın anah­tarını teşkil eder.

Sahabe'den biri (ra) şöyle demiştir: Allah Resulü'nden (sav) son­ra ortaya çıkan ilk bidat, tokluktur. Çünkü insanların karınları doyduğu zaman, şehvetleri de azar.

Aişe'den (ra) rivayet edildi ki: "Allah Resulü (sav) ve ashabı, is­teksizce acılarlardı".

İbni Ömer (ra) şöyle derdi: Osman'ın (ra) öldürülmesinden son­ra asla tok olmadım. O, bu sözü Haccac devrinde söylemişti.

Ebu Cuheyfe (ra) ise şunu rivayet etmiştir: "O, Allah Resu-lü'nün (sav) yanında geğirmişti. Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu: Geğirtini bizden uzak tut. Sizin dünyada en uzun tok kalanınız, ahirette en aç kalanınız olacaktır. Ebu Cuheyfe (ra) der ki: Allah'a yemin ederim ki, o günden bugünüme kadar hiçbir yemek için oya­lanmadım ve kalan zamanda da daima Rabbimin beni affetmesini umdum".[14]

Bu hadis ve sözler ışığında, kul için dünya hayatında açlığın tokluktan daha hoş görüldüğü kesinlik kazanmaktadır. Allah dos­tu evliyanın da en bariz alametlerinden biri de budur. İki açlığı arasında, onların sonuna dek bekleyerek bir öğün yemek yemesi halinde kulun açlık hali, tokluk halinden daha uzun olacaktır. Tam bir açlıktan sonra, orta halli bir yemek yiyen kimse, tokluk­ta ve açlıkta mutedil davranmış olur. Günde iki defa yemek yiyen veya acıkmadan yiyen kimsenin ise, tokluk hah, açhk halinden daha uzun sürelidir. Bu da mekruhtur. Kulun, yemekten doymak-sızın kalkması ve tokluktan çok açlık hissetmesi ise, hallerinin or­ta olanıdır.

Hişam, Hasan el-Basri'den (ra) şunu rivayet etmiştir: Andol-sun, ben öyle kimselere yetiştim ki onlar yemekte asla doymazlar­dı. Onlardan biri, yemek yediği zaman nefsini reddeder, erimiş, za­yıf ve oruca niyetlenerek kendini tutardı. Hepsi de ömürlerini, bir elbise katlattırmadan, ailelerine özel bir yemek yapmalarını em­retmeden ve yattıkları yerle aralarına bir örtü koymadan geçirmiş­lerdi. Cafer b. Hayyan da Hasan el-Basri'den (ra) naklederek şöyle demiştir: Mümin, karnını tamamen dolduracak kadar yemez ve va­siyetini yanından ayırmaz.

Süfyan-ı Sevri'den (ra) şu söz rivayet edilmiştir: İki şey vardır ki kalbi katılaştırırlar: Uzun süre tokluk ve çok konuşmak. Mek-hul'dan da (ra) şu söz rivayet edilmiştir: Üç haslet vardır ki Allah Teala onları sever. Üç haslet de vardır ki Allah Teala onlara buğze-der. Allah Teala'nın sevdiği hasletler şunlardır: Az yemek, az uyu­mak ve az konuşmak. O'nun buğzettikleri ise şunlardır: Çok ye­mek, çok konuşmak ve çok uyumak.

Uykunun fazlalık ve devamlılığı, gafletin uzunluğuna, akim az­lığına, ferasetin eksikliğine ve kalbin dalgınlığına sebep olur. Bü­tün bunlarda fırsatı kaçırma sözkonusudur. Fırsatı kaçırma ise, Ölümden sonra pişmanlık demektir. Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Süleyman b. Davud'un (as) annesi şöyle dedi: Ey oğlum, gece fazla uyuma. Çünkü fazla uyku, Kıyamet günü kulu -amel bakımın­dan- fakir bırakır".[15]

Rivayete göre İsrail oğulları arasında ibadete dalan gençler var­dı. Akşam yemekleri geldiği zamn onların alim olanı kalkar ve şöyle derdi: Ey müridler topluluğu, çok yemeyin. Aksi halde çok içersiniz. Çok içince çok uyursunuz. Çok uyuyunca da çok kaybedersiniz". Se­lef den bir zat şöyle derdi: Müminin hallerinin en düşüğü yemek ve uykudur. Münafığın hallerinin en faziletlisi ise, yemek ve uykudur.

Halktan biri, hikmet ehlinden bir filozofa şöyle demişti: Bana öyle bir şey söyle ki onu kullanarak gündüz uyuyabileyim. Filozof şöyle karşılık verdi: Hey akılsız, ömrünün yarısı zaten uykuyla ge­çiyor. Uyku ise, ölümdendir. Sen, ömrünün dörtte üçünü uykuda geçirip sadece dörtte birinde mi hayatta kalmak istiyorsun? Bu karşılık üzerine adam 'Bu nasıl olur?' diye sordu. Filozof da şu ce­vabı verdi: Kırk yıl yaşadığında bu yirmi yıl demektir. Sen ise, bu­na on yıl daha katmak istiyorsun.

Fazla konuşmaya gelince; çok konuşmadaki mahzurları şöyle zikredebiliriz: Vera'm azlığı, takvanın kaybolması, hesabın uzama­sı, isteklilerin çoğalması, mazlumların takılması, yazıcı meleklerin şahitliğinin çoğalması ve Melik-i Kerim olan Allah'tan uzaklaşma­nın giderek artması. Çünkü konuşma, dilin büyük günahlarının anahtarıdır.

Dilin günahları arasında, yalan, gıybet, koğuculuk ve iftirayı zikredebiliriz. Yalancı şahitlik, namuslu bir insana iftira etmek, Al­lah Teala'ya iftirada bulunmak, boş yere yeminler etmek, ilgisiz yerde konuşmak, faydasız konulara dalmak da dilin işleyeceği bü­yük kusurlardandır. Bu hususta rivayet edilen hadislerden birinde şöyle buyrulmaktadır: "Ademoğlu'nun hatalarının çoğu dilindedir. Kıyamet günü insanların günah bakımından en ağır olanları da, onların ilgisiz mevzulara en fazla dalanları olacaktır".

Dilde, halka karşı yapmacıklık ve güzel görünme, doğruyu çe­virme ve bozma gayretleri vardır. "Yine onda, heva ehline yaltaklan­ma ve onlarla uzlaşma gayretleri vardır. Bir kulda bu hasletlerin birarada bulunmsı, kalbinin dağılması demektir. Kalbinin dağıl­ması ise, himmet ve gayretinin bocalaması anlamına gelir. Himmet ve gayretinin bocalaması ise, Mukarrebun makamından düşmesine sebebiyet verir.

İbni Abbas (ra) Mücahid'e (ra) yaptığı vasiyette şöyle der: Ne halim, ne de akılsız bir sefih ile münakaşa et. Hilim sahibiyle mü­nakaşa edersen seni alteder. Bir akılsız ile münaka edersen, o da seni incitebilir. Bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyur­duğu rivayet edilmiştir: "Kul, aklını vermediği bir kelime söyler ve onunla sema ile arz arasındaki mesafeden daha uzun bir çukura düşer". Başka bir rivayette ise şöyle denilmektedir: "Bir kelime söyler de onunla yetmiş güzlük derinlikteki çukura düşer"[16]. 

Rivayete göre Lokman (as) oğluna şöyle demiştir: "Salyaları göğsüne doğru akan bir dilsiz olman, halkın toplandığı bir yerde se­ni ilgilendirmeyen bir hususta konuşmandan daha hayırlıdır". Bir hadiste de şöyle buyrulmaktadır: "Kim, kötü bir kelimeyi ilk defa başlatır ve halk o kelime hakkında konuşmaya dalar ise, onların günahlarım da yüklenir". Bir hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmiştir: "Kötü kimse, kötü söz getirir".

İbrahim b. Edhem'den (ra) şunu rivayet ettiler: O, biriyle arka­daşlık ettiğinde eğer o kimse kötü bir söz söylerse onu derhal terke-derdi. Hadiste de Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu rivayet edilmektedir: "Kulaklarının işittiği ve gözlerinin gördüğü bir şeyi anlatan kimse, Allah Teala tarafından O'nu sevenlerden yazılır."

İman edenler arasında çirkin sözün yayılması; Bu babda; Ali'den (kv) şu söz rivayet edilmiştir: "Halk arasında çirkin (söz) yayan, onu yapan gibidir". Bir hadiste de şöyle rivayet edilir: "Suf-fe ashabından (ra) biri Allah yolunda şehid düşmüştü. Annesi şöy­le dedi: Cennette tebrikler sana; Allah yolunda cihad ettin, O'nun Resulü'ne (sav) hicret ettin ve şehit olarak Öldürüldün. Cennet se­nin için en güzeli! Allah Resulü (sav) onun bu sözleri üzerine şöyle dedi: Onun cennete gittiğini nereden biliyorsun? Belki de kendisi­ni ilgilendirmeyen bir konuda konuşmuş veya kendisine zararı ol­mayacak bir şeyi verme hususunda cimrilik etmiştir. -Başka bir la­fızda, 'Belki de kendini ilgilendirmeyen hususlarda konuşur ve müstağni kılındığı şeyi vermekten çekinirdi' ifadesi mevcuttur [17] Rivayete göre Sahabe'den biri bir adam hakkında 'Falan çok uyur1 demişti. Allah Resulü (sav) şöyle buyurdu: Kardeşinizi gıybet ettiniz. Ondan sizi affetmesini isteyin. Başka bir rivayette ise, Sa-habe'nin birilerinin Talan ne kadar acizdir" dediklerini duyduğun­da Allah Resulü'nün (sav) şöyle buyurduğu nakledilir: 'Onun (etini) yediniz'. Aişe'den (ra) rivayet edilen bir hadiste, onun bir kadın için 'Falancanın eteği ne kadar da uzun' dediği rivayet edilir. -Başka bir rivayette ise 'Falanca ne kadar da kısa' ifadesi geçmektedir-. Allah Resulü (sav) onun bu sözü üzerine kendisine şöyle buyurmuştur: Onu gıybet ettin".[18] Bu hadisin başka bir rivayetinde Allah Resu­lü'nün (sav) şöyle buyurduğu nakledilir: "Öyle bir kelime söyledin ki, eğer deniz suyuna katılsaydı onunla karışacak katık olurdu".[19] Bu, gerçekten de çok ağır bir mübalağa ifadesidir.

Gıybet, Arap dilinde varolan bir masdar isim olup şei^i bir ma­naya sahiptir. Istılah olarak, insanın gaib olması manasından türe­miştir. Allah Resulü (sav) onu tefsir ederek şöyle buyurmuştur: "Gıybet, kulun bir kardeşi hakkında onda bulunan bir şeyi yoklu­ğunda söylemesidir".[20] Allah Resulü (sav) "Gıybet, zinadan daha ağırdır", buyurarak onun kötülüğünü teyid etmiştir.

Kul, başka biri hakkında kafi olarak bildiği ancak onun olduğu bir mecliste söyleyemediği bir şeyi veya onu küçük düşürecek bir şeyi ya da onu aklamayacak bir sözü sarfettiği zaman gıybet etmiş olur. Sükutta, gıybetten kurtuluş mevcut olmamış olsaydı, sükut en büyük hazine olur muydu? Allah Resulü (sav) buyurdu ki: "Üç söz dışında Adem oğlunun sarfettiği her söz aleyhinedir: Marufu emretmek, münkerden nehyetmek ve Allah Teala'yı zikretmek"[21]

İnsanlarla sürekli içice olup konuşmak ise, kulun iyi amellere olan güçlü niyetini sürekli zayıflatıp onun halvette bulduğu kesin kararlılığı gevşetir. Çünkü insanlar arasında çoğunluğu teşkil eden­ler, iyilik ve takva üzere değil kötülük ve saldırganlık üzere yardım-laşanlardır. Dünya ehlinin sürekli ısrar ve eğilimi yakından görül­dükçe dünyevi haz ve arzulara karşı duyulan istek daha da artar.

Gaflet ehliyle içice olmak, kulu hizmet-i ilahide üşengeçliğe sev-keder. Tembellerle birarada olmak ise, kulun ibadetlere olan şevki­ni kırar. Bu tür insanlarla birlikte olmak; ilahi muamelenin tadı­nın azalmasına, ilim nurunun kaybolmasına ve anlayışla doğan vecdin hızlı bir şekilde kulu terketmesine yol açar. Çünkü bunlar­la beraber olmak, cehalet ehlinin sözlerine kulak vermeyi ve dün­ya ehli arasındaki ölülere bakmayı beraberinde getirir. İsa'dan (as) rivayet edildi ki: "Ölülerle oturmayın. Yoksa sizin kalplerinizi de öl­dürürler. 'Ölüler kimlerdir?' diye sorulunca şöyle dedi: Dünyayı se­ven ve ona rağbet edenlerdir".

Hasan el-Basri de (ra) Allah Teala'nın "Ölülerle diriler asla denk olmazlar" (Fatır/22) buyruğunu tefsir ederken şöyle demiştir: Ölü­ler ve dirilerle kasdedilen, fakirler ve zenginlerdir. Fakirler, Allah Teala'yı zikrederek diri kalırlar. Zenginler ise, dünya için ölenlerdir.

İnsanlarla sürekli içice olup ibadetlere rağbet etmeyen ve gaflet denizinde yüzenlerle beraber olmanın en kötü yanı; onları göre gö­re imanın zayıflamasıdır. Kulun müptela olduğu belaların en za­rarlısı, onun helakinde en etkili olanı ve rızayı ilahiden uzaklaştı­rılmasında en güçlü olanı; gaybi olarak kendisine vaadedilen cen­nete ve yaşadığı dünyada kendisine yöneltilen azap ve helak tehdi­dine olan imanının zayıflamasıdır. Bu hal, Allah Resulü'nün de (sav) ümmeti için en fazla korktuğu haldir. O, bunu beyan ederek şöyle buyurmuştur: "Ümmetim için duyduğum en büyük korku, imanın zayıflamasıdır". Çünkü imanın zayıflaması, dünyaya rağ­betin ve dünyevi nimetlerle övünmenin, dünya ehline yalvarmanın ve onların vereceklerine tamah etmenin esasını teşkil eder.

İbni Mesud (ra) bu babda şöyle demiştir: Kişi evinden çıkarken yanında dini de olur. Akşam evine döndüğünde ise, kendisine dini adına, 'Bugün şunu şunu tattın' diyecek bir şeyi olmaz. Ya da kendi­sine 'Sen şöyle söylesin' diyen bir şeyle karşılaşır. Kişi, bunlardan hiçbirini kendinden uzaklaştıramayabilir. Böyle biri, evine Allah Te-ala'yı kızdırmış olarak döner. Tabiundan biri de şöyle demiştir: Kul, halvette iken bazı hayırlı hasletler taşıyarak oturur. İnsanların ara­sına çıktığında ise, halvetine dönünceye kadar hayır için attığı dü­ğümler, insanlar tarafından birer birer çözülür. Sonunda attığı dü­ğümlerin tamamı çözülmüş, hayır yönündeki azimeti kırılmış olur.

İman kuvveti, bütün salih amellerin temelidir. Çünkü imanı güç­lü olan kul, dışarıda oyalanmaksızın süratle ikamet ettiği evine dö­ner. Böyle davranmasının sebebi ise; fani dünyanın nimetlerinden mümkün olduğunca azıyla yetinmek, baki olan ahiret yurdunu tercih etmek, hırsı azaltmak, dünyevi talepleri kısmak, tamahkarlığı kay­betmek, dünyevi işlerle uğraşmayı bırakarak, ebedi istikrarı bulaca­ğı ahiret yurduna yönelip onun için mendub amellerde bulunmaktır.

Bütün bunlar, kulun amelinin ihlasını arttırıp zühdünün haki­katim ortaya çıkarır. Emelini kısa tutması da, amellerinin güzel­leşmesini temin eder. Allah Teala da Tekasür suresinde, dünyevi nimetlerle övünen (=tekâsür) ve vaktini bununla geçiren kimsenin, ahiret yurdunu yakinen gördüğünde ilahi vaadin ne kadar hakiki olduğunu göreceğini haber vermektedir. O, şöyle buyurmaktadır: "Övünmek sizi oyaladı". Yani övünebilmek için hırsla mal ve servet toplamanız, sizi Allah'ı anmaktan uzak tuttu. Öyle ki mezarlara kadar giderek onların çokluğuyla bile övündünüz. Allah Teala bu­nun arkasından şöyle buyurmaktadır: "Öyle değil, ilm-i yakin ile bileceksiniz". Yani, ahiret için gerekli olan salih amelleri ifa etme­yerek oyun ve eğlence içinde yaşadığınızı bileceksiniz. Kaldı ki bu durumunuz, yakini imanın zıddı olan şek ve şüphe halinin bir ica­bıdır. Yakini ilminiz olmadığı için, dünya hayatınızda övünme ça­basıyla ahireti ihmal ettiniz. Övünme çabalarınız ise, ilimsizlikten doğan bir oyun ve eğlence halinden ibaretti.

Allah Teala, bunlar hakkında başka bir ayet-i kerimede şöyle buyurmuştur: "Suçluları, Rableri huzurunda boyunlarını eğmiş 'Ey Rabbimiz, gördük ve işittik, şimdi bizi geri çevir de salih amel işle­yelim. Zira yakini olarak iman ettik' derlerken bir görsen". (Sec­de/12) Allah Teala, bu buyruğundan öncesinde de bu manayı teyid edecek şöyle bir ayet indirmiştir: "Aksine onlar kuşku için oynaşır­lar". (Duhan/9) Allah Teala, bu kimseleri içinde bulundukları halin kötülüğü hususunda iki kere tehdit ederek uyarmış ve dünya ha­yatının fuzuli nimetleriyle övünme hırsının, kendilerini ahirete ha­zırlıktan uzaklaştırdığını bildirerek ikaz etmiştir. Çoklukla övün­me manasında kullanılan 'Tekâsür3 kelimesinin bir tefsirinde de onun; malı biriktirmek ve başka insanları o maldan uzak tutarak cimrice davranmak olduğu söylenmiştir.

Bilin ki kulları tevbeden uzaklaştıran ve istikamet üzere iken eğrilten şeyler şu üç şeyle hülasa edilebilir: Kazanma; Harcama ve Biriktirme. Bütün bu fiiller, halk ile irtibatlı işlerdendir. Bunların varlığı da halkın varlığına bağlıdır. Onlardan uzaklaşmak ise, bu fi­illerin azalmasına ve ortadan kalkmasına zemin hazırlar. Bu üç şeyde zühd sahibi olan, halkla ilişkilerinde de zühd sahibi olur. Halkla ilişki kurmaya rağbet edenlerse, bu üçüne de rağbet ederler.

Süfyan-ı Sevri (ra) der ki: İnsanlarla içice olan onlara hoş dav­ranır. Onlara hoş davranan ise, onlara riyakarlık eder. Onlara kar­şı riyakarlık edense, onların düştükleri hale düşer ve onlar gibi o da helak olur. Salihlerden biri şöyle demiştir: Halktan ayrı yaşayan Abdal zümresine mensub bir zata şöyle sordum: Tahkiki iman yo­luna girmek nasıldır? Dedi ki: Acıdır. Dedim ki: Bana öyle bir amel göster ki, onu işlediğim sürece kalbim Allah Teala ile beraber ol­sun. Dedi ki: Halka bakma. Çünkü onlara bakmak bir zulmet ve karanlıktır. Dedim ki: Benim bakmam gerek. Bunun üzerine şöyle dedi: O halde onları dinleme. Çünkü onların sözleri kalbi katılaştı-rır. Dedim ki: Onları dinlemem de gerekir. O zaman şöyle dedi: Öy­leyse onlarla ilişki kurma. Çünkü onlarla ilişki kurmak, yabancı­lıktır. Dedim ki: Ben, sürekli onların arasmdayım. Dolayısıyla iliş­ki kurmam da gerek. Bunun üzerine şöyle dedi: O halde onlara da­yanma. Çünkü onlara dayanıp sükun bulmak helak sebebidir. Ben yine aynı gerekçeyi söyledim. Bana şöyle dedi: Şuna bak! Gafillere bakıyor, cahillerin sözlerini dinliyor ve Allah'ın hükümlerini yaşa­mayanlarla ilişki kuruyor, sonra da kalbini sürekli Allah Teala ile beraber kılmak istiyorsun?! Bu, olmayacak bir iştir.

Uzlet, halvet, sükut, açlık, uykusuzluk ve gece mücadelesinin faziletleri hakkında oldukça fazla hadis ve söz nakledilmiştir. Bu­rada dikkati çekip işaret ettiklerimiz dahi, ahireti isteyen ve onun için çalışan mümin bir kul ve ilahi ticaret ile meşgul olan mürid için kafidir. Allah Teala'dan başka güç ve engelleyici yoktur. [


 

Ahmed er Rufaİ Hz.


Warning: Parameter 1 to modMainMenuHelper::buildXML() expected to be a reference, value given in /home/ahmet/public_html/libraries/joomla/cache/handler/callback.php on line 99

KÜTÜPHANE


Warning: Parameter 1 to modMainMenuHelper::buildXML() expected to be a reference, value given in /home/ahmet/public_html/libraries/joomla/cache/handler/callback.php on line 99

Namaz Rehberİ


Warning: Parameter 1 to modMainMenuHelper::buildXML() expected to be a reference, value given in /home/ahmet/public_html/libraries/joomla/cache/handler/callback.php on line 99

İslami TV


Warning: Parameter 1 to modMainMenuHelper::buildXML() expected to be a reference, value given in /home/ahmet/public_html/libraries/joomla/cache/handler/callback.php on line 99

KUR'AN-I KERİM


Warning: Parameter 1 to modMainMenuHelper::buildXML() expected to be a reference, value given in /home/ahmet/public_html/libraries/joomla/cache/handler/callback.php on line 99

PEYGAMBERİMİZ


Warning: Parameter 1 to modMainMenuHelper::buildXML() expected to be a reference, value given in /home/ahmet/public_html/libraries/joomla/cache/handler/callback.php on line 99

40 AYET - 40 HADİS


Warning: Parameter 1 to modMainMenuHelper::buildXML() expected to be a reference, value given in /home/ahmet/public_html/libraries/joomla/cache/handler/callback.php on line 99

Videolar


Warning: Parameter 1 to modMainMenuHelper::buildXML() expected to be a reference, value given in /home/ahmet/public_html/libraries/joomla/cache/handler/callback.php on line 99

BİR HADİS

Hasbiyallahü lâ ilâhe illâ hu, aleyhi tevekkeltü ve hüve Rabbül-arşil-azîm

Her sabah ve her akşam 7 defa bu ayeti okuyanın dünya ve ahirete aid ne üzüntüsü varsa Allah giderir, bunda ister sadık ister kazip olsun.  (el-camiu's-Sağir)